3/31/2011

meydan çok önemli meydan


bir dersim için, taşkışla'dan taksim'e kadar olan yolun deneyimlenmesi başlıklı bir yazı yazmam gerekti. yazdıktan sonra baktım ki, blog dili hayatımın tüm kısımlarına yayılmış durumda. bir dakika ya bu resmen bilögğgh yazısı oldu deyince buraya da koymaya karar verdim.
okumadan önce şöyle bir ön bilgi vereyim, bu yazı tasarımla ilişiği olanlara daha çok hitap edecektir. ama okul hayatı sona ermek üzere olan ve bu konuda kaygıları olanlara da bir şeyler söyler diye düşünüyorum.

Mezun olduğunuzda değersizsiniz. Kafamda en çok yankılanan cümle son zamanlarda. Bu düşünce ile çıktım Taşkışla’dan. İlk girdiğim zamanda duyduğum heyecanın onda birini hissetmediğim okulumdan. Az önce hocamın proje hakkındaki yorumlarını düşünüyordum. Bu düşünceler kafamda iken Hyatt’ ı gördüm yine, yeniden. Yoluma devam ettim. Çevresiyle ilişkili yapılar kavramı dolanıp dururken aklımda. Neredeydi bu çevresiyle ilişkili yapılar? Akademik hayat ile normal hayat arasındaki bu uçurumun sebebi neydi? Sonrasında yere kaydı bir anda gözüm. Kaldırım döşemelerine. Küçük bir eğim değişikliği vardı ve orada parkeler kalan kısımdaki gibi bütün olarak kullanılmamışlardı. İki üçgen şeklinde zoraki yerleştirilmişlerdi. Aklıma sketch-up’ da yüzey oluşturamadığım zamanlar geldi. Üçgenler oluştururak yüzey yaratabilme sıkıntısı. Üçgenler deyince de ilk dönemde yaptığımız patates projesi. Patates. Dışarıdaki insan için en fazla ne anlama gelebilir ki bir patates? Patates salatası olur olsa olsa. Ama bizim için tanımsız yüzeyleri tanımlayabilme için müfredata konmuş bir projeydi.  O günden beri de aklımdan çıkmayan bir proje. Belli ki amacına ulaşmış. Kaldırım parkelerinden hala ona çağrışım yapabiliyor zihnim. Bu anlarda tek bir düşünce beliriyor kafamda. Mimarlık dışında bir başka bir meslek daha var mı insanın kendi hayatına bu kadar müdahale eden. Hayatı daha düz algılamak istiyorum bazen. Kaldırım taşının bana bir şey çağrıştırması komiğime gidiyor. Bu düşüncelerle ilerlediğimde Atatürk Kitalığı’ nı görüyorum. İçindeki ışığın kullanımından ne kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. Ama orada da kullanıcı profilinde beni tedirgin eden bir şeyler var hep. Ne zaman gitsem kendimi çok yabancı hissediyorum. Bu konuda yalnız da değilim üstelik. Bu sırada oradaki zoraki otobüs dönemeci olan yol geliyor. Koskoca otobüslerin beş yıldır gidip geldiğim yolda, gözlemlediğim kadarıyla, asla yayaya öncelik tanımadıkları yol. Sonrasında da yeni yapılan otel. Dışını resmen yılan derisi yaptılar bu otelin. Buna bu kadar şaşıran tek miyim bilmiyorum. Yılan derisi her seferinde o kadar batıyor ki gözüme, otelin adına bakmamışım bile. Şimdi düşününce çıkaramıyorum. Halbuki neredeyse tam karşısında çok daha başarılı bir örneği varken. Gerçi itiraf etmem gerekirse, ben malzemenin çıplak bırakıldığı tasarımları her zaman biraz kayırıyorum. Biraz daha gidince Taksim Meydanı. Karşıdan karşıya geçmenin dünyanın hiçbir yerinde bu kadar sıkıntı yaratmadığı, otobüs şöförlerinin zevkle otobüsü üstüme sürdükleri meydan. Taksim Meydanı çok tanımsız. Akademik dünya şu meydanı neden bir türlü tanımlandıramıyor. Belki de tanımlandırıyorlar ama henüz yeni mezun oldukları için fikirlerine değer verilmiyor, bilemeyiz. Neyse ki, orada da AKM var. İstanbul’daki en sevdiğim yapı olabilir. Meydanı bir tarafından tanımlıyor da, daha ne isteriz..

4 confession:

lucy | 1 Nisan 2011 00:48

yazın çok güzel olmuş.

nk | 1 Nisan 2011 14:34

sıkıntılar, hep aynı hep ortak sıkıntılar. hocaya verirken çok mu gayriciddi oldu diye tereddüt etmiştim ama ne yapayım benim deneyimim de böyle dedim sonra..

Adsız | 5 Nisan 2011 13:33

DEĞERLENDİRME NOTU NE OLDU BU YAZININ HOCA TARAFINDAN?

nk | 6 Nisan 2011 22:45

henüz bir kritik almadım. alınca paylaşırım.