11/29/2011

öptüm by

2

geçende fizy' de bir şarkı arattım ve bana resmen yanlış yerlerinden şarkılar attı.
seni severdim ve sana rağmen yine severdim, anladım ki sana fazla. take care
oyalama beni, veda et artık. take care
bana yanlış yerlerinden atma, ben gittim. take care
aklımın odalarından çık git artık. take care
aşka inat, durma git. take care
bu ruh arsız kararsız. take care
günlerim ağlak, sen bana bakma. take care
her şey yalanmış. take care
daha ne diyeyim? take care
who wants to be alone.I dont. take care
kimi bulsan benim gibi olmayacak ama yine de take care


take care aratınca bana bunları sunan fizy' ye kendi düşünme tarzıyla cevap vermek istiyorum (candan' dan); "dont tell me take care, it' s absurd.
I sure take care myself, dont be afraid."


eheheh. I am frekin loving chicken translation!

11/27/2011

başlık bilemedim

1

bugünün şarkısı; going to california
Going to California by Led Zeppelin on Grooveshark


entourage' ın son bölümünü izledim ve friends bittiği zamanki 'sanki kendi arkadaşlarımmış ve bir daha onları göremeyecekmişim' hissiyatını yaşadım. ne kadar manyakça aslında. herkesin ve her şeyin bir sonu vardır teması karşıma çıktıkça daha da acayip hissediyorum.
şu an herkese ve her şeye uzak olmamla da alakası vardır büyük ihtimal.

11/17/2011

freaky photoshop

3

biraz nbc filmleri tadında, biraz gotik, biraz alın yağlı, biraz orta dünyasal, biraz kızıl biraz mavi, pro-islamic' liğin asil rengi

11/15/2011

mutluluk boş bir sidik torbasıdır

4

-çok kaynamış yumurta nasıl enerjimi çekiyor tarif edemiyorum. bir de çok kaynadığı yetmezmiş gibi üstüne bekletilen yumurta var ki.. tanrım bahsederken bile fena oluyorum. izmir' de boyozun yanında yiyiyor insanlar bunu seyyar satıcılarda. yeşile çalan bir mor hayal edin.

-geçenlerde facebook' ta sevdiği müzikler alexander rybak, ayşe özyılmazel ve deftones olan biri gördüm. bir de kendime müzik konusunda tutucu değilim diyordum.

-geçenlerde erol günaydın' ın bir röportajında kıt kanaat geçindiğini söylediğine tanık oldum. şimdi benim konservatuvar okuyan bir arkadaşım var ve ondan aşina olduğum kadarıyla insanlar televizyondan deliler gibi paralar kazanıyor. en deneyimsizi bile bölüm başı bin lira gibi paralar alıyor. sonra sen kalk koskoca erol günaydın aç kal. allah allah, şeytan bunun neresinde? bu adam bugüne kadar hiçbir şey yapmamış olmasa bile, cennet mahellesinin 98 bölümünden köşeyi dönmüş olması lazım. anlayamıyorum.

-weeds' ten aynen alıntılıyorum zira bayıldım; " mutluluk boş bir sidik torbasıdır."

-eve müzik dinleyerek geliyorum diyelim ve eve yaklaşmama yakın; o ara çok taktığım bir şarkı çıktı ya da genel olarak çok sevdiğim bir şarkı. o şarkı bitmeden kapatmak zorunda kalmayayım diye yolu uzattığım olmuyor değil.

-bayramda eski komşumuz şantiyede çalıştığımı öğrenince şöyle bir cümle kurdu; "o kadar okulu tozun toprağın içine gitmek için mi okudun?" düz is more demiştik de; böylesine desteklisi bu blogda 2 yılı aşkın süredir yapılamamıştı.

-yakın düzlükte bir şey deneyeceğim. bence islamiyet ile hıristiyanlık arasındaki en keskin imaj farkı; bizde elhamdülillah olan kelimenin karşılığının onlarda hallelujah olması ve cool adamların bu kelimede şarkılar falan yapabilmesidir.

-geçenlerde rüyamda new york' a tekrar taşınmışım (önceden orada yaşıyormuşum yani, sen düşün), phoebe buffay ile hasret gideriyordum. soy adını falan yazdığıma bakma bizim fiibi işte. öyle bir sarıldık ki.. evde annesi de vardı ve içimden bu kadın intihar etmemiş miydi ya diye geçirdim. sonra annesi ile nezaket konuşması yaparken phoebe' yi çok özlemişim dedim, kadın hangi phoebe? diye komiklikler şakalar yaptı.
uyandığımda yaşadığım mutsuzluğun boyutlarını sen düşün.

11/13/2011

yaprak gibi titredim

2


bildiğiniz gibi lady gaga' nın klip yorumları ile başladığım serüvene yıldız tilbe' nin son klibi ile devam etmiştim. güzel tepkiler geldikçe, neden yelpazeyi biraz daha genişletmiyorum ki diye düşündüm. sıradaki klibimiz cansever' in son  teklisi "samara".

bir ara sanırım 95-98 aralığında, reha muhter ünlü bir anchorman iken; cansever' e ne kadar maruz kalırdık hatırlarsınız. cansever ve -o zamanlar saymaya benim yaşımın anca yettiği- dillerin sayısı. geçenlerde kanal karıştırırken bu klibe denk geldim ve siz de bundan mahrum kalmayın istedim. klip, hintli tarzını benimsemiş bir dansçının sanatını icra edişi ile başlıyor. cansever bu klipte, 31. saniyedeki kıyafetinden de anlaşılacağı üzere feminen yanını daha da ortaya çıkarmış. bunu yaparken ise özünü asla yadsımamış. klipte cansever' i izlediğiniz noktalarda, düğünlerde istemediği halde zorla piste çıkarılmış bir insanın çaresizce elini kolunu sallayışına yapılan göndermeyi hepiniz zaten fark etmişsinizdir. yönetmen ise; esas oğlanın, güzel kızı takip ettiği sahnelerde tarkovsky' nin efsanevi filmi stalker' dan esinlendiğini inkar etmiyor. son derece akıllı bir sanatçı olan cansever de diğer rakipleri gibi rap müziğin (üstelik fransızca) gücünü arkasına almayı unutmamış üstüne tarihi yarım ada sosu ile servis etmiş. şarkı zaten nakaratındaki takadadinda takadadinda takadadinda da kısmıyla sizi bir anda içine alıveriyor. klibin sonunda bize bir kavuşma izletilmemesi, hayal gücümüze bırakılması ise çok doğru bir final olmuş.

11/08/2011

please, shave

4

şu hani tıraş bıçağının yanaklardan ipek kumaşlar gibi kaydığı reklamlar var ya; sıkıyorsa onlarda volkan demirel' i oynatsınlar. adam resmen, lisede öğlen vakti sakallı diye evine gönderilen ama aslında sabah tıraş olmuş insanlardan.
"önemli olan ne kadar istediğimiz" demiş volkan. gerçekten istersen olur volkan, yılma. durmak yok, tıraşa devam.

11/07/2011

gençsin sen, taş yesen öğütürsün

3

 selam bilöğgğgh,
-uzun  zamandır blog yazmak hiç bu kadar zor olmamıştı.

-çalışmaya başladığımı yazmıştım bir ara. ilk iş günü ilgili bir şeyler yazarım diye düşünen bilöğgğgh-severler olmuş ama o gün ve sonrasında "ben şuraya biraz uzansam mı ya belim ağrımış da?!" diye uzanıp ağzım yüzüm kaymış bir şekilde kaldığım çok olduğundan resmen bazal bir hayat çizgisinde yaşadım.

-bugüne kadar yaşadığım en extreme olay bana göre mermer fuarına gitmemdi. düşünün hayvani büyüklükte bir fuar ve sadece mermer üzerine. bu tip olaylar karşısında şaşırdığımda bazen ulan benim dünyam çok mu dar acaba her şeye şaşırıp duruyorum oluyorum. ama yok bence mermer fuarı denilen şey bir hayli çılgın. bir sürü insan, türlü çeşit firma ve ortak bir amaç var. MERMER. daha öncesinde yapı fuarına gitmişliğim de olmuştu o yine bir nebze diyorsun, yapı yani. daha genel bir şey. firmalar bir çok fuarda olduğu gibi burada da güzel kadınlardan faydalanmayı ihmal etmemiş.
neyse fuarda gezerken -bir yandan da hayatımda en önemli şey mermermiş gibi yaparken - liseden bir kaç dönem üstten uzaktan bir arkadaşla karşılaştık. sohbet muhabbet ortak tanıdıklardı o şunu yaptı bu bunu derken bir hoşluk oluştu. o da bir mermer firmasının müşteri temsilcisi olmuş. ve ortak noktamızı tahmin edersiniz ki MERMER. ikimiz de izmir' de başladığımız yola mermerle devam ediyoruz.
o gün fuara benim gitmem biraz sürpriz gelişti ve bu durum sonucunda -bir sürü saçma olasılık hesapları dahil- o arkadaşla karşılaştık.
bir yandan diyorum ulan dünya ne kadar küçük. öte yandan diyorum dünya sadece mermer üzerine hunharca fuar düzenleyecek kadar sonsuz ve büyük.

-hani birine enteresan bir olayı anlatırsın ama sen ne kadar coşkulu ve heyecanlı olsan da o aynı heyecanı seninle paylaşmaz ya. o insanlar anında orada can verebilirler mi?

-işe başlayalı bir ay oldu ki bir şantiyeye kontrolör mimar olarak görevlendirildim. marmaris' te bir hotel. başımda da proje koordinatörü bir mimar var. kendisi elli sekiz yaşında ve ölümüne dinç. yanında asla yoruldum diyemiyorum. ya da herhangi bir şeyden şikayetlenemiyorum çünkü konu bir şekilde dönüp dolaşıp benim gençliğime geliyor. belim ağrıdı. gençsin. yemek ağır geldi. gençsin taş yesen öğütmen lazım. sıcak su yoktu. gençsin, biz gençken buz gibi nehirde yıkanırdık. başım ağrıdı. gençsin, bizim gençken başımız yoktu....                boyutlarına varacak kadar hem de.
bence bunu hepimiz yaşıyoruz ve bu konuda bir şeyler yapmalıyız. bu tutuma en güzel cevabı teoman bir şarkısında verdi bence. (belki) yirmiyim ama ruhum bin yaşında?

-neyse ne diyordum, evet şantiye. şantiye resmen, niran ünsal' ın ciddi bir sanatçı olarak dinlendiği yer demek benim için. ya da apaçi müziğinin, nokia tune melodisi kadar doğal bir şey olarak karşılandığı yer.

-ne kadar zaman geçerse geçsin benden yirmi yaş büyük ustanın bana nazım bey demesine asla alışamayacağım sanırım. her seferinde, arkada başka biri var da ona diyorlar sanıyorum. ismimin de etkisi var  gibi sanki. mehmet bey ahmet bey daha bir uygun gibi. ama öte yanda da adı oral olan çocuk var misal. oral bey. bilemiyorum.

-yalnız oral bey de şantiyede ne taşak konusu olur ha.

-geçen pazar ofisten birinin nikahına gittim. benim için tabi ki çok darlayıcı bir şey. düğün nikah bunlar zaten kendi başlarına çok zor şeyler. bir de yeni tanıştığım birilerinin olunca, kendimi bir konumlandıramıyorum nereye aidim gerçekten orada olmalı mıyım düşüncesi çok daha zorlayıcı. neyse ofisten aynı hisleri paylaşan bir arkadaşla dedik ki, öncesinde bir şeyler içelim kafamız güzel olursa daha rahat atlatırız biz bu nikahı dedik. ondan sonra da nasıl bir kafa güzelliği ise artık, nikah sonunda ben patrona bizi eve bıraksın diye " bence boğanın orası şu an nasıl merak ediyorsunuz o yüzden oradan gitmek istersiniz eki eki" şeklinde cümleler kuruyordum. a a. neyin cesareti bu? bir de ben. çok kaynaşmadan ben bir insana böyle şeyler hayatta diyemem. ama patronla böyle konuşmalar falan. allah insanı şaşırtmasın.

-istanbul' da nikah, bugüne kadar istanbul' da yaşadığım en saçma konsept olabilir. 5-6 dakika falan sürecek nikah için süslenip gidiyorsun oralara. teey teey. çok plastik. en son kendimde olduğum noktada nikah memuru "aşk çok başka bir şey değil mi?" demez mi. ondan sonra ben de işte patrona bizi bıraksın diye boğanın orayı görmek istersiniz falan derken buldum kendimi.

-cepli kot pantolon mu daha büyük moda faciası yoksa penyeden yapılmış takım elbise ceketi(blazer) ilizyonu mu karar veremiyorum. ikisi de o kadar kötü ki. ama yine de penye ceket daha kötü sanırım.

-bizim köyde bana insanlar nazim diyor. çocukluğumdan beri. köyümüzün insanlarında bir amerikanlık olduğunu düşünüyorum zira onların alfabesinde I bir harf değil. yoksa neden nazim desinler ki? hani şey gibi mi desem, vardır ya türk insanının domates' e domat demesinin onun içten içe öz türkçe' ye benzetme eğilimi olduğu söylenir. e tamam domates' in sonundaki es' i kaldırınca büyük ünlü uyumuna uyuyor ama benim adımda böyle bir durum da yok.

-kurban bayramları benim için adeta kanayan bir yara. ne elimi sürerim ne de beş dakika önce kesilmiş hayvanı yemeyi içim kaldırır. ama aile büyükleri de ister ki böyle çok mutlu olayım hunharca et yiyeyim, koyunun ciğeriyle dans edeyim, kavurmasını fındık fıstık gibi ağzıma atayım. çocukluğumdan beri bu oluşuma hep mesafeli durduğum için biraz sindirilmiş durumdalar ama bu bayram dedem dayanamadı ve içindekileri bir bir açığa vurdu. önümüzdeki bayramlarda o aradan çekildiğinde babamla ben kesecekmişim kurbanı. ben de dedim yani dediğin şey havyar falan tatmak olsa, ne bileyim yetmiş beş yıllık şarabın yanında kaz ciğeri doğru kıvamında mı karar vermek olsa neyse de; beni hiç tanıyamamışsın dedim.

-sonra yine klasik muhabbet olacağını bildiğim için, ben de kimse konuşmasın diye yedim mangalları yedim mangalları.
sonra da akşam bir fena ol. tansiyonum çık. inanamadım. gerçekten tansiyon çıkması diye bir şey varmış. tansiyon elliden falan sonra olan bir şey değil miydi? benim taş yesem sindirmem gerekmiyor muydu? bir açıklama bekliyorum.

- bayramın birinci günü o ses türkiye' yi izliyorum. elenen insanlara çok üzülüyorum. istiyorum ki herkes kalsın oooo şarkılar türküler dostluk kardeşlik kazansın, gülelim eğlenelim. içimde alman soğukluğu ile adile naşit sevecenliğini bir arada bulundurmam da böyle bir şey. boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor. ( aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık kadar handikaplı bir kalıp). neyse, bu yarışmanın jüri üyeleri hakkında diyebilecek hiçbir sözüm yok. çok da iyi sesler geliyor ve sonunda hülya avşar' ı seçiyor mesela. hülya avşar bugüne kadar sesi ile neyi başarmıştır ki? ya da hülya avşar' ın güzel ve zeki bir kadın olmaktan öte başarısı nedir?

-bir gün öğle yemeğinde, müzikle ilgilenen bir arkadaşa patron sen o ses türkiye' ye katılsan ya dedi ve beraber erör verdik. kendisi kabaca deneysel, saykedelik falan diyebileceğim bir şeyler icra ediyor. oraya çıkıp gül döktüm yollarına trip-hop mu yorumlayacak? bambaşka kafalar.

-bugün tanımadığım bir çocuk kapıyı çaldı. açtım. uzunca süre bakıştık. kime baktınız? dedim. bayram dedi. bir dakika diyip şeker getirdim. bir tane aldı. sonra bakmaya devam etti. boş baktım. bayram harçlığı yok mu? dedi. annemler evde yok (küçül de cebime gir) dedim. çocuğun gevşekliği karşısında adeta mavi ekran verdim. ama sonra, annemler evde yok bahanesinden utandım bir süre kendi halimde.

-bu bayram da, evlenmeyecek misin? konulu konuşmayı yaşadığıma göre, önümüze bakabiliriz.

sevgiler.