3/21/2010

leo


-özge özberk' in kızı olmuş. kendisi de kocası da aslan burcu olduğu için adını leo koymuşlar. işte bir başka ' götüm' vakası ile karşı karşıyayız. allahım böyle bir çıkarım yok bence. proje derslerinde hocaların " bunun tasarımı neden böyle, başka türlü olamaz mıydı?" sorusu karşında, götünden şurdan şurdan yola çıktım diye uyrurarak anı kurtaran mimarlık öğrencisinin halini anımsatıyor bana. e madem aslan goyaydınız, aslanım. şimdi bu mantıkla ben de yengeç bir hatun insanla hayatımı birleştirsem, işler gerçekten çığrından çıksa ve çocuk yapmaya karar versek adını cancer mi koyacağız bu mantıkla? bence hiç hoş olmaz, keşke ben de aslan olaymışım. lio böyle, havalı.

-taksiye bindiğim andan itibaren gözümü taksimetreden ayıramıyorum. yapacak bir şey yok. çünkü duvar yazısında da dendiği gibi; "parayı sevmiyorum ama, sinirlerime iyi geliyor. "
bir de şimdi o taksimetre olayını dikiz aynasına koymuşlar. çok şekil olmuş, çok orijinal olmuş. hem taksimetrenin aşağıda durduğu anlar gibi, taksimetreye baktığın anlaşılmıyor. ben aslında arkadaki arkadaşa bakıyorum şeklinde oradaki cellatı gözleyebiliyorsun.

öte yandan da taksiciyle muabbeti girmeyi aslında hiç sevmiyorum. o çok yüzeysel kalan muabbet aslında hiç başlamasın istiyorum. bazen yakınımdaki insanlara bile bir şeyi anlatırken, yaşadığım şeyin karşımdakine aynı etkiyle geçmeyeceği düşüncesi ile anlatmak istemezken o bir kaç dakikalık sığ muabbet tabi ki daha zor geliyor. halbuki ben ciddi anlamda şehir romantiğiyim ( bkz: buket uzuner ) . taksiciyle olsun, çaycıyla olsun sohbet etmem; vapurda illa ki çay içmem ya da martılara simit atmam lazım. ama gel gör ki bu muabbet beni kasıyor.

work and travel dönüşünde de çok yoğun yaşamıştım bunu. ordaki yaşadığım onca şeyin yanında anlatabildiklerim bit kadardı. neden öyleydi bilmiyorum. işte gezdik, hamburger falan. kaktüs vardı. akşam serinliği bile yoktu ağğbi sen düşünden öteye gidemeyen şeyler geliyordu aklıma. halbuki orda golf sahasında burnuma barbunya kokusu geldiğini falan iddia ettiğim günler olmuştu ya da bir tabak bulgur pilavı ve bir bardak ayranın bile ne kadar kıymetli olduğu gibi abuk derecede mikro detaylar hakkında düşündüğüm.. aslında üşengeç değilim vallahi bence bunun açıklaması anca lise felsefe dersinden hatırladığım cümlelerden biri olan "hiçbir şey bilinemez, bilinse bile anlatılamaz; anlatılsa bile bir başkasına aktarılamaz" ile açıklanabilir. ya gittik işte, böyle okyanus vardı. yapış yapış meksikalılar falan öyle işte. o yüzden şimdi erasmustaki insanları darlamıyorum anlat anlat anlat diye. anlatsalar bayıla bayıla dinlerim o ayrı.

-tumblr diye bir başka blog oluşumu var. belki denk gelmişsinizdir. tasarımlarla olsun, mucitlerle olsun tek bir site ( yargıcı,09). bu sitede çok sanatçı insanlar var. böyle bir fotoğraf koyuyorlar. genelde de fotoğraflar böyle aşırı soyut oluyor. mesela bilemedim işte baya soyut. ve altına ingilizce bir şeyler yazıyorlar. ama ben bakıyorum ve o fotoğrafla altındaki yazı hakkında hiçbir bağ kuramıyorum. elbette onlar için bir anlamı vardır, ya da ne bileyim olmasını çok istiyorlardır da aslında sadece şekildir. bence işte o tumblr'lar sadece şekil. ya da ben fesadım, bilemem.

- şimdi olur da bir gün hapise düşersem ( töbe bismillah) , ne deniz olarak girip okyanus olarak çıkabilirim ne de doğuş gibi kafam küçücük kalacak kadar kaslı bir insana dönüşebilirim. eminim ki ordaki bütün zamanımı, bunu hak edecek naptım? düşüncesiyle kavrulup tüketirim. bu yönümle çok uğraşılan biriyim çünkü. son zamanlarda değil de lisede falan, baya sanki her şeyin hak edişe göre yaşandığı inancına sahip olarak yaşamış insanım. işler öyle yürümüyor o ayrı.

-dip not: pek sevgili blog severler. hepinizi çok seviyorum. ama arada blogunu ihmal ediyorsun ya da eskisi kadar komik şeyler yazmıyorsun deyince içim bir fena oluyor. gönül ister ki her gün ayrı çılgınlıklar yaşayayayım ayrı absürdlükler gözlemleyeyim de gelip hemen burda gömeyim hep beraber gülelim. ama ihmal gibi şeyler duyunca, burası bana görevmiş gibi gelmeye başlıyor. ama değil, değil mi? stay tunned, xoxo, dans pisti itirafçısı..

1 confession:

lucy | 21 Mart 2010 18:32

küçükken hayatının bir döneminde herkes hapse giriyor sanıyordum. o yüzden oturup hapse gireceğim zaman ne yaparım diye düşünüp durdum uzun süreler boyunca. kimse beni aydınlatmadı gün gelip de kendi kendime anlayana kadar. kendime suç bile seçmiştim oysa ki. (oha)