12/29/2010

adeta 2010'un özeti gibi

2

özene bezene ve çok mutlu olarak bir kitap aldığımda; içine mutlaka aldığım tarihi, bulunduğum şehri ve adımı yazarım. ve o yazı hiçbir zaman tam istediğim gibi olmaz, böyle bir olduramam, bitirdiğimde mutlaka biraz pişmanlık duyarım, şöyle yazsaydım daha böyle serbest el gibi dursaydı daha umursamaz gibi dursaydı daha iyi olurdu diye düşünürüm.

12/28/2010

' ole

1

bilmeyenler için; somewhere over the rainbow

tiplerini bilmeden dinlediğim çok sanatçı/şarkıcı var ve kafamda hepsinin tamamen tesadüfi şekillerde imajları var.bana en büyük şoku yaratan ise Israel Kamakawiwo'ole olmuştur. toprağı bol olsun şeker gibi sesi.

öte yandan keşke benim soyadım da kesme işareti  'ole  ile bitse.
















sinem o kadar gergin ki; akord etsen çalacak

2

ayşegül bölüm başı 15 milyar alacak diye delirmiş kendisi. bence bu kadar gergin olmasının bir sebebi, gerçekten ne kadar yeteneksiz ve itici olduğundan ve haksız bir şekilde haftada 14 milyar kazanışınından haberdar olması.
asıl acı olansa, birçoğumuzun ne yaparsak yapalım haftada 14 milyar kazanacağımız bir işimiz olmayacağı gerçeği. bu durum da beni o kadar sinir ediyor ki, akord etseniz çalacağım yani o derece.

*başlıkta geçen tabir dizide geçmiş ve bendenizin en sevdiği dizi repliği ünvanını ele geçirmiştir.

ben de bu tip şeylere takıyorum işte

0

12- galatasaray'a
GAASSARAY diyen insan.

13-galatasaray'a
GALASSARAY diyen insan.

çok küçük hesap

1

mutfaktan bir şey alıp geleceğim odama diyelim. ama çok şeyi aynı anda götürmem lazım. her seferinde hepsiyle inatlaşıp aynı anda her şeyi götürmeye çalışıyorum ve bu esnada ışığı falan da kapatmak gerektiği ve boş elim kalmadığı için türlü çeşit akrobatik hareketler yapmak zorunda kalıyorum. bir de elimde bardak olduğunu ve ışığı kapama butonun buzdolabının arkasında olduğunu ve elde bardakla o elin oraya giremediğini falan hayal edin. sonrasında bu zorlu görev tamamlanmış bir şekilde odama geldiğimde; minicik ama elzem bir şeyi unuttuğumu fark ettiğim an, işte o an oğuz haksever'le O AN programına bile konu olabilir. ikinci tur yapılıp da elde o minicik şeyle geri dönerken, biraz evvelki çekilen ızdırabın nafileliğinin akla geldiği o an..çok şiirsel..çok hüzünlü.. daha fazla konuşamiciğim..

12/26/2010

yalnız bıyık öyle bir şey değil

6

12/24/2010

zincirleme blog tamlaması

3

önce mika'nın yazısı
sonra;black' in cevabı


-rotring, -son derece overrated- arkasına basınca ucu olağanca şuursuzluğu ile yanlış ölçüde çıkaran markadır benim gözümde. ideal ölçüde uç çıkarması için illa diğer elinden yardım almak gerekir. yalnızca arkasındaki sivri silgisini severim detay şeyleri silmeye yaradığı için. bir de rot-r-ing , bu aradaki r'nin varlığını öğrenmek zamanında tüm arkadaşlarım arasında şok etkisi yaratmıştı. şimdi düşününce roting ne ya oluyor insan.

-lisede ben de penguenlerimin katlanmasına şiddetle karşı çıkıyordum. hatta ilgili yazı.  hatta geçende annemler yeni eve taşındılar, annem alttan alttan o penguenleri napçaz yaa atsak mı ki nolcak ki onlar ki falan derken aklından bile geçirme bebişim dedim. ya şimdi o katlanmama hadisesini düşününce kendime bile fazla geliyorum, ne gerek var öyle gerilimlere. artık almıyorum bile mesela.

-yılbaşının sahte atmosferini ben de birisi sayesinde çok sevmeye başladım.

-yogi mi? daha neler. bu arada spor veya birtakım sağlıklı hayat guruluğu konusunda kesin ve net kararlar alıp bir şeylere para yatırmadan önce çok kere düşünmek lazım derim. zira haftalardır spora gidemiyorum ve resmen sırtımda yük olmaya başladı.

-liseli kızların tek problemi tercih ettikleri aksesuarları değil bence. hepsi çok hormonlu. yalnız kızlar değil hepsi öyle gerçi. bildiğin kocamanlar. allahım yanlarından geçiyorum bin inivirsite sın sınıfım yæ şeklinde. büyükler eskiden derdi de inanmazdım.
erkeklerde de nike' ın elde taşınan minik spor çantasından(kocaman makyaj çantaları gibi duran) taşıma modası var.

-bence tasarımcı olmanın belasını versinler. nisan ben tasarımcı gibi hissetmiyorum kendimi? ayrıca bu dönem ciddi ciddi öğrendiğim tek ders, akustik. neden? çünkü hoca çılgınlar gibi yoklama alıyor. o yoklamanın sıkıntısıyla her derse gitmişim neredeyse. okula yeni başladığım zamanlarda, bence bu yaşa gelmiş bir insanı yoklama zoruyla buraya dikmeye çalışmak çok talihsiz ve başarısız gibi büyük büyük laflar ediyordum. kendime demet'ten alıntılıyorum; "burada tecrübe konuşuyor."

-astroboy, geri dönmeyeni dövüyorlarmış.

o balerini gerçekten sağa dönüyor olarak gören var mı

14

bu kolpa ya da tunnel sitelerde saçma sapan sitelere yönlendiren çeldirici, flash oyunlar ya da gifler var ya hani. ben onlara çok takığım. şurdan şuraya nasıl gidilir kalemle yol çiziyorsun mesela, ama kolay ötesi yani. ben o yolu illa ki çiziyorum her seferinde. bir de yol tam tamamlanamadan o asıl amaçlanan siteye yönlendiriyor ve oyun kayboluyor ya, işte o zaman çok bozuluyorum dostlar. işte silahla bir şeyleri vurmalar olsun, dartlar olsun.

ama yine bu balerine gelirsek, anam ne yorumlar dönmüş işte matematik fizik düşünürsen sağa dönüyormuş da müzik düşünürsen sola dönüyormuş. ben bakıyorum dümdüz sola dönüyor. gitti tüm beyin kıvrımlarım yazıklar olsun.

12/22/2010

ben şu anda bu kediyim

5


sırt ve bel ağrım dağları aşınca, doktor önerisi ile yakı* diye bir şey kullanıyorum. tıp bilimi karşısında çaresiz miyiz biraz?

*yakı, sırta yapıştırılan ve orayı çok ısıtan, çıkarırken -muhtemelen- çıkarıldığı bölgeye ağda muamelesi yapacak olan çok güzide bir tedavi aracıdır.

12/19/2010

yoksa siz hala?

3

gülriz sururi. ömrümün sonuna kadar bu ismi söyleyebilirim. allahım bu ne ahenkli bir isim. ismi çok ahenkli insanlar var. bugün gülriz sururi'yi gördüm. hacı gibi bir şey oldum bence. a la luna jeneriği çaldı kafamda. ürkek ürkek geçti yanımızdan. gülriz sururi. gülriz sururi. mesela başka insanlar da var böyle ahenkli isimleri olan. bence yani. mesela ümit davala. davala ne biçim de soyad. yabancı futbolcu var mesela. nuno valente. allahım ahenge gel. tardu flordun var sonra. dilim adeta can atıyor tardu flordun demek için. lisede çocuğunun adını nuno valente davala koymak isteyen arkadaşım vardı. ondan sonra nurseli idiz. resmen akıyor isim. halbuki iki i yan yana sıkışacakmış gibi duruyor ama akıyor. çocukken bir kere bulmaca çözmeye çalışırken nurseli idiz'in adına nursel idiz yazmaya çalışmıştım. nurseliğdiz gibi sanki. oradaki i birleşip akıp gidiyor sanmıştım. ama en akıcı isimler kapışması olsa nuno valente ile gülriz sururi kapışır gibi. sonra da en saçma kapıştırma ödülü bana verilir gibi. ales'e de silgi kalem götürülmeyecekmiş. mutlu oldum. silgim yok benim resmen. ev arkadaşımdan istedim. kalem de vereyim mi dedi. yok o kadar değil kalemim var dedim. kalemime uç bile almıştım. büyük bir emek. anahtar da götürülmeyecekmiş. anahtarla birbirimizi oyabiliriz sonuçta maazallah. bir de ben arka arkaya yüz elli soru okuyamam bence. neyse ki şekerlemeyi onlar vereceklermiş. içime su serpildi.

bu yazıda adı geçen insanların hepsinin aynı anda bir yazı içinde bahsedilmesi ihtimali nedir ki? kentrilyonda 5 gibi bir şey mi? kentrilyon diye bir şey var mı cidden ya? sentrilyondan bahsetmiyorum bile farkındaysan

insanlar çok

1

bugün alışveriş yaptığımız yerde adamın biri, ceket-kot kombinasyonu yapmaya çalışıyordu. kendi kotunun üstüne göre olduğunu düşündüğü bir kadife ceket bulmuş sanırsam ama oradaki çalışan çocuktan "o ceketin altına kotunuz tam uymadı sanki, daha class bir şey istiyor" gibi olumsuz bir tepki alınca tam olarak şu tepkiyi verdi; "300'ü boşuna mı verdik yani? ehi ehi"

bok atmanın da bir sınırı var.bence

0

okan bayülgen'in, resmen "madonna'nın aslında pek bir numarası yok artık sahnede çok hareket de etmiyor zaten genelde de çok abartılmış bir insan" demesi. "tüm insanlar ona çalışıyor, en iyi elbise ona dikiliyor, en iyi şarkı arenjeleri ona yapılıyor, en iyi dansçılar onun için dans ediyor, herkes en iyi bestesini ona vermeye çalışıyor" diye eklemesi.

bir süre ciddi mi bu yæ diye dinledim. insan bir düşünür, en iyiler neden bir insan için çırpınıyor diye.

12/18/2010

salak,yemin ederim gerizekalı

4

yarın ales'e gireceğim. saçmalık ötesi. ne bir konu baktım ne de bir soru çözdüm. bayram zamanı falan evde 2009'un çıkmış sorularını bastırtmıştım babama; hem daha çok vardı sınava. bir gün elbet çözerdim ki. sonra zaman geçti. asla çalışma isteği doğmadı içime. erteledim de erteledim. hem zaten neye çalışacaktım ki? şekil uzay yeteneği konusuna mı yoksa vektörel kuvvetler konusuna mı? sonrasında ise tam olarak bir nazım çözümü ile yaklaştım olaya: ben yüksek yapmayacağım. evet. kendime diyeceğim tek kelimelik net cevabım bu. evet. önceden bir şeylere çözüm falan üretmeye çalışıyordum lan ben. şimdi çözüm üretme kısmı kendini tamamen yapmıcam baane 'ye dönüştürdü. önceden uyanamadığım sabahlar içimde huzursuzluk oluştururdu, şimdi ise alarmı duyup uyansam da, gitmesem mi ki o_O evet bence gitmeyeyim hem gitsem de dinlemiyorum ki zaten şeklindeki telkin ve inanışlara dönüştü. para verip kaydolduğum 3dmax kursuna bile milyon devamsızlık yaptım, haftalardır spora gitmiyorum. önceden proje yapmak için oturur ama çalışamaz dizi falan izlerdim şimdi ise bariz bir şekilde oturup dizi izliyorum. nasıl olsa şimdi uğraşsam da proje yapamayacağım ki kafası yerleşti resmen bünyeme. hele de sabah biraz erken kalkar gider proje çalışırım inancıyla kendimi ikna edişim yok mu? allah inşallah tepemden bakar. sabah kalkmak için yatılan gecelerin, sabah uyanamayışlar olarak son bulmasını geçtim zaten bir şey yapmamış olmak duygusuyla tüm günü ekmek asla bir çözüm oluşturmayacak hayatımda bu bilinci neden oturtamıyorum bir türlü. bu neye sebep oldu? 4 yılda yapmadığım devamsızlığı 1 dönemde yaptım. bünyemde her türlü ortopedik problem olarak patlak veren lisans eğitimi, sadece sırtımı s*kmekle kalmadı; aynı zamanda beni hiçbir şey istemeyen ve hiçbir şeyden tatmin olmayan bir insana dönüştürdü. yoksa haftanın en güzel günü olan cuma akşamı bile hiçbir şey yapmak istemeyen insandan insan olur mu hiç? ne bir yere gitmek geliyor içimden, ne bir şey almak, ne bir şey okumak, ne bir şey çalışmak, ne ne ne.. sadece oturup mal gibi dizi izliyorum. yeni başladığım bir dizinin bir anda 5. sezonunda buluyorum kendimi mesela. başka hangi diziyi izlesem ki ya diye belki yapımcısının bile izlemediği dizilere falan başlıyorum. yemek bile yapmıyorum mesela. o kadar keyif aldığım bir şeyle bile alakam kalmadı. herhangi bir şeye girişmeden önce, o şeyi yapmak için gerekli süreçler canlanıyor kafamda ve kendimi aksi yönde ikna etmiş buluyorum en sonunda. soğanı doğra/ ellerim soğan kokacak, yağı kızdır/kapağını açarken elim yağ olacak ve sonrasında kağıt peçeteyle mi silsem yoksa bulaşık detarjanı ile mi yıkasam ikilemi, salça koy/ o salça kızgın yağla her yere sıçrar, üstüne gazete kağıdı koyarsın ama hava da alacak şekilde/ gazetenin mürekkebi buharla yemeğe dahil oluyormuş, sebzeleri ayıkla adam et/ kim uğraşacak kabak soymakla ya da fasülye ayıklamakla ama konservelerin tadı da götüm gibi af edersin. sonrasında gelsin dominos farm.

bir de düşün şimdi, hiçbir şey olmamış gibi yüksek lisansa başlıyorsun. hiçbir şey değişmeden, aynı oturaklarda aynı hocalarla çünkü neden çünkü itü'den asla vazgeçemezsin. ama istemiyorsun da hiç. o devasa değişim için yanıp tutuşuyorsun. nasıl bir değişim?hiç bilmeden belki de.. ama  bir yandan da ölümüne korkuyorsun her şeyin değişmesinden.
kendi içimdeki paradokslarım sonum olacak biliyorum. hem zaten el falımdan kısa bir ömür çıktı. neden bir şeyler için kasmaya gerek olsun ki?

12/14/2010

herkesin lisesi en güzeldir

6

bugünlerde böyle bir lise özlemi. allahım ağzımdan burnumdan fışkıracak neredeyse. sürekli bir anılar canlanması, sürekli bir eski fotolara bakmalar bir şeyler. bir şarkı duyunca ahanda şurası, bir şarkı duyunca ahanda kordon, bir başkasında ahanda kıbrıs şehitleri modundayım. insanları özledim, ortamı özledim, lise yatılısı ortamını özledim, hocaları bile özledim sen düşün.

bizim okulda bizim son sınıflara yaklaştıkça bir teknoloji devrimi olmuştu. ondan öncesinde hiç uygulama yapılmaz, tamamıyla teorik takılırken sonra bir anda uygulama aşkı gelmişti okula. özellikle -isminden emin olmamakla birlikte-teknoloji odası diye bir sınıf yapmışlardı. elektronik tahtalı falan. ama ne hikmetse ısıtmak kimsenin aklına gelmemişti. gittiğimiz kısıtlı zaman dilimlerinde de veba olup geri dönüyorduk. o yüzden de kimse gitmek istemiyordu.

okulun - belki de- şimdi düşündükçe en manyakça gelen özelliği 8'de başlaması idi.
son sınıfta illet ötesi lanet ötesi bir fizikçimiz vardı. özellikle de tüm dersleri ilk saatlerde olurdu. allam, zaten sinir stres altındayız. ve güne o adamla başlıyoruz. her sabah siz hiç çalışmıyorsunuz' dan tut, artık öys sabahı kalkar çalışırsınız' a  kadar varan saçmalıkta laflar dinliyorduk. adam bir kere öys diyor. resmen hala o kafada. çalışmıyorsunuz dediği sınıftan insanlar sonra canavar çıkardı.

ama tabi iş bilime gelince herkes o acar kimliğini sınıf kapısının dışında bırakıveriyor. dalgalar konusunun işlendiği zaman - yine bir haftaiçi çok erken sabahı- o gıcık itici adam bize uygulamalı dalga anlatacak. yine buz gibi bir fizik labaratuvarındayız; ama odanın kendisi bile inanmıyor fizik lab'ı olduğuna. o despot adam, çömeşti içinde su bulunan mavi bir leğenin önüne. belli bir frekansta tek parmağını suya batırıp çıkıyor. bize de oracıkta noktasal kaynaklı dalga oluşumunu öğreniyoruz.

adamın kafasını biraz da şöyle açıklamak lazım aslında, orada sorduğu zor bir soruya cevap veren bir arkadaşın sözlüsüne 100 verip, sonra sınıfta tahtadakileri defterine yazmıyor diye " sen 100'üne mi güveniyorsun; gerekirse ben o notu 30 verip dengelemesini bilirim" tadında bir insandı. tabi sonrasında bize 30 verip dengelemek deyimini kazandırmıştı.

işin daha ilginç yanı, bizim hocalar kim kimle çıkıyor gibi dedikodu bazlı konularla çok ilgiliydiler. bu despot adam bir gün gelip yanımda oturan çok yakın bir kız arkadaşımın kulağına eğilerek siz çok yakışıyorsunuz sevgili misiniz? diye sormuştu. nerede 30 verip dengeleyen adam, nerede bu gossip boi o_O

bence lise sayısal böyle bir şeydi

bir yandan o ergenliğin verdiği buhranları yaşıyorsun; ama bir yandan da eğrelti otunun üreme döngüsünü öğreniyorsun falan.

sonra bir de benim yatılı olma durumum var tabi. yatılı hikayeleri pek gündüzlülere anlatılmaz aslında. dexter kodları gibi kural lise yatılısı için. ama şunu anlatmadan geçemeyeceğim. son sınıftayken, biz artık o hiyerarşinin getirdiği rahatlıkla da arsızlığı iyice elimize almıştık. vaktinde uyanmayınca da yatakhanede kilitli kalıyorduk. ama resmen canımıza minnet biri gelip zorla indirene kadar da umrumuzda olmuyordu. sonra da aynı binanın içinde, 2.-3. derse falan anca gidiyorduk. insanlar da o kadar alışmıştı ki bu duruma, yine kitli kalmışlar bilinci oluşmuştu.

bir de benim minderim vardı. baya minder. insanlar gelene kadar sınıfta uyuyordum falan. şimdi düşününce baya çılgın.

liseye dair en çılgınca şeylerden birisi bana göre, bizim tüm hocaların lise sonda bile bizden delice şeyler bekliyor olmasıydı. beden eğitiminden tut, ebebiyat tarihine kadar. diğer liseler o derslerde soru falan çözebilirken, ben felsefemin 83'ten 5 gelmesi için sözlüye kalktığımı biliyorum. şimdi üniversite ortamından sonra insana bir yabancı geliyor tabi.

yine bir gün edebiyat dersindeyiz.son ders ve artık gerçekten baymışız. herkes ya yanındakiyle sohbet ediyor. ya soru çözüyor ya da başka bir şeyle ilgili bense uyuyorum. hoca da tüm ısrarcılığı ile dersini işlemeye devam ediyor. işte mesele ne olsun. küçük ünlü uyumuna göre o'dan sonra (KEEEÖÖÖAAASSSSS ŞAMATOAOAOAYUUUU) ü gelemez. e'den sonra ö gelemez. falan şeklinde içinden bir anlığına canavar çıkarıp sonra hiçbir şey olmamış ve dünyanın en önemli şeyi küçük ünlü uyumuymuş gibi dersini anlatmaya devam etmişti.

biraz kişisel oldu ama lise anlatmakla bitmez tabi, buraya kadar okuduysan da kordon kokan şarkıyı paylaşacağım. elimde değil.

12/13/2010

inanmıştı vol. n: dexter' dan beklentilerim

0

.öncelikle dexter'ın hapse girmesi, çocukların ölmesi iyi olmadı diyerek tüm dizi keyfimin içine eden diziport kullanıcısı, inşallah dipsiz kuyularda ipsiz kalırsın zira tüm bölüm bunlar olsun diye bekledim. ha şimdi olacak, evet evet bu sefer kesin çıkaracak bıçağı, bak uzun süredir çocukları göstermediler kesin gitti, pis jordan planladı bak aynı geçen sezon gibi sonradan göreceğiz allah belanızı diye diye izledim. sonuna kadar bekledim ama olmadı be bilöğh. sanki öyle olsa mutlu olacakmışım gibi.

hayır yani, nasıl dexter' ın hapse gireceğine inanmış olabilirim ki? prison break olarak mı devam edecekti ondan sonra dizi?

.debra, bizimkileri ele vermeyince sen gerçekten de harbi bir kadınsın dedim ama; debra gibi acar bir karakterin orada öyle romantik davranacağına kuşlar bile inanmaz bence. ki bence debra öğrenseydi, dizi bambaşka bir noktaya gidebilirdi.

.bence dexter' ı romantik yapma çabalarına son vermeliler. bırakın adam işini yapsın. halla halla.

nerede o aklı başında zehir gibi adam, nerede bu aklı on karış havada aşık adam?

.hatta sezonun ilk bölümlerinden birinde, boyd fowler' ı öldürecekken yine hata yapmıştı ve sonra o düşürdüğü şırıngasını her nedense kimse bulamamıştı.

.sonuç olarak 5. sezon kötü başladı, harika devam etti ve vasat bitti. özellikle 4. sezona kıyasla.

.ama zaten belli bir sayıyı geçtikten sonra mükemmellik çizgisini koruyabilen dizi çok az.

.allah aşkına, çocukların ölmesi iyi olmadı yorumunu görünce astor'u bir daha görmeyeceğiz diye yemin ediyorum sevindim. sen nasıl evlat olsa sevilmez bir tipsin.

.bir de dünyanın en güzel çocuğu harrison morgan. bize bu çocuğu daha çok göstermeliler. oynayın oğlum bu çocuğun üstünden. bak cırmık falan bir senaryolar yazmıştınız ilk kan diye. iyiydi o bence.

.bir de çok ara verince kıymete bindiğinizi çok iyi biliyorsunuz. pisler.

sophie ellis bextor babylon konseri

1

ya da 'tüm şarkılarını bilmediğimiz şarkıcıların konserlerine bir daha gitmeyelim'

babylon şıkımsı bir mekan. ama o kadar. yani böyle daha az kitlesi olan sanatçılar için iyi bir konser mekanı olabilir belki. ama bir dünya starı için son derece yetersiz. sophie' nin deli gibi fanı değilim, benim için güzel şarkıları varmış ya diye genelde herkes tarafından bilinen şarkılarından haberdar olduğum birisiydi. ama daha önce de birçok kez bahsettiğim sebeplerden -698 yıldır konsere gitmeyişim ve içimde uhde olarak kalmış birçok konser- dedik hadi gidelim. pastırma sıcakları ile incecik takıldığımız kışın, 2 aydır beklenen konser gününde bir anda içini kusması en baştan farklı bir tat oldu zaten. bununla birlikte, sophie'nin anca belden yukarısını görebileceğimiz bir konuma sahip olmamız diğer bir tattı. babylon zaten kıç kadar, türk insanı desen abazan. oramı buramı elleyen mi ararsın, sürtüne sürtüne geçenler mi ararsın, tüm konser boyunca yanımda önümde bilimum her bir tarafımda kazulet gibi durmayı tercih eden 3 metre boyunda adam mı ararsın hepsi benimleydi. üstüne bir de sophie ellis bextor, daha underground ve romantiğimsi, asimsi şarkılarını söylemeyi tercih edince ben bu işten bir şey anlamadım. hele bir ara tamamen şebnem ferah' a bağladı. çığlıklar gitarlar bir şeyler. yahu normal hayatta brit pop/elektronik müzik yapıyorsunuz ben de sizi ondan seviyorum. ne lüzumu var gaza gelmenin. onun dışında kadın karizmadan ölürken, ona sofiiiiiiiiiii diye bağıran bir fan vardı.( iki dakika sıyrılın şu kimliğinizden şekerim) bunun üstüne ben de ayşeeee diye bağırdım, çok içimden geldi. bir de üstüne 1 saat 10 dakikada sahneden inince, dedim ucuzluk yapma kaç para verdik biz biliyor musun sen? evet yaptım bu ucuzluğu. sophie ellis bextor, gerçekten de böyle işveli işveli danslar eden, bol bol kahkahalar atan, sağlam bir vokali ama vasat şarkıları olan oldukça güzel bir hatun. landın' dan soğuk ve ıslak havayı getirdim kusura bakmayın dedi. dedim böbeğim landın'dan çorap getirsen kabul ederdik biz zaten. böyle bir espriler şakalar.
70 dakika sahnede kalıp gittikten sonra, geri geldiler. evet; dünyanın en büyük konser klişesini sophie de es geçmedi.

dip not: sophie de önceden mankenmiş ( hiç belli değil ), demet akalın' a fazla mı yükleniyoruz yoksa? aha ha ha.

dip bucak not: en sevdiğim şarkısını söylemedi. kırıldım. hepinize gelsin; you get yours.

12/11/2010

hayatın küçük tatlı süprizleri bitmek bilmiyor

0

önce emrah, yağmurlar'ı söylemişti.
şimdi ise;



ikisi de bir kadının, karşısındaki bir erkeğe yazdığı şarkılar olduğu için; sözler makyajlı.yağmurlar'da erkeğim sen gül; şimdi de aslında ben de isterim makyaj yapıp dolaşmayı kısımları. hele; sigara tam bir ekip çalışması olmuş; metin türkcan'larla olsun orhan şallıel'lerle olsun. 
tabi gönül isterdi; erkeğim sen gül diyen bir emrah ya da makyaj yapıp dolaşmak isteyen bir müslüm baba dinlemeyi o ayrı.

12/08/2010

"bakireyim, şahitlerim var"

6

hüner coşkuner(47) -- parantez içinde 47 yani kadın kaç yıldır sabrediyor bakın mesajı--, üç buçuk saat kaldığı sahnede yıllardır iddia ettiği gibi hala bakire olduğunu söyledikten sonra, meydan okumayı da ihmal etmemiş; "bakireyim,şahitlerim var"

bu farafıreyz şiirimi hüner abla'ya ithaf ediyorum..


virjin gibi

bakire gibi
ilk kez dokunulmuş gibi
bakire gibi
kalp atışların benimkilerin yanında olduğunda

sana her şeyimi vereceğim,oğlan
ama çok da korkuyorum
her şeyimi sana sakladım
yalnız, aşk sonsuzdur diyorlar
ama yeter artık
47 yıl bu
sinirim sıkıştı




isteyene; orijinal haber.

12/05/2010

kazak ♥ saat ♥ mont

1


iki kadın, bir adam; aşk çekilir aradan (tilbe,07).

-kazak giydiğim zaman, özellikle de kolları yapışan bir kazaksa; o kazağın saat ile buluştuğu noktada kıvrılması, kıvrışması,buruşması,deforme olması ne dersen artık nasıl bir mutsuzluk. kazağı üste sıyırırsın ama ne yapar ne eder aşağı aşağı süzülerek saate sokulur ve kıvrılır. bundan tuhaf bir zevk aldığından şüphelenmekteyim.

-eğer ki montun kolları da bileğe yapışan türdense buyurun sıkıntı sofrasına. o saat nerede duracak artık, çık işin içinden çıkabilirsen. orası adeta terim terim terleyecek o katmanlaşmanın içerisinde.

-geçende kuzenimin 5 yaşındaki oğlu, annesi ona ceketini giydirmek isterken içte kalan pijamasının en uçlarından tutamadığı ve o pijama kolu ceketin sürtünmesi ile birlikte içerilere doğru meçhul bir yolculuğa çıktığından ötürü cinnet geçirdi. işte o an gerçekten kan bağımız olduğunu hissettim. ben de katiyen katlanamam o duruma.

-dünya üzerinde youtube açılmayan tek insan benim bence şu an. hani açılmasın varsın dert değil de, amanın o meret de açılmadıkça nasıl çekici geliyor. adeta ulaşamadıkça peşinden koşuyorum. neler neler deniyorum ama yok cık. açılmıyor.

-geçenlerde komedi dükkanı izleyip kahkahalar atan hatta kelimenin tam anlamıyla yarılan bir insan gördüm. hem de sınıfta, bilgisayarında izliyordu. bölümleri falan indiriyor yani, o kafa. gerçekten şoktayım.

-gerçi aynı insan 1. sınıfta 150 kişilik amfiye, elinde tabağıyla birlikte kahve fincanı tutarak girmişti. bambaşka bir kafayı yaşıyor kendisi.

-son olarak bir başka mutsuzluğumu daha paylaşmak istiyorum. mesela diğerlerine göre daha az yıkanan çamaşırlarınızı düşünün. onların yıkanması için genelde bir birikim süreci sonuna gelinmelidir ki hep beraber yıkanabilsinler. işte tam o birikme tamamlanıp da o gün gelip çattığında, çamaşırları makineye koyup da yıkanma işlemini başlattıktan sonra bir tane çamaşırın dışarıda kaldığını fark etmek. onu asla oraya, o diğer nadirlerin arasına bu sefer sokamayacağını bilmek; ama yine de beyhude bir çaba ile kapak belki açılır diye denemek. işte öyle bir şey.

küçük hesap

4


bilgisayarda herhangi bir şey hata verirse, hata raporu gönder ibaresi çıkıyor ya hani. eğer o anda mutluysam, ya da sevimli bir şeylerle uğraşıyorsam ve bununla karşılaşırsam, tüm iyi niyetimle o hata raporunu gönderirim. o an sanarım ki karşımda direkt bir insan var ve o raporu alır almaz bu eksikliği düzeltmeye çalışıyor. adeta kanatlarımın rahatsız ettiği anlar yaşarım. lakin; mutsuzsam, gıcık olduysam, o hata raporunu asla göndermem. hatta bir nevi o raporu göndermeyerek intikam aldığıma, o programa belki de deva olacak şeyi göndermediğime inandırırım kendimi. yaparım bunu. böyle de küçük hesapların peşindeyim.

12/01/2010

uccuz sisi

2

adeta bela paratoneriyim. son derece can sıkıcı günün ardından metroya girmişken, önümüzden son derece anarşist ben buralara ait değilim sistemin çarkları o şit şeklinde yürüyen bir abla geçti. üstü başı ve tavırlarının çılgınlığı bir yana arkasından sürüklediği ceketini yerlere yerlere temas etmesi umurunda değildi. ben de aa pis karı yerlerde sürükledin ceketini dedim kendi kendime. bunu dememin ardından 2 dakika geçti geçmedi köşeyi döndük bir de ne görelim, ablam metro beklenen peronun orada bir güzel oturmuş yerlere. bunu görünce biz de ben ne diyorum sen hangi kafalardaymışsın meğerse modunda gülüştük. ama olacaklardan son derece habersizdik. ablanın ceketinin laneti peşimizi asla bırakmayacaktı.

neyse geçtik oturduk ve karşımıza iki tane sisi tadında, sisi'ye yukarıdaki cerrahi müdahalelerin uygulandığını düşünün -ama böyle adam kalmış olsalar 2 yarma adam olurlardı- tip oturdu. iş bu ya, bulacak yani. gerçekten zamanlamasıylan olsun seçtiği yer bakımından olsun müthişti. tabi ben görür görürmez kıkırdadım. - asla kaçırmam, aferin bana-. anam bu sisi çakması bir dellendi. yaoao kızıyorum bok böyle güldüklöründö- ama bir dödü ki o dudoklordon o kölümölör nasıl çıkıyor böyle. kelimelerin suratıma suratıma gelişini görüyorum karşıdan. birkaç tanesini alıp cebime atıyorum o derece. metro o anda buz kesti, arkadaşım kapaklanmış bense mal gibi kilitlenmiş vaziyette sisiye bakıyorum. bu sefer yanındaki devraldı hakimiyeti. yo nüyö kızıyoson, o onun görüzokololoğu, o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü şeklinde belki de 12 defa tekrarladı. ondan sonra sisi uzunca bir süre atayım mı suyu kafasından atayım mı suyu kafasından şeklinde fake atıyor bana, bense yalnızca boş bakıyorum. ondan sonra dedim arkadaşa kalkalım burdan, götüm götüm kalktık gittik yanlarından. başka yere geçtik ama tutamıyorum kendimi. nasıl bir gülme geliyor.  meğer ben bunları yaşarken arkadaşım o atılan lafların hedefinin ben olduğunun bile farkında değilmiş. üstüne bir de sen inince bunlar beni yemesinler? demesin mi. dedim şimdi jilet tozunu serpecekler suratıma. ( burada çok önemli bilgi devreye gidiyor; efendim şimdi bu travestiler günlük hayatlarında da birtakım sapıklıklara fazlasıyla maruz kalmalarından dolayı yanlarında jilet tozu taşırmışlar. kızdırırsan suratına atarlarmış. sen suratını yıkamaya çalıştıkça elin yüzüne değdikçe o jilet tozları iyice cildine saplanırmış ) şimdi ben bu bilgiyle yetişmiş çok temiz bir çocuk olduğum için hiçbir şey yapmadım tabi.

sonra ilerledik, bir de kimi görelim. az önceki, laneti tutan anarşist abla. nasıl? sisi, onu tamamen unutturmuştu değil mi?

bu da böyle bir anektot a dostlar. mübalağa sanatına hiç başvurmadığımdan da emin olabilirsiniz.

11/27/2010

hep beraber çekiniyoruz

3

11- hayriye hanım tacı takan erkek

şimdi görsel olarak bulunabilenler futbolcu. onları yine bir nebze anlayabilirim; saçları gözlerine gelmesin de falan da filan da. ama normal hayatta bunu takıp da gezen erkek insanı anlayabilemem. bu tacı gergin bir şekilde taktıktan sonra, arkadan alna doğru ufak bir hareketle -ön kısımları pofuduklaştıracak şekilde -  öteleyerek hayriye hanımlaşan erkek insandansa çok net uzaklaşırım.

11/23/2010

mutsuzluk

2

çok bayıldığın ve masaüstü arka planı yapmaya layık gördüğün görselin; doğru en boy oranına sahip olmamasından dolayı o arka plana asla doğru düzgün oturamaması. ya ortada çük gibi kalması ya da uzat dediğinde tüm sevimliliğini kaybediyor olması.

11/21/2010

giden sevgiliye verilen ayarların şarkıcısı

6

-telefona bırakılan bir çağrıdan ya da bir arkadaştan ilk kez gelen mesajdan onun numarasını kaydediyorsun, başındaki +90' nı da kaydediyor ya; işte ben katiyen o şekilde kaydedilmiş bir numarayla huzur bulamam. uykularım kaçar. o baştaki +90 illa ki silinecek.

-facebook'ta gizlediğim insanı unutup da üzerinden baya zaman geçince hiç sesi solu çıkmıyor öldü mü acaba diye merak etmem. ah bu ben.

-bayramda fasıla gittim. fasılda dansöz vardı. hani bir çok insan, palyaçolardan korkar ya için için. işte ben de aynı şekilde dansözlerden korkuyorum. bu dünyada gerçekten baş etmemiz gereken bir şey varsa cicişler; o da dansöz öz güvenidir. allahım kadın sataşıyor da sataşıyor, ben yerimde gerim gerim oturdukça iyice şımardı - tabi buldu benim gibi ürkek ceylanı- öhöm. üstüme çıkacaktı az kalsın. o üstüme çıktıkça ben mimicik kaldım. en sonunda bir de " utandın mı?" diye rencide etmesin mi?! abaaoouuvv. ablacım sen orada neler yaptığının farkında mısın? bir kere biz hepimiz pantolonlu gömlekli otururken sen bikini gibi bir şeyle takılıyorsun. öz güven tam. o yetmiyor, çılgınlar gibi mutlusun. coştukça coşuyorsun. lütfen. şartlarımız eşit değil.

-bayramda beyaz şov'da demet akalın' ın olacağına dair tanıtım yapılırken " giden sevgiliye verilen ayarların şarkıcısı" gibi şeyler kullanmışlar. tamam zaten kadının başka bir misyonu olmadığını hepimiz biliyoruz ama ne bileyim, böyle resmiyete dökülmesi..

-antep fıstığı nasıl da can. çocukken, kabuğunu dişlerimle açtığımda babam hep müdahale ederdi ve ben onun baktığı zaman tırnaklarımla açıp yerken, öyle yediğime ikna olduğu anda hemen yine dişlerimle açmaya başlardım. onun o tuzlu tadının dudaklara bulaşması. kabuğunun gitgide dudaklarda koyu bir renk bırakması. bunlar olmazsa ne anladım ben o işin keyfinden.

-ne zaman ailemin yanına gitsem illa ki çocukluğumun muhabbeti açılır. bazen onlar anlatır ben hatırlamam ama çoğunlukla ben anlatırım onlar hatırlamaz. mesela anneme " annö sön bono böylö böyle yopordon" derim, annem de "yaa, yapmamışımdır be" der. bu sefer de aklıma şey geldi. ortaokul zamanı - yani ailemle yaşadığım son zaman dilimi- arkadaşlarla bir şey yapılacaksa bir yere gidilecekse; o ortama illa ki gidebilen çocuk ben olurdum. herkesin olmasa bile çoğunluğun ailesi son anda izin vermez göndermezlerdi. bir zaman sonra bu bende takıntı haline gelmişti. ulan herkesin çocuğu kıymetli de ben mi kıymetsizim be beni niye her yere yolluyorlar? o_O pskolojisi oluşmuştu. ahaha psikolojiye gel. bayramda anlattım yarım saat güldüler.

-bir keresinde de babama günlerce öndeki sert kısmı tam kıvrık şapka aratmıştım. priene' ye okul gezimiz vardı ve o şapkanın o geziye yetişmesi gerekiyordu. bakmadığımız dükkan sormadığımız yer kalmamıştı. ama bulamıyorduk. en sonunda rengi güzel ama önü düz bir şapka alıp onun ön kısmını birkaç gün iple bağlı tutmak suretiyle kıvrık olmasını sağlamıştık ve anca o zaman huzur vermiştim.

-çok bilene leylek kaçar (kol,08).
çocukken ben mandolin çalıyordum. 23nisanlarda çıkıyor coştukça coşuyorduk.gurbette yorgun düştüm be ceylan hasret tükettim bittim be ceylan. en favori parçamızdı. sokakta biri görse sen ne çalıyorsun be kızanım derdi hemen. mandolin deyince de ne mandalin mi keh keh diye esprisini yapmadan geçmezdi. sonra müzik hocası çıktı bu çocuk gitara geçsin daha da iyi yapar dedi. sonra ben geçtim gitara. türlü çeşit kursa gittim ama yok cık olmadı. hep bir yere kadar sevebildim gitarı. belli ki akdeniz akşamları bana göre değildi. oysa ki mandoline devam etmiş olsam şu an belki de bir mandolin virtüözüydüm. müzik kariyerimi bitiren hep o kadın bence. benim hiç suçum yok çünkü bence. evet.

-annem, " sen şimdi baya seneye para falan mı kazancan?" diye sordu bayramda. aa dedim. ne oldu beğenemedin mi dedim. yok yani bana hep sen sonsuza kadar okucakmışsın gibi geliyodu. ondan yani dedi.
ondan sonra okul beni baydı deyince nazım hep mızmız oluyor.

-geçenlerde bir fan sitesinde bir hayran tarafından çizilmiş şebnem ferah portresi gördüm. sürekli denk geldiğim bir vakayı anımsattı bana yeniden. şimdi bu çizimler çoğunlukla - her ne kadar sevgi ve emekle yapılırsa yapılsın- iğrenç oluyor. mesela bu resimdeki bayan, şebnem ferah'tan ziyade daha çok bir tuğçe san-seher dilovan kırması olmamış mı?
referans vermeyip dedikodunun sonsuz enerji ırmaklarına dalıyorum izninizle.

11/16/2010

minimal 7 fark

4

pars, bence daha orijinal ve çok asil bir isim ( şallı,2010).
nedense, erkek çocuk annesi olmayı çok havalı buluyorum (ergen,2009).

11/15/2010

mutlu azınlık vol. 5

0

mesela ben deprem olursa nereye gideceğimi, nerede toplanacağımızı bilmiyorum. siz biliyor musunuz? eveeet, siz de bilmiyorsunuz. biliyorum. ama bu apartmanda oturan mutlu azınlık erhan gedikpaşa lisesi karşısındaki boş alana damlayıvericek allah korusun bir şey olsa. lakin mesela onlar, emin adım o boş alana doğru ilerlerken biz sudan çıkmış balıklara döneceğiz. allahım bizim neden toplanacak bir boş alanımız yok diye kakalak gibi kalacağız.

o değil de, geçenlerde insanların 2010 yılına dair evrim yolundaki hayal kırıklıklarının uçan arabanın hala icat edilememiş olmamasının yanında, benim en büyük hayal kırıklığımın hala saç yağına bir çözüm bulunamamış olması olduğundan bahsetmiştim. deprem karşısındaki çaresiz halimiz de bununla kapışır nitelikte. deprem bilimcileri çok kınıyorum.



*aslında görseli salı akşamı arkadaşımın apartmanından çektim ama birtakım çetrefiller yüzünden yazıyı yazamamıştım. o süreçte memleketimin beşik gibi sallanması da ayrı bir mesaj gibi oldu. 

11/09/2010

kayseri'li sweeney

0

tarz gibi bir şey miymiş o?

11/02/2010

böyle evin ortasında, dökümden

5

-bak günlerdir yazamadım, sinsi gibi kabuğumdayım orada. kimse de demiyor ki bu çocuğun bir sıkıntısı mı var? neden yazmıyor. neden ota boka bok atıp rahatsız ruhunu deşifre etmiyor. bu kez anladım bilöğghh. kuru yapraklardan bi köprüden geçiriyorum.


-2 dakika duygusal anlar yaşayayım istedim. aklıma emre aydın geldi ve duygusallıktan soğudum bak.

-geçen hafta mütemadiyen karnım ağrıdı. artık öyle bir an geldi ki, vücudumun ufak bir rahim oluşturduğundan emin gibiydim. ne yaptıysam geçmeyen ağrı, sizleri çok iyi anlamamı sağladı karşı cinslerim. acımız büyük. artık daha da yanınızdayım. çünkü çektiğinize çok yakın olduğuna yürekten inandığım ağrılar çektim. bu hususta özellikle en çok kıllandığım şey karnımın sürekli sıcak olmak isteğinde olmasıydı. karnıma koyacak soba üzerine ısıtılmış bir tuğla aradım. tanıdığım bir teyze yapardı. çok iyi geldiğini söylerdi. aynı teyze, soba dışındaki tüm ısınma aletlerine karşı çok katı bir tutum da içerisindeydi. bu konuda annemden sonra tanıdığım en katı kadındı belki de. annem yıllar yılı soba dışındaki ısıtıcıların hep karşısındaydı. diğerlerinin hiçbirinin ısısının, sobanınkini tutmadığına dair net cümleler kurardı. ama ben soba bulamadım tabi. bir pet şişenin içine kaynar su doldurup karnıma koydum. oyyş diye mutluluğa yelken açtım. o gün çok emindim, gerçekten vücudumun imkanı olsaydı küçük bir rahme sahip olmaya hayır demezdi o gün.
bir dahaki sevgilimin pms kölesi olacağım. söz.

-sene 2002. çocuklar duymasın nasıl patlamış, nasıl sükse yapmış. heh işte tam o zamanlar. bir bölümde soba muhabbeti geçmişti. şimdi soba deyince aklıma geldi. istanbul' da kaloriferli evde büyüyen çocukların soba bilmezliği - evde yangın çıkmıyor mu? O_o  şeklindeki yaklaşımları-, meltem'in çok bilinçli bir anne edasıyla böyle evin ortasında, dökümden..  diye sobayı tarif edişi.işte bir başka "götüm" vakası, mutlu azınlık hikayesiydi.

-sizce de kemal kılıçdaroğlu, gerçek değil de; olacak o kadar'dan fırlamış bir levent kırca tiplemesi gibi değil mi? ben çok pis kıllanıyorum. her an öyle olduğunu açıklayabilirler.

-kral çıplak' da cemil ipekçi'yi izledim. daha doğrusu ağzım açık dinledim desem yeridir. adamın o böyle buram buram kültür fışkıran konuşmaları beni benden aldı. tüm bunlar bir yana. artık ön yargılar mı yoksa kendisinin oluşturduğu birtakım imajlar mı nedir, hep aklıma başka şeyler geliyor onu dinlerken/izlerken. mesela kendisi modacı değilmiş ve modacılardan nefret edermiş. hayda. verebileceğim tek tepki bu. bir başka zaman da başka bir yerde izlediğimde, cildinin tazeliği ile ilgili sırlar paylaşıyordu misal. diyellim cemil, meyve yiyor. meyveyi sadece yemezmiş. kayısıyı şeftaliyi bir yandan yer, bir yandan yüzüne gözüne siler/yapıştırırmış. bir de kendisinin "erkek sabun kokar" şeklinde bir iddiası olmuştu ki, o günden beri parfüm ve koku sevgimi sorguluyorum. güya bir gün cemil, bir mankenle görüşme yapacakmış. manken de etkilemek için olsa gerek, kokular sıkınıp gelmiş. fakat; erkeğin yalnızca sabun kokması gerektiğine sonsuz inancı olan cemil, adamı duş alıp gelmesi için evine yollamış.
bu yazı içindeki "götüm" vol. 2 vakası diyorum.

-balkondan aşağı düşmüş telefonu almak için iple alt kata çocuk sallayan kadının hayat yolundaki aceleci tavrı, bazen benim de yakamı bırakmıyor. neyse ki, onun aksine kendimi dizginleyebiliyorum.

-hayatım bilgisayarla geçiyor ama bilgisayarım beni kırmaktan hiç gocunmuyor.
"bu bilgisayarda insanlar oturum açtılar" . bunu nasıl bir atar arkadaşım? resmen bir insan gibi ayar veriyor. yalnız sen bunu kapatmaya çalışıyorsun ama; pardon da....[orada bilgisayarın es verişini hissediyoruz]... bu bilgisayarda insanlar oturum açtılar.

- öte yandan, caps lock açık olduğu anda tarifsiz bir huzursuzluk yaşıyorum. onun ışığı sönmediği müddet de huzura eremiyorum.

-geri dönüşüm kutumun boş olması gerekliliğinden uzun uzadıya bahsetmeye gerek bile yok zaten.

-tüm program firmaları, kendi programlarının kullanılması konusunda ısrarcı oluyorlar ama apple' ın baskıcı tavrı daha bir başka. müzik çalarıma şarkı atabilmem için i-tunes yüklememi beklemesi yetmiyormuş gibi, onunla birlikte bir de quick time media player' ı yolluyor. o da yetmiyor safari yolluyor. ve asla ama asla vazgeçmiyor. başka bir şey olsa böyle ısrar etmezsiniz. pisler.

- o hani alışveriş merkezlerinde tuvaletlerde falan olan kurutucular var ya. onlar aslında huzurla el kurutmanın haram olduğu şeyler. asla yeterince süre üfürmez. kendi kafasına göre üfürür. canı isterse ara verir, sonra canı istemezse hiç üfürmez. yapacak hiçbir şey yok.

-çaycı diye bir alet var ya. nasıl can. böyle devamlı sıcak duran çaydanlık. şimdi onun altındaki su, kaynama noktasına ulaştıktan sonra muhafaza olması için pıt diye sabit dereceye alıyor kendisini. ama sen kapatmazsan da o sabiti korumak için, sonsuza kadar da uğraşmayı bir görev biliyor. işte eğer sen unutmayıp da kapamazsan mekanizmayı yanıverir o alet. işte bu yüzden kendisi benim için, ya çaycının altını tümden kapamadıysam ya suyu biter yangın çıkarırsa diye uzayan listeler şeklinde kafamda sıkıntılar yaratıyor. ben de oluşan bu tik üzerine, kafam rahat olsun diye alet hiç çalışmasa da içine biraz su koyuyorum mutlaka. asla boş bırakmıyorum.nasıl küçük bir hesaptır bu? güya, en azından o suyla meşgul olan alet bir yaramazlık yapmayacak. bence hiç yoktan iyi gibi. bence öyle. bence bilöğğghhh.

liste kabarıyor

0

10- bilgisayarındaki tek ortam yürütücüsü windows media player olan insan. internet explorer kullanıyor aynı zamanda. daha önce de dedim. daha güzelleri var oğlum! niye gençliğinizi çürütüyorsunuz salak media player ile.

9-(bu daha önce bir yazıda geçmişti, listede ayrıca da görünsün.)
toplu kullanılan yapıların banyolarında yalın ayak gezebilen, duşa girebilen insan. karşıma bir daha çıkma sakın demek istiyorum. kanım çekiliyor yeminle.

10/27/2010

ruğyanız hayrolsun annem

0

rüyamda bölümden bir arkadaşım fiona ile, lisede aynı sınıftaymışız gibi gördüm kendimi. böyle kimya sınavındayız[neden kimya], sınav test ve beraber yapıyoruz. ama daha çok tam bir klasik liseli ben tribi ile çalışmamışım ve fiona' dan geçiriyorum sınavı. neyse, sonra sonuçlar açıklanıyor kağıtlar dağıtılıyor falan. fiona 15 almış ben 4. anam ben bir atarlanıyorum. nasıl olur diye. nasıl 4 yæ falan oluyorum ve hocaya; "nasıl olur hocam, biz sınavı fiona ile beraber yaptık nasıl ben 4 alırım?" diye kendimi savunuyorum. evet kendimi sınavı beraber yapmış olmakla savunuyorum.

sonra hoca, siz geçen ders sınıfta bira içmiştiniz ondan puan kırdım diyor. ve adam bunu dediği sırada ben flashback görüntüsü şeklinde fiona ile ikimizi sınıfta böyle birer 50lik[bardakta] ellerimizde, tokuştururken görüyorum. [neden sınıfta bira içiyoruz? şimdi şekerim ben birayı bıraktım, biliyorsun sağlıklı beslenmeyi, yaşam biçimine dönüştürmüş insanım. ama görüldüğü üzere, bilinç altım tam olarak yaşam biçimine dönüştürememiş. hatta fena patlaklar vermiş.]

bu durum karşısında önce nasıl ya, sınıfta bira içmenin nesi kötü ki? diye bir kalıyorum önce. sonra da hocaya, hocam ben sizin bundan alınacağınızı hiç düşünmemiştim.ben öğretmen çocuğuyum, annem öğretmen babam öğretmen .[öğretmen çocuğuyumdan da sonra anne ve baba şeklinde de ayıran ısrarcı yaklaşım] ben öğretmenlerin içinde büyüdüm, bir öğretmene asla saygısızlık etmem. sizi kırdıysam özür dilerim diyorum. ve adam özrümü geçerli bulup, notumu 8'e yükseltiyor[bu nasıl bir not baremi allasen?]. konu da orada kapanıyor.





*görselin yazının önüne geçtiği zamanları sevmiyorum ama bu artık yine rüya etiketi için görselim oldu.

10/26/2010

bunun adına yürek derler

5

doğuş' un unkle' dan klip çarpması da neyin kafasıydı?



internette doğuş' la ilgili bir şeylere denk gelmem üzerine bu klibi hatırladım. doğuş insanı, bu güzelim klibi zamanında gözümüzün içine baka baka araklamış ve muhtemelen telif gibi sebeplerden klibin en güzel yeri olan sonunun içine sıçıp kendi yorumunu katarak kakalamaya çalışmıştı bizlere.


ama gerçek şu ki, işin ilginç olan yanı hala; doğuş' un bu gruptan, thom yorke' dan falan haberdar olması hatta - tabi mcm ya da mtv 'de falan görmedilerse- belki de dinliyor olması. zamanında yıldız tilbe' nin en sevdiği müzisyenler arasında led zeppelin, jimmy hendrix' i sayması gibi bir şey.


ömrü hayatımda sadece 5. sınıftayken servisle gidip geldim okula. onda da çok kıymetli sezai amcamız, bize devamlı olarak doğuş' un 1998 yılı çıkışlı doğuş ve şarkıları albümünü dinletirdi. o kadar çok dinledik ki hepsini ezbere biliyordum. kendi kendime çelik fanı olduğum ve tüm albümlerini ezbere bildiğim çocukluk yıllarımda belki de bir albümünün tamamını ezbere bildiğim 2. şarkıcı doğuş olmuştu. sezai amca, nasıl bir tecavüz etmişse artık körpecik dimağıma, az önce bakınırken şarkı listesine şarkı isimlerini gördüğümde, kendimi mırıldanır(evet mırıldanabiliyorum) halde buldum.


milyoooondaaa birrr milyonndaaa biiiiğğğrrr böyle seveeen bulunurr çiçeğimmm değerini billl........


sabah akşam birer doz bunun adına yürek derler, öyle bir anda silemezler; biz burada neciyiz neyiz? seversek bir defa severiz dinleyerek okullarına gidip gelen ilkokul talebeleri. şu an o servistekilerin hepsinin kafası biraz karışık bence.


*görsel üzerindeki linkten de gördüğümüz üzere; evet, doğuş'un da onun uğruna siteler hazırlayan fanları var.

10/25/2010

hello sallama cay

2

.üşengeç sabahlama gecelerimin vazgeçilmez dostu merhaba.

.beni her ne kadar gersen de, gece gece kendi kendime çay demleyecek kadar delirmediğim için [henüz] sana mahkum gibiyim.

.sabahlarken, ev arkadaşım yattığı anda ne kadar ne kadar demoralize olduğumdan bahsetmiş miydim. mesene listesindeki sayının azalışından bile daha büyük darbeler vuruyor belime belime.

.neyse konumuz bu değil, konumuz sallama çay. sallama çay 12 cm boyunda, dolgun basenli bir poşetti. suyun içine salladığımda gözlerime inanamadım. sütyen giymemişti. ama konumuz bu da değil. öhöm.

.konumuz sallama çayla olan gergin ilişkimiz.diyelim ben poşet çayı kaynar suyun içine salladım ve bununla birlikte ipi koptu. işte o an benim aklım çıkıyor. sudan çıkmış balığa dönüyorum. hayat denilen şey bir ipin ucunda değil mi eski dostum sallama çay. işte o anda, sallama çay bağımsızlığını ilan ediyor ya hani, gerekli demi alsan da ipinden çay kaşığına dolayıp parmağınla hafif bastırmak suretiyle içinde kalan son çay damlacıklarını alamıyorsun ondan.gitgide acılaşmasına tanık oluyorsun bir kupa çayın. işte o an, insanın minicik bir poşet karşısındaki çaresizliğinin çok güzel bir özeti.

.öte yandan ne zaman ki sallama çay içsem, yılan hikayesindeki yavan sallama çay muhabbeti gelir aklıma. köylü kızının sallama çayı balık tutmaya benzetmesi. bu espri üzerinde ısrarla durulması. o neyin kafasıydı arkadaş?

. böyle deyince de yılan hikayesini izlemişim gibi anlaşıldı. o dizi yayınlandığı sırada 5 veya 6. sınıf mıydım neydim, bizim sınıf yılan hikayesi sevenler ve delik yürek sevenler olarak ikiye ayrılmıştı. ve herkes birini seçmen gerekirmiş gibi davranıyordu. ben de deli yürek grubuna katiyen dahil olamayacağım için yılan hikayesini seçmiştim. - keşke hayat hala bu basitlikte olsa değil mi?- sonra madem o tarafı seçtim. birkaç bölüm izlemeliyim en azından fikir sahibi olayım şeklinde izlemiştim. ama yok olacak gibi değildi sevmiyordum.

fakat o zaman asıl sebep sınıfımızdaki nilsen adındaki kızdı. nilsen, normalde gayet iyi bir insanken konu yılan hikayesine geldi mi akan sular dururdu onun için. ve kendi tarafına geçmiş bir erkek bulunca ilk kez, bu hususta pis bir baskı kurmuştu üzerimde. zaten o zaman küçücüksün ve sınıfında nilsen diye bir kız var. durum başlı başına yeterince tuhaf. ve bir diziyi sevmem, onunla memolinin harika saçları üzerine uzun sohbetler etmemi istiyor.

nerededir acaba şimdi. yo yo yo facebook'tan arayacak kadar merak etmiyorum.




bak sen sallama çaya. nasıl da çağrıştırıverdi.

10/24/2010

max's small penis

1

how i met your mother 6.05 dizi tarihindeki en iyi 5 bölüm arasına bile girer bence. max' in küçük penisi muhabbeti, marshall'ın bunu aklından çıkaramaması, kızların aralarında her şeyi konuştuklarına dair göndermeler, lily ile robin'in her şeyi ayrıntıları ile konuştuklarını öğrenen marshall'ın konsantrasyonunu kaybetmesi, sevişirken  lily'e -odaklanamadığı anlamında- robin' le ikinizi düşünmeden edemiyorum diyince lily'nin " birkaç kez ben de düşündüm,sorun değil bebeğim" cevabı , erkeklerin soyunma odaları hakkında kızların yanılgısı. her şeyiyle her şeyiyle gül gül öldüm. bu kadar. aşk tazeledik how i met' le.

10/19/2010

ağlayan ve ağlatan aynı insan kimsin sen

1

nostalji köşemde bugün kara melek var. bugünkü dizi hastalığımın temellerini Şehnaz Tango ile birlikte adan dizidir kendisi. daha güzel bir jenerik var mı bildiğiniz? bence yok. cıngıl cıngıl bas gitarlı melodisine kurban olduğum.

10/18/2010

bir daha asla verme

2

-ben şehirler arası arası otobüs yolculuklarında cam kenarında oturacağım o allahın emri zaten. ama yetmez. şu güzide resimde çizdiğim duruma düşeceğim diye öyle geriliyorum ki. hani o camların arasındaki doğramalar. ah o doğramalar. önde oturanı görüyor musun? nasıl da mutlu. pis. ama ben. o öndeki net camlı koltuğu en çok arzulayan ben, o doğramanın azizliğine nasıl uğramışım bak. güya cam kenarındayım. ama dışarı bakmaya kalksam doğrama görüyorum. işte o anda hayattan soğuyorum.koltuğu yatırmaya kalksam da yine o netliği, o bütüncül camı yakalayamıyorum; ona sahip olamıyorum. isterim ki kimse bunu yaşamasın. yaşayacaksa da gamsızlar yaşasın.

-biraz, iş bankasının kuntisliğine laflar hazırladım. para çekeceğim, her zaman makbuz verilsin mi? nin cevabında hayırı işaretlediğim yere, BİR DAHA ASLA VERME tarzı bir buton koymasınlar mı?! abaoouuvv. nasıl da orayı tuşlamaya alışmış parmağımın, o alışkanlığından faydalanma çabasıdır bu. tamam bak ben zaten hiç almıyorum makbuz, yazık diyorum o kadar ağaca. mesela projelerimde felan hep ekolojik tasarımlar yapıyorum yaa ama böyle küçük numaralara da karnım tok efendi. ya peki ben ona basmış olsam, BİR DAHA ASLA MAKBUZ almayacağımı bildirmiş olsam ve bir gün gerçekten o makbuzu almam gerekse. hayır bak, önceden şifreyi girdikten sonra GİRİŞ butonuna bastırıyordunuz sonra iptal ettiniz ben hala ısrarla basıyorum kurtulamıyorum alışkanlığımdan ama olsun tamam kabul. sonrasında, önce kartı sonra parayı vermeye başladınız o da bizim iyiliğimiz için ona da kabul.  ama bu makbuz numarası kabul değil dostum. yo yo yo. iş bankasının hayatına katmaya çalıştığı heyecana benim üzerimden sahip olmasına izin vermem.

-kral tv'den şarkı isteyen insan. çok ilginç bir kafa. çok cesur bir vizyon ama gamsız bir cesaret aynı zamanda. öyle bir şeye kontör harcamak. misal benim gözümde bu asla bir sevgi göstergesi olamaz. olsa olsa tırtlık göstergesi olur.

allah korusun bir sevgilim bir gün bana kral tv' den şarkı hediye ederse ve ben de onu görürsem -ki o zaman gerçekten çok tırt bir çiftizdir- ben arkama bakmadan uzaklaşırım. kimse sorarsa neden bitti diye, yalnızca "please" derim barney stinson edasında.

ama bir yandan da karşılıksız seviyor o insan sevdiklerini. şarkılar türküler paylaşmak istiyor; sevdiği görmeyecek belki o hediye şarkıyı lakin, önemsemiyor. lise arkadaşlarına hediye edenler olsun, askerdeki nişanlısına hediye edenler olsun. lise arkadaşların okulda? askerdeki nişanlın, askerde? düz is more düsturu ile yaklaşırsak, o insanlar nasıl görecekler o hediye şarkıyı.

-son olarak kuaförde tıraş olurken, mesleği öğrenme amacı ile izleyen çırak mı yoksa arkadan öylece tüm genişliğiyle senin orada kırpılmanı izleyen akran mı daha gergin karar vermem mümkün değil.

10/16/2010

hiç bilmediğin dilde dertlen mesela

0



olmadıysa; buika - no habra nadie en el mundo

10/14/2010

hepsi benim

7

geçenlerde, hatta geçen cumartesi gece dışarıdayız eğlenecek bir yerler bakıyoruz ama her yer tıklım tıklım. giriyoruz çıkıyoruz bulamıyoruz, giriyoruz çıkıyoruz bulamıyoruz. son olarak araf'tan çıkmış başka bir yere gidiyorduk ki, arkamdan birisi pardon dedi. burada, hikayenin anlamlı olabilmesi için şu ön bilgiyi vermek gerekir ki; toplamda 4 kız 2 erkektik ve o esnada ben bir kız arkadaşımla yürümekteyken arkamdan da diğer kız arkadaşlardan ikisi yürümekteydi. - şu son iki cümleyi ifade edeceğim diye beynim ezildi -

arkadan bir ses: pardon ?
döndüm baktım
aynı ses: pardon, arkadaşlar sizin mi?
ben: (mavi ekran) ?
aynı ses: ya biz ege üniversitesi' nden geliyoruz.[değişik] araf'a girmek istiyoruz da damsız almıyorlar. arkadaşlar sizinse [ bu ifade şeklinde ısrarcı] girmemize yardım edebilirler mi?
ben: ( hala mavi ekran)

böyle temizce suratlı benim yaşlarımda bir çocuk arkadaki iki arkadaşı kast ederek, yardım istiyordu ama soruş biçimi itibari ile beni bitirdiği için hiçbir şey diyemedim. evet uzunca bir süre yalnızca bakabildim. kızlardan birinin, oradan daha yeni ayrıldığımızı tekrar çıkmaya üşeneceğimizi ifade etmesiyle uzaklaştık.

sonra da babamın sempatik, iyi garsonlardan sonra mutlaka kurduğu cümleden kurduk arkasından; "yalnız çok efendi çocuktu. çok."

10/13/2010

ccc breaking bad ccc

0







dizi bitmesin, yeni sezon için aylarca beklemeyeyim diye nasıl yavaş izleyeceğimi şaşırdım ben bu diziyi.

10/11/2010

yaşam biçimine dönüştürün hı hı

5

" de ki; müsli, yalnızca insanlığa hakaret için gönderilmedi mi? onlar ki zayıflamak uğruna bunu da yerlerse, onların hali pel - perişandır. "

daha önce burada bir zaman dilimine kadar az yese de kilolu bir insan olan benin, bir anda çok yese de kilo almayan birine dönüşmesinden bahsetmiştim. halbuki bu tip tehlikeli cümlelerden kaçınmam gerektiğini çok daha önceki hayat deneyimlerimden biliyordum. ben bu sene hiç hasta olmadım diyen birinin çok geçmeden hapşırmaya başlaması gibi bir lanetti bu aslında. ve tohumları çok önceki ankara ziyaretimde atılmıştı. sevgili uğur bircan, hakkımda ileri geri bu çocuk yese de kilo almıyor diye pis pis atıp tutmuştu.bunun üstüne ben de hiçbir şey olmamış gibi ortalık yerde benzer cümleler kurunca en sonunda lanetlendim. [lucy tespiti]

bunda kötü alışkanlıkların ve yeme bozukluklarının etkisi büyük olmakla birlikte, insan bir yerden sonra ciddi anlamda salmaya başlıyor. hani göz göre göre vücudun patatese doğru evriliyor, fark ediyorsun ama; amaaan sikerler bilinciyle devam ediyorsun.

ama ne oluyor bir an geliyor, evet gerçekten de bir an geliyor, bu iş böyle olmaz hacı diyorsun. gerçekten kendine hacı diyecek boyuta geliyorsun.


işte benim 2010 yılındaki kısa şişmanlama öykümün girizgahını dinlediniz. kolayı, su yerine tüketirken; proje sabahlamalarında hoşbeşleri lümbür lümbür götürürken bir anda müsli ile başbaşa kalışın kısa ve keskin öyküsü.

bu döneme girerken dedim ki; bu iş böyle olmaz hacı. derhal spora başlanacak ve derhal diyete girilecek. kararımı önceden almıştım. okulun ilk günleri ne duysam beğenirsin. ne o göbek önden gidiyor diyenlerini mi ararsın, erkek adam ele gelir zaten iyi olmuş diye taciz edenini mi ararsın, semirmişsin diye rencide edenini mi?

ben de men's health alan her insanın, harika vücuda sahip olacağı bilinci ile koştum hemen bir men's health aldım. bu spor ve sağlık dergilerinin çok sevdiği sloganı hepiniz çok iyi biliyorsunuz. önemli olan bunları belirli zaman dilimlerinde yapmak değil; yaşam biçimine dönüştürmek. onun üstüne batu ile şu tip konuşmalarımız oldu.( bu arada batu'nun blogu çok güzel benden söylemesi) diyelim en bariz ve gözler önünde olan örnek madonna. madonna ne ile besleniyor, özel diyet programlarıyla. kadın böyle bok gibi paranın içinde yüzüyor, her şeye sahip ama sadece pirinç lapası yiyebiliyor. sonra sen gidip tereyağlı pilav yiyip, madonna olmayı bekliyorsun çok ayıp.

sonra gittim bir spor salonuna yazıldım. bu tempo içinde hayatımı nasıl zorlaştıracağım diye düşünüp bulduğum bir şey olsa gerek. spor salonu ile ilgili ise sayfalarca yazabilirim de okur musunuz bilmem. zaten bir giriyorsun içeri. balon olmuş insanlar karşılıyor sizi. balon olmuş insanlar oranızı buranızı ölçüp, evet şunu yap bunu yap diyorlar. adam mesela bütün gün orada duruyor, spordan ekmek parası kazanıyor ve sen onlardan bolca olan bir ortamda sağlıklı ve fit olma çabasına giriyorsun. baştan mağlubiyet gibi. o 60 metrekarelik alan içindeki insanların aynı şeyleri başka yerde yaptığını düşünürsen 1 dk bile olsa, kafayı yersin. içeride 3 tip insan var;

1-çok şişman olup gelenler


işte bu grup 2. grup için en büyük motivasyon kaynağı. öyle olduklarını bilseler biraz kırılırlar bence. bunların yanında bir de 3. gruptan arkadaşları oluyor. mesela onlar koşu bandındayken, arkadaşları gelip hadi oğlum süpersin aslansın danasın şeklinde gaz veriyor.


2-(benim gibi) hareketsizlikten illallah gelmiş azıcık fit olayım diye gelenler


evet. okul da sağ olsun her birimiz birer tosbağaya dönüştük. yalnızca bilgisayar karşısında oturabilen ucubeler. 40 yaşımızdaki hallerimizi hayal bile edemiyorum. mesela bu grup da salonda 3 numaralı grup tarafından asla anlaşılamayan gruptur. adamlar, spor salonunun amacının sağlık için olabileceği ihtimaline yanaşmıyorlar. yalnızca balon olmaya gidilebilirmiş oraya gibi takılıyorlar.


3-(genellikle) komünler halinde takılan, balon olmaya gelenler


işte bu grup çok leş.sürekli aynadan kendilerini kesiyorlar. ben de onların bu halini kesiyorum. ve kesinlikle antrenörlerle çok kanka oluyorlar. bu baklavalarla çok karı-kız götürdüm muhabbeti yaparken bir yandan da hangi protein tozlarını kullandıklarını tartışıyorlar. ağızlarındaki kaşar tekerleğini hayal edebiliyorum.
bir de soyunma odasında yalın ayak gezen insanlar kesinlikle bunların arasında. yani aslında en çok çekindiğim insan modelleri içinde rahat bir şekilde 9 numarayı hak ediyorlar. böyle ben rahatım, her an soyunabilirim ayakları falan.

tekrar gelelim men's health tarzı yaşam stiline. spora zaten gidiyorsunuz. o cepte. ben ne yemeliyim ne yapmalıyım az buz biliyorum aslında da, bu tip yaşam stili dergilerin üslubunu çok saçma derecede eğlenceli bulduğum için açtım başladım incelemeye. derginin, yaşamın her alanında başarı gibi bir mottosu olduğu için; her konuya değinelim çabaları mevcut. tatile çıkarken suçluluk duymamak için ne yapmalıyım? aa soruya gel. adam bir nevi ben nasıl yaşamalıyım basitliğinde bir soruya bile kendisi cevap veremiyor.  kadınlar kavga sırasında neden ağlar? evet tüm erkekler duygusal zekası olmayan birer öküzdür. ilk randevu sırasında ayakkabı bağının açıldığını gördüm ve eğilip bağladım bu çok mu ezik bir davranış? aa olur mu hiç, cHoOOhk ttAtLısııAann! yemin ediyorum ben kız olsam ve bana böyle bir şey yapsalar gülmekten altıma işerim. insanı bir yerden sonra hipnoz etkisi altına alan dergi sayesinde kendinizi göz kapaklarınız kırışmasın diye gözünü yüzük parmağınızla kaşır halde buluyosunuz.(en güçsüz parmak yüzük parmağı olduğu için minimum basınç yapıyormuş, hı hı)

daha önce de dediğim gibi bir de ne yemeliyim kısmı var.sizin için birkaç tane seçtim.

~evinize bir keçi alın. keçi en sağlıklısı. arada sevişin arada peynirinden sütünden faydalanın.
~antremanlardan 2 saat önce müsli yiyin.gerçekten bu şeyi yiyebilecek kadar gaza gelmişseniz, sizden her türlü olur zaten.
~avokado yiyin. [ sakın bana avokado yemeyen bir aileden geldiğinizi söylemeyin kuzum]
~pilav yerine arada karnabahar tüketin. mesela karnabahar üstü kuru. mis.
~su yerine oolong çayı için. önce ne olduğunu çözmeniz gerekecek tabi.
~sabahları iki adet yumurta beyazını çırpın ve içine pastırma atarak pişirin. yumurtanın sarılarını da koltuk altlarınıza sürün.
~her fırsatta gülün. aka aka ka ka
~uykunuzdan ödün vermeyin. mesela mimarlık mı okuyorsunuz. that's ok. dilediğiniz kadar uyuyun.
~güneşin altında antrenman yapın.beyniniz pişsin. sonra onu yiyin.
~daha fazla seks yapın. vallahi de sadece sağlıklı yaşam için.
~sabah ilk iş olarak antrenman yapın. önce kalkabilin tabi. sonra antrenman yapın, yapış yapış terleyin sonra hemen yıkanıp çıkın ki; sinüzitinizle tango edebilin.
~bir saat boyunca squash oynayın. ama dikkat edin ağzınızdan burnunuzdan havyarlar gelmesin.
~kola mı bırakın onu. valla fayanslara dökünce derzleri eritiyor benden söylemesi.

ve son olarak bu yazıyı buraya kadar okuduysanız unutmayın;
güzellik dünyanın lanetidir.( carver,nip/tuck)

10/07/2010

numara 8

0

çekiniyorum,
  8-
facebook' ta herhangi bir event' in sayfasına cevap olarak "çok isterdim fakat; papua yeni gine' de olduğum için katılamayacağım" ya da "davet için çok teşekkürler yalnız o tarihlerde zimbabve'de olacağım için gelemeyeceğim" yazan insan.

bize ne mesela?

10/05/2010

suat şaşmaz

5

-suat suna ile vatan şaşmaz' ın aynı insan olduklarından neredeyse emin gibiyim. dünya üzerinde herkese sevgi besleyebilirim, yüreğim o kadar geniş. adeta bir öğretmen gibiyim. çevremi aydınlatırken kendim eriyorum. o beybi bi hareketlenme oldu bende. yok yok hiç merak etmeyin. gayet de pis bir insanım. ama birçok insanı sevebiliyorum. ama ne suat suna' ya, ne de vatan şaşmaz' a karşı bir ekmek kırığı kadar sempati besleyemiyorum. takdir edersiniz ki ikisinden ayrı ayrı insanlar olarak bahsetmeme lüzum yok, zaten ikisi aynı ve bir kişi. suat şaşmaz. bu iki adamcağız ne yapsa olmadı arkadaş. vatan şaşmaz' ın sorununu az biraz tahmin edebiliyorum. gerçekten saçları ile ilgili çok büyük bir problemi var. muhtemelen saçları bir kalıp ve gece yatarken çıkarıyor.ve yıllardır bu imajdan asla vazgeçmiyor. normal hayatta da; ya düşerse gerilimi ile çevresine negatif enerji saçıyor; fakat suat' ın sorunu ne hiç bilemedim. suratının tavayla vurulmuş gibi yayvan olması mı yoksa aynı saç yanılgısına düşmüş olması mı yoksa gibi melike' yle evlenmesi mi çok muğlak. buradan görüyorum kemanı bile sevmiyor onu. neden ben diyor? bu suat şaşmaz kişisi farkındaysanız bazen oyunculuğa ağırlık veriyor, bazen müziğe bazen sunuculuğa. ama ne yapsa olmuyor; tuz gibi bir şey eksik kalıyor hep.

-karga tulumba. türkçe, sanırım benim için bir fetiş. resmen hastasıyım. adeta aşığım. deyişe bak; karga tulumba.

-bir diğer fetişim de trenchcoat. her türlüsünün hastasıyım.

-evet iki fetişim de birbirinden çok alakasız.

-bilgisayardan bir şey silmek o kadar büyük tutkum ki. allahım, bana bu kadar basit ve sürekli tekrarlayabileceğim bir tutku verdiğin için devamlı şükrediyorum sana. hayattan başka hiçbir şey istemiyorum. mütemadiyen siliyorum. mütemadiyen saklıyorum; çünkü biliyorum ki bir gün ben onu sileceğim. müzik klasörlerini düzenliyorum, görselleri, fotoğrafları. sürekli ayıklıyorum, sürekli silme imkanları yaratıyorum kendime. ama asıl orgazm yaşadığım an ne biliyor musun? silmeden önce hafızaya bakmak ne kadar boş yer var diye. sonra bir de sildikten sonra bakmak. ve o aradaki fark, o azalışın cigabaytlara dökülüşünün kadifemsi tadı.
bak yazınca bile fena oldum.

-normal hayatta da yapıyorum bunu. illa ki sanal olmak zorunda değil. dergiler mesela. bir süre tutuyorum aldığım dergileri, sonra bir fasıl içinden ayıklamalar yapıyorum. o dergiyi neden almışsam sadece o kısmını tutuyorum ve sonra gün geliyor onu da atıyorum. adeta zevkimi aylara yayıyorum.

- bir yerde bilmediğim bir grubun şarkısını dinledim ve bayıldım diyelim. işte o an sanıyorum ki ben o grubu her şeyiyle seveceğim, her şarkısı beni mutluluk ırmaklarında yüzdürecek. hemen indiriyorum diskografisini. evet o şarkının içinde olduğu albüm ile de asla yetinmiyorum, gelmişi geçmişi ne varsa sahip olmalıymışım hissine kapılıyorum. sonra başlıyorum dinlemeye, bir albüm kötü çıkıyor mesela. diyorum ki, bu geçişi albümleriymiş zaten ondan kötüymüş; sonra 2, 3 derken bakıyorum ki adamlar birer şarkı yapıp yapıp yatmışlar. adeta türk popçusu kıvamında bir kliplik albüm yapar gerisinde de keyfime bakarım hacı sloganıyla yaşamışlar, işte o an zamanıma ve heyecanıma biraz üzülüyorum. toy hissettiriyorlar bana. ama sonra ne oluyor? evet bildiniz. mis gibi siliyorum hepsini.

-kabul edersiniz ki; izleyici sayısını gizleyen, ifşa etmeyen blogger biraz değil baya bir çekinilesi.

-tam tuvalete oturdun diyelim, çok sıkışmışsın. belki de büyük abdest'e çok yakınsın. bırakıyorsun kendini. sonra bir an gözün tuvalet kağıdının olması gereken kağıtlığa takılıyor. ama; orada yalnızca saman renginden hallice bir rulonun takılı olduğu görüyorsun. o an çok keskin değil mi?

-daha önce de yazmıştım. ay ışığında saklıdır filmini, film müziğini, bana hatırlattığı her şeyi çok seviyorum. istiyorum ki filmi izlemeden de o nostaljiyi yaşayayım. genelde eski şebnem ferah'ı özlediğim anlara denk geliyor bu anlar. açıyorum ay ışığında saklıdır' ı dinlemeye başlıyorum. her seferinde elimdeki versiyonu düzelecekmiş hissine kapılıyorum ama şarkı yine ortadan bir yerden başlayarak vuruyor belime kırbacını. olsun yine de dinlemeye değer. devam ediyorum. işte o anda azrailim geliyor kendi. dakikalar 1:06' yı gösterdiği anda o soğuk, muhtemelen dudaklarında kekremsi gri bir ruj olan bir kadın son derece soğuk bir tonla şeboistnet.com diyor. işte ben o anda dağılıyorum. canımın çektiği o ana lanetler savuruyorum. deneyimlemek istersen buyur; ay ışığında saklıdır.

10/03/2010

hayrunnisa' nın first lady olduğu ülke

0

haberlerde çocuk gelinler olmasın adlı bir kampanya tanıtımı izledim. first lady hayrunnisa gül de kampanyanın destekçisiymiş. iyi hoş güzel fakat, kendisinin bu desteği çok ironik değil mi? kendisinin 15 yaşındayken, 30 yaşındaki gül ile evlendiğini düşünürsek, bu durumdan ,aslında, muzdarip olduğunu çıkarmak çok da yanlış olmasa gerek.

9/30/2010

bırakınca rahatladım

2

*
GLEE. bunun için tam 10 bölüm direndim; ama glee gerçekten de fazlasıyla abartılmış, son derece başarısız bir dizi. başta sevdim bile sanmıştım, popüler şarkıların yeni versiyonları falan keyifliydi. ama senaryo olarak o kadar bir şey vaat etmiyor ki; o kadar olur. böyle bir diziden senaryo mu bekliyorsun diyenlere, cevabım evet bekliyorum olacak. maalesef ki senaryo olmadan dizi dediğin çekilmiyor.
senaryonun boş olması yönünü geçtim; madem boş bir senaryo ile sadece eğlence için dizi izliyoruz o zaman kör gözüme parmak sosyal mesaj da verilmesin.

-dizide lise son sınıfa gelmiş ve jakuzide yüzen spermler yüzünden kız arkadaşı hamile kalmış bir çocuk var, hem de baş rol. bu durum bana adeta haydar dümen' in sayfasına gönderilmiş kolpa soruları hatırlatıyor. prezervatif yerine balon takmış bir insanın gerçekçiliği bile fin hudson' dan daha fazla.

-dizide koskocaman yaşını başını almış bir çift var ve karısı adamı hamile olduğu yönünde kandırıyor. tesadüfe bak tesadüfe bak, adam asla karısının karnını göremiyor. ben diziyi bıraktığım için gelişmelerden haberdar olamayacağım lakin ciddi ciddi, o adamın karısı bu numarayı 9 ay sürdürebiliyorsa işte o an bu dizi için bu yazıyı yazmanın bile gereksiz olduğunu anlamış olacağım.

-dizide evli bir adama aşık olan ve bu umutsuz aşk ve ilerleyen yaşı yüzünden bir daha evlenemeyeceğini düşündüğü için nefret ettiği bir adamla evlenmeyi düşünen bir rehberlik hocası var. ve işin gerçeği aslında o hocanın her türlü gideri var.

-böyle hüzünlü anlarında falan koridorlarda şarkılar söyleyerek dertlerini anlatıyorlar ya hani, işte o şarkılarda çoğunlukla ekrana bakamıyorum. kötü oyunculuk mu kötü dramaturji mi bilemedim.

*görsel kaynağı ; http://icecreamparade.deviantart.com/art/Glee-140320529?q=boost:popular+glee&qo=26

MAD MEN. ikinci sezonun 5. bölümüne kadar izledim. başta don draper' ın karizmasına hasta olmuştum. yalnız gün geçtikçe gözüme ölümüne itici gelmeye başladı. o karısını aldattıkça benim midem bulandı. karısını aldatan bir dizi karakteri yüceltildikçe diziden soğudum. özellikle kendi başlarına gelirse neler yaşayacaklarından emin olduğum kızların sevgisi, biraz tuhafıma gitti. aldattığı kadın, tüm güzelliğine rağmen gerçekten de uyuz, hayatında bir baltaya sahip olamamış, sigara içişinden dumanı içine çekmez tavrından bile buram buram özentilik akan bir kadın.bu durum bile, o şekilde davranılmayı açıklamıyor.-ama pardon dizi zaten bu tip insan ilişkilerini irdeliyordu-
dizideki en favori karakterim kuşkusuz ki, şu an adını bulmak için gerçekten kasamayacağım patronla yatan iri göğüslü kadın. evet, patronuyla yatıp bunun üstünden hayata tututan bir kadının favori karakterim olması kendi içimde çeliştiğimi gösteriyor olabilir; lakin en azından bir ayak bağı olmayan single bir hanımcağızdı kendisi.
dizide çok güzel kıyafetler olabilir, atmosfer çok iyi oluşturulmuş olabilir ama tüm bunların bu kadar heyecansız anlatılmasına gerçekten gerek var mı diye düşünüyor insan. tüm aldığı ödüllerine, tüm sevenlerine rağmen üzgünüm; başıma bir şey gelmeyecekse mad men' i sevemedim. gerçekten iyi bir drama izlemek istiyorsanız, six feet under izleyin.


*bir de son olarak, kimse bana silah zoruyla dizi izlettirmiyor tabisi de. başladım mı bitireyim istiyorum.

9/26/2010

fakat şebnem dönmez'in bıyıkları?

3

-bu konuda zorlu çabalara girişsem de görsel bulamadım bilöğgğgh. ama bir kez rastlasan hislerimi sen de iyi anlayacaksın biliyorum. neden böyle bir şey yapmışlar anlamasam da şebnem dönmez imaj değişikliği için bıyık bırakmayı uygun görmüş. hayır ben mi yanlış görüyorum diye dikkatle baktım, yok yanlış falan değil. baya bıyık. sonra arkadaşlarla konuştuk, gerçekten de bıyık. bıyığın yanında, sadece bıyık da değil şebnem, o eski bildiğimiz şebnem de değil gibi. tamam su' nun annesi olacak diye çirkinleştirdiyseniz anlayabilirim bunu.

zamanında bir demet tiyatro'da binnur kaya' nın oynadığı bir karakter vardı şamuran diye. lütfiye, ona sürekli ağdayla ilgili espriler yapardı. bir lütfiye de ece(ş.dönmez)' ye lazım.

-üstüne ne kadar düşünürsem düşüneyim, derste güneş gözlüğü kafada oturanları anlayamam. hayır kimse benden bunu beklemesin.

-onu geçtim, bazı insanlar sahip oldukları rahatsız öz güvenle gerçekten çılgın şeyler yapabiliyorlar. üniversite' nin ilk haftası mı neydi, matematik dersindeyim. tüm o havuz dersleri gibi çılgın ve birbirinden olabildiğince alakasız bir kalabalık. oturuyoruz ders başlayalı baya olmuş. kızın biri - suratı son derece teyzemsi ama tarzı itibari ile gotik -elinde beyaz bir fincan hatta altında da tabağı ve tabağından tutar vaziyette içeri girdi hocaya baka baka oturdu. işte ben bunu rahatsız öz güven olarak adlandırıyorum.

-dün, şu ahir hayatımda yeni bir şey daha yaşadım.öncelikle şu ön bilgiyi vermem gerekir. mimar insanların hayatta en çok karşılaştığı sıkıntılardan biri, karşılarındaki mimar olmayan insanların mimarlığın bir meslek değil de bir kısaltma olduğunu düşünmeleridir. evet kimse mimarım cevabını kabul etmez. ikinci soru olarak iç mi dış mı diye sorar. er kişi, gerçekten çok idealistse bu durumu açıklamaya; mimarlığın içi dışı olmadığını izah etmeye uğraşır. eğer ki bu soruya gerçekten çok alışmış ve karşısındakinin ne açıklarsa açıklasın tatmin olmayacağını( iç mimarlık daha iyi değil mi ya? ben çok seviyorum dekorasyonu misal, böyle deri koltuklar zigonlar felan) deneyimlemişse, dış dış hıı evet dış dış diye yanıtlar geçer.
ama dün spor salonunda antrenör, ne okuyorsun sorusunun cevabında mimarlığı alınca; peyzaj mı? diye sordu. ben de yok abi, genel dedim. genel ne ya?

işiniz nedir?
-mimar
peyzaj mı?
-evet abicim dış peyzaj mimarı.

9/25/2010

bence hussein chalayan

4

bıraktım bunun izlediğim en iyi moda şeysi olmasını; belki de izlediğim en iyi şeylerden biri. bir ders kapsamında istanbul modern' deki hussein chalayan sergisine gittim ve kelimenin tam anlamıyla hastası oldum. bu hussein chalayan 2007 collection' a dair video' nun tam versiyonunu bulamadım, zaten gidip orada dev ekranda ve istanbul modern' in müthiş atmosferi içinde izlemek bambaşka bir haz.
hani herhangi bir dizi veya film içinde ufacık da olsa türklere dair bir şey olsa çok mutlu oluruz ya [how i met your mother' da jlo' nun türk kahvesini seçmesi gibi, madonna' nın candy shop' unda turkish delight demesi gibi], asıl mutluluk bu adamın azıcık da olsa kıyısından köşesinden bizden birisi olması fikri.

9/23/2010

_

0

yalnız, soğumuş soğan halkası da amma enerji emer ha.

9/22/2010

neyin teşekkürü

0

uzun bir aranın ardından geldik numara 7'ye
7-
evlilik ne zaman sorusuna,
" çok teşekkür ediyoruz aakadaşlar" diyen ünlü.

bence hepimizin cine5'ten öğreneceği bir şeyler var

2

yanlış mıyım. mesela ben. en kötü anlarımda aklıma cine5'i getiririm.
çok uzağa gitmeye gerek yok aslında. ne biçim de kanaldın sen cine5. bir kere maçlar sendeydi. maçları kaybetmeyeceksin arkadaş. o gitti mi şifreli kanal falan tın. sonra playboy yayını vardı. az genç feda olmadı o uğurda. neslin yarısı astigmat oldu. oz gibi bir diziye sahipti. bir nevi şu anın digiturk'u ile cnbce karışımı bir kanalıydı. o zaman yabancı dizi bize çok daha uzak bir kavramdı. bir de bu durum içinde oz' u yayınlıyorsun, internetten dizi izlemek diye bir şey yok onu bırak internete en iyi ihtimalle tıkı-tıkı-tıkı sesi eşliğinde bağlanabiliyorsun.
şimdi ise kanal listesindeki herhangi bir kanal, asla bir kanal d show tv olamayacak bir kanal. zap yaparken bile ilgi çekmeyen bir kanal. yani kanallar arası bir ilişki olsa şu an cine5' in kankası gala tv olur anca. öyle diyeyim ben size.

liseden bir kızın annesinin sözüyle bitirmek istiyorum yazımı; "mercedes' ten inip megane'a binecek kanal mıydın sen cine5?"