12/14/2010

herkesin lisesi en güzeldir


bugünlerde böyle bir lise özlemi. allahım ağzımdan burnumdan fışkıracak neredeyse. sürekli bir anılar canlanması, sürekli bir eski fotolara bakmalar bir şeyler. bir şarkı duyunca ahanda şurası, bir şarkı duyunca ahanda kordon, bir başkasında ahanda kıbrıs şehitleri modundayım. insanları özledim, ortamı özledim, lise yatılısı ortamını özledim, hocaları bile özledim sen düşün.

bizim okulda bizim son sınıflara yaklaştıkça bir teknoloji devrimi olmuştu. ondan öncesinde hiç uygulama yapılmaz, tamamıyla teorik takılırken sonra bir anda uygulama aşkı gelmişti okula. özellikle -isminden emin olmamakla birlikte-teknoloji odası diye bir sınıf yapmışlardı. elektronik tahtalı falan. ama ne hikmetse ısıtmak kimsenin aklına gelmemişti. gittiğimiz kısıtlı zaman dilimlerinde de veba olup geri dönüyorduk. o yüzden de kimse gitmek istemiyordu.

okulun - belki de- şimdi düşündükçe en manyakça gelen özelliği 8'de başlaması idi.
son sınıfta illet ötesi lanet ötesi bir fizikçimiz vardı. özellikle de tüm dersleri ilk saatlerde olurdu. allam, zaten sinir stres altındayız. ve güne o adamla başlıyoruz. her sabah siz hiç çalışmıyorsunuz' dan tut, artık öys sabahı kalkar çalışırsınız' a  kadar varan saçmalıkta laflar dinliyorduk. adam bir kere öys diyor. resmen hala o kafada. çalışmıyorsunuz dediği sınıftan insanlar sonra canavar çıkardı.

ama tabi iş bilime gelince herkes o acar kimliğini sınıf kapısının dışında bırakıveriyor. dalgalar konusunun işlendiği zaman - yine bir haftaiçi çok erken sabahı- o gıcık itici adam bize uygulamalı dalga anlatacak. yine buz gibi bir fizik labaratuvarındayız; ama odanın kendisi bile inanmıyor fizik lab'ı olduğuna. o despot adam, çömeşti içinde su bulunan mavi bir leğenin önüne. belli bir frekansta tek parmağını suya batırıp çıkıyor. bize de oracıkta noktasal kaynaklı dalga oluşumunu öğreniyoruz.

adamın kafasını biraz da şöyle açıklamak lazım aslında, orada sorduğu zor bir soruya cevap veren bir arkadaşın sözlüsüne 100 verip, sonra sınıfta tahtadakileri defterine yazmıyor diye " sen 100'üne mi güveniyorsun; gerekirse ben o notu 30 verip dengelemesini bilirim" tadında bir insandı. tabi sonrasında bize 30 verip dengelemek deyimini kazandırmıştı.

işin daha ilginç yanı, bizim hocalar kim kimle çıkıyor gibi dedikodu bazlı konularla çok ilgiliydiler. bu despot adam bir gün gelip yanımda oturan çok yakın bir kız arkadaşımın kulağına eğilerek siz çok yakışıyorsunuz sevgili misiniz? diye sormuştu. nerede 30 verip dengeleyen adam, nerede bu gossip boi o_O

bence lise sayısal böyle bir şeydi

bir yandan o ergenliğin verdiği buhranları yaşıyorsun; ama bir yandan da eğrelti otunun üreme döngüsünü öğreniyorsun falan.

sonra bir de benim yatılı olma durumum var tabi. yatılı hikayeleri pek gündüzlülere anlatılmaz aslında. dexter kodları gibi kural lise yatılısı için. ama şunu anlatmadan geçemeyeceğim. son sınıftayken, biz artık o hiyerarşinin getirdiği rahatlıkla da arsızlığı iyice elimize almıştık. vaktinde uyanmayınca da yatakhanede kilitli kalıyorduk. ama resmen canımıza minnet biri gelip zorla indirene kadar da umrumuzda olmuyordu. sonra da aynı binanın içinde, 2.-3. derse falan anca gidiyorduk. insanlar da o kadar alışmıştı ki bu duruma, yine kitli kalmışlar bilinci oluşmuştu.

bir de benim minderim vardı. baya minder. insanlar gelene kadar sınıfta uyuyordum falan. şimdi düşününce baya çılgın.

liseye dair en çılgınca şeylerden birisi bana göre, bizim tüm hocaların lise sonda bile bizden delice şeyler bekliyor olmasıydı. beden eğitiminden tut, ebebiyat tarihine kadar. diğer liseler o derslerde soru falan çözebilirken, ben felsefemin 83'ten 5 gelmesi için sözlüye kalktığımı biliyorum. şimdi üniversite ortamından sonra insana bir yabancı geliyor tabi.

yine bir gün edebiyat dersindeyiz.son ders ve artık gerçekten baymışız. herkes ya yanındakiyle sohbet ediyor. ya soru çözüyor ya da başka bir şeyle ilgili bense uyuyorum. hoca da tüm ısrarcılığı ile dersini işlemeye devam ediyor. işte mesele ne olsun. küçük ünlü uyumuna göre o'dan sonra (KEEEÖÖÖAAASSSSS ŞAMATOAOAOAYUUUU) ü gelemez. e'den sonra ö gelemez. falan şeklinde içinden bir anlığına canavar çıkarıp sonra hiçbir şey olmamış ve dünyanın en önemli şeyi küçük ünlü uyumuymuş gibi dersini anlatmaya devam etmişti.

biraz kişisel oldu ama lise anlatmakla bitmez tabi, buraya kadar okuduysan da kordon kokan şarkıyı paylaşacağım. elimde değil.

6 confession:

Adsız | 14 Aralık 2010 21:04

siz ve yazılarınız. şahanesiniz..

batu | 14 Aralık 2010 21:19

nası okudum böyle höp höp höp yaladım yuttum yazıyı=) ve elimde değille 10c deydim :))

mika | 14 Aralık 2010 21:41

10b den sevgiler o halde gönül dostları:)ve eğreti otu, tanrım böyle bişey vardı lan.eğreti otu üreme döngüsü, allah canımızı almasın bizim ne yararsız şeyler.he bide ben ekliyim ayrıca, bi çılgın fizikçi de (belki de aynısıdır bilemiycem), yeni yılda sınav yapıp kağıdın orta çizgisini baston şeker resimlerinden yapmıştı..b.ö.

Esra Aslantürk | 15 Aralık 2010 02:06

nazımcığım, bu yazıyı okudum..kendi anılarımı tekrar ettim kafamda sonra..ve benim bu anıları yaşadığım güzide insanlardan biri şu anda bu dünya da değil, sonra bir de elimde değil gelince anıların ardından, beni biraz sulu gözlü yaptın. ama olsun, eline sağlık ve de yüreğine sağlık tekrar..

Adsız | 15 Kasım 2011 20:28

"gossip boi"yi okuyunca aklıma bi hocamızın da veli toplantısında anneme "kızınız yanındaki arkadaşıyla biraz fazla samimi" deyişi geldi:)

(blogunu tesadüfen keşfettim bugün, beni baya geçmişe saldı:) baya yoğun bi dönem içerisinde geçirdiğim bu keyifli zaman için, bi de c.h.s'a göre "fazla samimi" olduğumuz o zamanlardaki her şey için ayrıca bi koMacan gülümsedim:) hehe:)

nk | 15 Kasım 2011 21:08

arada bir pınar okusa, yeni nazım' ı çok değişmiş bulur diye geçiriyordum içimden. çok ilginç oldu bu yorum gelince ondan :) kızlarla fazla samimi olmak kaderim miydi yoksa? bilemiyorduk, hehe :)