9/30/2011

evel-allah, anneyim

1

tatilimin son üç gününe girmiş bulunduğum için evde gündüz vakti yapılabilecek eylemlerle de vedalaşıyorum bir yandan. bu kapsamda atlanmayacak eylemlerden birisi de tabi ki esra erol' u izlemekti. bir süredir takip edenler bunun yumuşak karnım olduğunu bilirler. aka ka ka.
denk gelen mutlaka olmuştur fakat esra erol ne triplere girmiş öyle? annelik müessesine saygım sonsuzdur, anne dendi mi akan sular durur benim için ama; esra erol anneliği çok yanlış yorumlamış gibi. alnı her zaman olduğundan daha da dik, belli yani gerçekten doğurmuş. idris ali' yi görmesen bile hissedersin ki kadın doğurmuş. tüm duygularını ahlak kuralları çerçevesinde coşku ile yaşayan bir kadın olduğundan mütevellit, evel-allah anne ismini de gururla taşıyacak. en son bu tarz bir gururu "erkek çocuk annesi olmayı çok havalı buluyorum" diyen gülben ergen' de görmüştük.

en çok şaşırtan nokta ise, yirmi üç günlük torunu olduğunu söyleyen evlenme adayı kadına küçümseme ve tiksinti karışımı bir bakış attıktan sonra -tam hatırlamamakla birlikte -  şöyle bir genelleme yapmasıydı; "insan kendi çocuğu büyüdükçe ondan sonra doğan küçük bebeleri küçümsüyor, beğenmiyor" . böyle bir kafa hiç duymamıştım, sanırsın ki beş kişiden dördünün yaşadığı bir duygudan bahsediyor.

kendisine, kendisinin de sürekli ismini ağzına almaktan hoşlandığı allahtan akıl fikir diliyorum. nasıl da biliyorsun bu halkın tüm zayıf noktalarına bir bir dokumayı. havyarlara dikkat et bir şey olmasın.

9/26/2011

anger management

3

iki tip insan vardır;
birisi, mağazada yanlış fiş kesildiği için bağırıp çağıran ona buna küfreden ve içini döken sinirli insan.
diğeri de, küfürleri içine atıp ses çıkarmayan; ama bir gün elinde silahla gelip tüm mağazayı öldüren kasiyer.

özlem, dört yüz. tebrikler

1

rüyamda lise sondaki sınıftayım ama yüzler çok tanıdık değil. bir kaç tanıdık var daha doğrusu. orta okuldaki türkçe öğretmenim, lise matematik öğretmenimmiş ve sınav sonuçlarını açıklıyor. notlar ortalama bir şekilde ilerlerken benim notumun 89 olduğunu öğreniyorum. sonrasında yine 70' ler falan çıkarken arada birinin 119 aldığını öğreniyoruz ama kimse yadırgamıyor. bir kaç 70' li ve 60' lı nottan sonra lisede gerçekten de o sınıfta olan çok hırslı bir kızın 400 aldığını öğreniyoruz. okuma ihtimaline karşı isim vermeyeceğim ( diyelim ki adı özlem olsun) , özlem hayırdır 500 alamamışsın? diye buradaki gibi hicivli bir paylaşım içine girmek, -tam yeri gelmişken - onun hırsıyla üzmeden biraz dalga geçmek istiyorum ama; bu cümleyi kimse anlamıyor ve herkes ne alaka yani, neden dedi ki şimdi bunu kız gayet 400 almış işte falan oluyorlar. ama hani bu benim tarzımdı, siz beni bilirdiniz biraz sarkastik biraz kızıl biraz mavi değil miydim ben? gitti mi tüm emekler? diye cevap bekler bakışlar atabiliyorum yalnızca.
ama burası böyle mi mesela bilöğgğgh? dört yüz almış kız, dört yüz. değerlendirilirse iyi not sonuçta.

9/23/2011

teşekkürler

2

dışarıda tony bennett ile amy winehouse düet yapıyor; bizde ise, burak kut ile ömür gedik.

9/21/2011

külahın dibini yemeyin

6

-ilkokulda sınıfımda but soyadlı bir kız vardı. bütün bir okul hayatı boyunca tavuk şakalarından kurtulamadı yavrum. halbuki ingilizcesini bilsek türkçesinden daha leş, haberimiz yokmuş. o zorluğu da lisede falan yaşamıştır artık. popolar kraliçesi. (tek t' si eksik, kabul ediver) büyük büyük büyük dedesi soy ad seçerken düşünmüş taşınmış, önce ileride ingilizcenin en geçerli dil olacağı gerçeğini öngörmüş sonra da; iki dilde anlamı olan bir isim seçmiş. yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal.

-yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal' ı söylerken sen de bir düşünüp tereddüt ediyorsun. itiraf et. o bıyık ile sakal karışıverecek gibi geliyor bana.

-bir dondurma aldım, nerelere gittim.

şimdi bence şöyle bir gerçek var, insanın açıkta satılan dondurmayı kapalı dondurmalara tercih etmeye başlaması resmen yaşlılık alameti. çocukken asla açık dondurma istemezdim, bana algida' mı verin ( bana lükslerimi verin) kafasındaydım. ama şimdi güzel yapan bir yer biliyorsam mutlaka açık dondurma alırım.


çocukken herkese denmiş bir şey miydi bu bilmiyorum ama; ben sübyanken bana dondurma külahının dibini yememem söylendi. pis oluyormuş. bu hususta olayı bir adım öteye taşıyıp, o külahların dibiyle kulak karıştırıyorlarmış ondan yeme diyen bile oldu.

şimdi hep beraber düşünelim. böyle bir ekmek kapısı var, bir takım insanlar o külahların dibini bir takım kulak içlerine sokmak üzere görevlendiriyorlar. maaş da en iyi ihtimalle, asgari ücret. ve iş görüşmesine gittin mi de illa ki esnek çalışma saatleri ibaresi ile karşılaşıyorsun. sonuçta bir sürü dondurma tüketilecek ve halk külah bekliyor. bir sonraki aşaması da charlie chaplin' in modern times'  ındaki gibi konveyör sistem. insanlar makineleşmiş bir şekilde bu işi yapıyorlar.

bugün dondurmamın sonunda bunları hayal ettim. bana bu uyarıyı yapan insan nasıl bir ruh hastasıysa - ya da dondurma külahının dibine nasıl bir nefret duyuyorsa- artık; çocuk aklımı nasıl zehirlemiş. hala izlerini taşıyorum.

-teşekkürler küçük yerleşim yerinde dondurmanın çok ucuz olması. istanbul' da istediğin gibi bir dondurma için bir topuna 4 lira falan vermen gerek. küçük yer öyle mi, 4 liraya dondurmaya doyarsın. ( merhaba benim içime, hayattaki tek arzusu okumaya istanbul' a gitmiş çocuğunun memlekete dönmesi olan anne kaçtı)

-dedim ki kestaneli ve karamelli olsun. karamel yok tiramisu var dedi. bir süre duraklayınca da tiramisu' yu bilmiyorum sanıp, neskafeli yani dedi. ben de PARDON DA, der gibi olup ok fine koy canıms dedim.

-bir tane PARDON DA butonu yaptırsam kendime diyorum, bu tip durumlarda çıkarı-çıkarıveririm.

-bu yazıyı okuyup da canı dondurma çekenler, merhaba.

-şimdi onun üstüne bir de su içmem lazım. ama kana kana içmem lazım. bir de bu hususta çok gıcık bir huyum var. çok susadıysam ve kocaman bir bardak su içeceksem onu parçalı bir şekilde içmek istemem. ne içtiğimin miktar olarak da farkına varmak isterim. o susama kafasını hayal et, ettin mi? o haldeyken tatmin olamayan bir insan mutsuz olur, bu konuda anlaşalım. o suyu bütüncül bir halde içmem lazım benim. o yüzden bardağın dibinde biraz su vardı, önce bunu bir iç dersen burnunu ganatmak geçer içimden.

-şimdi böyle zamanında okuduğun bilim dalları ile şakacıktan dalga geçme kafası vardır ya, diyelim suyun kaldırma kuvveti. abi sen koskoca gemi denizde yüz, bir de o kadar insan araba ile birlikte olacak şey değil falan diyende biri bana demesin mi, ya onun kanunu var canım işte kaldırma kuvveti falans. hıııı, evet ya tamam sustum. bu geyiğe ciddi cevap veren insan, ne olsun istiyorsun.. komiklikler şakalar ?

-beyaz t-shirt ya da beyaz gömleğin içine askılı atlet giyen erkek insan var. unfuckingbelievable. zaten t-shirt içine atlet giyme kafasını hiç anlayamadım da. teri alıyor diyene cevabım, atlet giydiğin için daha çok terliyorsun o ne olacak? olur.
ama dediğim durum çok fena. dedeye sahip çıkalım, özellikle beyaz t-shirt altına atlet giymeyelim.

-bizimkilerin yanına gelince sigara içmiyorum. işte tam bu döneme girince ciğerlerim ağrımaya başlıyor. vücudum yine olayı yanlış anlıyor.

-boya yaparken prizleri de umarsızca boyayan boyacının gamsızlığına sahip olursa bir insan ne gam kalır ne tasa.

- death cab for cutie = tatlişko için ölüm taksisi (denişik)

9/16/2011

sabıkalı kırıklar

4


"şebnem bu kapağı 2005' te benden çalmıştı."



LUCY, 28.06.1988' de doğdu. ilk lipstick' ini üç yaşında aldı. on yaşında, yaşıtları burak kut ile tanışırken; beatles ile tanıştı. on iki yaşında hayalleri vardı. on üçünde burak kut ile tanıştı. on altısında, system sucks kafasına erişip bas gitarı eline aldı. on yedisinde lerzan mutlu konserinde görüldü. on sekizinde, her yaz datça' ya gidişlerine isyan etti. on dokuzunda sanat yönetimi okumaya başladı. yirmisinde  datça' ya gitmiyor muyuz dedi. yirmi üçünde, bana bülent ersoy' un yeni albüm kapağını gösterdi.
kendisi hala aktif olarak sanatla ilgilenmektedir.

9/13/2011

beni çabuk dağa kaldırın

2

sevgili dream beni mimlemiş sağ olsun. "sadece bir gün için, karşı cinsin bedenine girseydin ancak ruhumuz ve beynimiz aynı kalsaydı ne yapardın?"

aklıma acayip acayip şeyler geliyor ama, ruhumuz ve beynimiz aynı kalsaydı kısmına çaat diye çarpıp kalıyorum. çünkü böyle bir yetiyi gerçekleştirmekteki en büyük amaç benim için, girdiğim bedenin sahibinin dünya algısının, etrafındakilere bakışının nasıl olduğunu keşfetmek olurdu. ama maalesef beynimiz de bizimle geliyormuş oradan yattık.

bir de şimdi bir gün için gireceğim o bedenin içine animallah ya olur da çok seversem? sonra kendi bedenim bana sürgün sayılırsa ne olacak?

bir de klasik erkek geyiği geliyor akla ilk. ben kız olsam kesin orospu olurdum' dan tut, kevaşe olurdum - önüme gelene verirdim' e kadar. mümkün olduğunca o kafadan uzak örnekler bulmaya çalıştım.



ola ki tüm bunları göze aldım diyelim;

-victoria beckham olup, o topukluların üstünde nasıl yürüdüğüme bakarım.
-lady gaga olup et elbisenin vücuttaki hissine bakarım.
-ebru şallı olup, tüm ekranların önünde yıllardır fava yemekten beynim baklaya dönüştü dedikten sonra bir lahmacunu mideye indiririm.
-gülben ergen olup, şöhret uğruna o mikro pipili adamla yattığıma ben de inanamıyorum şeklinde demeç veririm.
-hande yener olup, kemal doğulu' ya ve sinan akçıl'a siktiri çekerim ve üstüne mete özgencil' e koşup bokunu yiyeyim tekrar bana şarkı yap derim.
-şebnem ferah olup, elektronik müzikle sesimin nasıl gittiğini çok merak ettiğimi ve benimle çalışmak isteyen müzisyenler varsa iletişim kurmak istediğimi söylerim.
-seda sayan olup, evet ben bir AT' ım açıklamasını yaparım.
-sibel can olup, son yedi yılda 176 kilo verdiğim yönündeki söylentiler tamamen safsata derim.
-madonna olup, milyon dolarların içinde olmama rağmen pirinç lapası yemek zorunda olmak nasıl bir şey bakarım.
-marilyn monroe olup, genç kızlara ne olur peşimi rahat bırakın sadece kendiniz olmayı deneyin tavsiyesinde bulunurdum.
-kim kardashian olup, bu kadar gerizekalı olmama rağmen götümün peşinden gelen beyinsiz erkeklerin s*ke sürülecek aklı yoktur derim.
-heidi klum olup, seal' ın gerçekten kalbi o kadar güzel miymiş o değilse neyini seviyormuş diye bakarım.
-melis birkan olup, ne yapsam üstümdeki kezbanlıktan kurtulamıyorum şeklinde açıklama yaparım.

-january jones olup kendime ilan-ı aşk ederim. aka ka ka

9/12/2011

bi dakka, sen öss' de kaç yapmıştın

2

 selam bilöğgğgh
-şükür kavuşturana mı desem?

-bu kumanda paneli falan ne olmuş anacım, eskiden dutluktu buralar demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

-neredesin oğlum sen diyen pompiktolar hepiniz çok bebişsiniz ( hatta bebish-siniz). neredeyim dersen, aslında biraz ayda üç yazı yayınlayarak bin beş yüz doksan kişi tarafından takip edilen bloglar gibi olayım dedim ondan yazmıyorum. desem de inanma. en fazla şakacı haberciliğe inandığın kadar inan. sadece internetsizdim. yoksa bu bilöğgğgh torba değil ki büzeyim?

-bu kadar girizgah kafi, anlatacak çok şey var. şu kadar sürede aklıma takılan -çok gereklilermişçesine- bir sürü şey oldu tabisi de.

-çok şey anlatacağım aslında ama, hiçbirisi türkçe dublajlı dexter kadar derin yaralar açmadı ruhumda. o neymiş gadın anam? zamanında bir türkçe dublajlı prison break macerasına girişen startv adeta hız kesmemiş, durmak yok yola devam demiş. demiş de kör olasıymış gulaklaam, evlat diyesiymiş dilleeem. derken evet dexter. farkındaysan yazmaya dilim varmıyor. bir nevi kirlenmiş genç kız gibiyim. o tiz sesli dexter' ı duyduğumdan beri derbeder oldum. elimde siyah bir taş, onu bebeğim sanıyorum arada. oturdum ciddi ciddi bir süre izledim. gerçekten o dublajı yapan insanlarla empati kurmaya çalıştım. hangi şartlar altında o seslerin, onlara  bize yansıttıkları türkçe dublajdaki gibi geldiğini algılamaya çalıştım. ama neresinden tutsam elimde kaldı. sonra bir ara acaba diğer insanlara gayet düzgün geliyor mudur paranoyası da yapmadım değil, ama yok. sanmıyorum.

-biz biraz manyak olduk. evet. lie to me diye bir dizi var. belki duymuşsundur. o dizi ben ve çevremi manyak etti. bir ara lie to me izleyeceğiz diye sabahladığımız oldu. bir tane psikopat başrol var. biraz house kafası. ölümüne karizma, inadına isyan. vücut dilini çözmüş bitirmiş abi. biz giderken o dönmüş çoktan. vücut dili okuyarak çözülemeyen davaları falan çözüyor. sen de bunları izlerken manyak oluyorsun. karşındaki konuşurken oha gözlerini devirdi, yok dudağının altındaki 21c kasını oynattı kesin yalan söylüyor tribine falan giriyorsun. kanal diziyi iptal etmiş ama, 3 sezon da izlemek için kafi diyorum. cananların canıdır. öneriyorum, önerdim.

-bugün çok ilginç bir şey oldu. bunu anlatmadan önce şu ön girişi yapmam lazım. benim yıllardır aradığım bir film vardı. salo or 120 days of sodom diye. nette falan da bulamıyordum. sonra geçende kadıköy' de barlar sokağındaki dvdcide buldum. rabbime şükrettim. çok hevesliyim ama neler neler duymuşum film hakkında. ve ikimiz arasında ara ara aklıma gelişleri ile bir 2-3 yıllık mazi var. neyse sonra izledik. allah yarabbi. o dvd player dile gelecekti çıkarın bunu benim içimden diye. antichrist veya pink flamingos' tan daha rahatsız edici bir film izler miyim bilmiyorum derken salo 1. sıradan giriş yaptı listeye. bir takım sahnelerde ekrana bakamadım. ki ben hostel olsun, testereler olsun rahat izlemiş insanım. neyse böyle ruh hastası ağır sistem eleştirileri içeren filmleri izlemekten hoşlanıyorsanız mutlaka izleyin gibi bir düz yorumla geçiştirip asıl demek istediğim noktaya  geleceğim. bu olanların ardından ben bugün uykusuz aldım. bir de ne göreyim, umut sarıkaya tesadüfi şekilde bu hafta izlediğim 76 yapımı filme dair bir karikatür çizmiş. filmin uyarlandığı kitabın yazarı sad da karikatürün başlığı. çok acayip geldi.
dergiyi okuyacaklara daha çok hitap edecek alıntı; "çabuk çorabımı çıkarın ve ayağıma sıçın"

- kfc yedikten sonra pişman olmayan bir insan dahi tanımıyorum. arada bir aklıma düşüyor, ne de güzel onun o çıtır çıtır soslu tavukları hadi söyleyeyim çok çok söyleyeyim deli gibi yiyeyim diyorum. ve her seferinde yaklaşık yarısında, bön bür doho tovuk yömücem diyorum. işte öyle bir şey.

-dün bir basketbol maçında spiker, ben 19 yaşın üstündekilere genç yetenek demiyorum dedi. sporcu olsalar genç yetenek sayılmayacak yaşta olan 88' li dedeler ve nineler, merhaba!

-fakat alişan' ın beyrut' ta klip çekmesi?! önce takılacağımız konu, alişan' ın da yönetmenlik koltuğuna oturması. allah vermeye, mahsun abisine özenip de filmlere geçiş yaparsa yandık. öte yandan alişan' ın çok zengin bir insan olması arada beni kıl ediyor. arada.

-mahsun, 18 mart' ı anlatan film çekiyormuş ve tam emin olmamakla birlikte üç yıl sonrasına toplam 300 salon kapatmış. taktiğe bakıp ders olarak okutulsun bence. milyonlar da milyonlar izletecek. yaşlılık hikayesi anlatmaya çalışırken 36 sosyal mesaj, doğu sorunu anlatmaya çalışırken 54 mesaj verdiği filmlerinin devamında 18 mart' ı kaç mesajla anlatacak havsalam almıyor.

-beyonce sonunda 30 yaşında. hiç olmayacak gibi değil miydi?

-film izlerken en büyük korkum ne biliyor musun? asıl karakterin filmin sonunda şizofren çıkması. böyle bir şey gerçekleşince o kadar enerjim düşüyor ki, filmi beğenmiş olsam bile o vakitten sonra imkanı yok bir daha sevemiyorum. son dönem filmlerinde yapılıyorsa hele artık? hepsine kocaman bir PARDON DA çekiyorum önce. asıl sıkıntı benim sonradan izlediğim daha eski yapımlı bu işin hakkını veren filmlerde. misal american psycho. hayır hayır yapma hayır yapma derken kurtaramadık. gitti dağ gibi film.


-elbise askısı deyip de geçme. çok mühim bir detaydır elbise askısı. adamı vezir de eder rezil de. hele o kenarları pıtpıtlı yükselmiş ya da alçalmış metal askılar yok mu? gördüğüm yerde tüm enerjimi emer. onun üzerine asılmış biraz da esnek kumaşlı bir üstünüzü hayal edin. o pıtpıt yükselen kenar kasisleri nasıl de çıkıntı yapar tişörtte. aman.


-kültür fizik hareketleri. neden kültürmüş o bilemedim.

-mimarlık, tabldotta yenebilecek bir yemek için porselen tabak yapmaktır dedi bir inşaat mühendisi. nedir bu inşaat mühendislerinin bizimle alıp veremedikleri? hele ki biz onların uzmanlığına karşı asla böyle duygular beslemezken, bambaşka bir disiplin olduğunun farkındayken. ben de dedim ki, insanlar o yemek tabldotta yenebiliyor diye, neden porselende yemekten mahrum olsunlar ki? dün de başka bir mühendis mesleğimle ilgili yüzüme baka baka atıp tuttu. manyak mısınız kardeşim? herkes işine baksın. geçmiş karşıma mimarlık aslında yetenek sınavıyla öğrenci alması gereken bir branş diyor. bu kadar uzak olduğun bir alan hakkında atıp tutma kafası da neymiş, bilemedim.

bunun bir adım ötesi ise, sen öss' de kaç yapmıştın diyen insan. yaşıtları ile birlikte üniversiteden mezun olmuşken hem de. herkes bambaşka hayatlara yönelmiş, olan olmuş, hala ben tekim kafası. onun madalyasını yıllar önce takmamışlar mıydı zaten? ziynet sali' den alıntılıyorum bu kafa haline; herkes evine.




- logosu yüzünden yıllarca, disney' i; disnep diye yazılıyor ama disney diye okunuyor sandım. alacağın olsun walt. o nasıl y öyle.



-öyle işte bilöğgğgh.
sevgiler.

8/19/2011

nur ve yıldırım, cemil ve cengiz, benim vuruşlarım benim vuruşlarım

6

selam bilöğgğgh

-dün batukan' la konuşurken, mutfak eşyaları ile ilgili yaşadığı bir anısını bana anlattı. dinlerken ağzımdan burnumdan havyarlar geldi çünkü tamı tamına aynı hissiyatı yaşadığımı öğrenmiş oldum. tam bilöğgğgh' luk olan bu düşünce sistemi burada da yerini alsın. şimdi diyelim bir takım mutfak gereçlerini kullandınız, ama en çok kullanılanlardan bahsediyorum. işte efendime söyleyeyim tabaklar olur, bardaklar olur, çatal-kaşıklar falan gibi. bunlar yıkandığı zaman, kuruduklarında dolaplarındaki yerlere yerleştirmek gerekiyor hani. ama yerlerinde de sizin son seferde kullanmadığınız kardeşleri duruyor. siz en son kullanılanları temizleyip kullanılmayanların üstüne koyunca onları, tekrar bir tabak alacağınızda yine en üsttekini almış oluyorsunuz. bu durumda ne oluyor? hem aynı tabakları, çatalları kullanmış oluyorsunuz. özellikle de kalabalık bir aile değilseniz. işte biz böyle durumlarda, kullanılmamış olanları kaldırıp yeni yıkananları aşağıya aldıktan sonra, eskileri üste koyuyormuşuz ki devir daim olsun.

-bir günümü size anlatmak istiyorum. kalkınca çocuklar duymasın eşliğinde kahvaltı ediyorum. sonra o bitince doktorlar eşliğinde keyif kısmı, o biterken tam hüzünlenecek gibi oluyorum ama bu sefer de akasya durağı' nın başlayacak olması yüreğime su serpiyor. akasya durağı' nı izlerken de arkasından arka sokaklar' ın geleceği garantisi ile huzur doluyorum. sonra işte yine yemekti falandı derken doktorlar yeniden başlıyor, günlermiz geçiyor iyi gün saya saya.

-geçenlerde haberdar olduğum bir site sayesinde le corbusier ile einstein' ın beraber çekildikleri bir fotoğrafa denk geldim.o günden beri de ara ara şaşırıyorum. bu iki insanın tanışık olması hatta fotoğraf çektirecek samimiyette olması falan çok acayip bir his yaratıyor bünyemde. tıpkı ibrahim tatlıses' in başbakana mesaj atıp çok karizmatiksiniz demesi -daha doğrusu birbirlerinde cep telefonlarının olması- gibi. bu ikiliye çok şaşırmak için biraz tasarım/ mimarlık dünyasının içinde olmak lazım aslında. bunun dışında kaç kişi le corbusier' ı duymuştur bilmiyorum ama kendisi aşmış bir mimardır. bu iki insanın aynı karede olması benim için, -adeta- ilkokuldan bir arkadaşımla benimle aynı üniversiteden olan ve alakasız bir şekilde tanıdığım -hazırlık sınıfından falan, sonra da hiç görüşmediğimiz- bir insanla kanka olduklarını boy boy fotoğraflarını facebook' ta görüp öğrenmem gibi.

-yabancı şarkılarda çok ünlü insanların özellikle modacıların isimlerinin geçirilmesi sevgisi var ya. my humps' taki  dolce and gabbana, fendi and andona ya da madonna' nın vogue' un saydığı bir sürü isim gibi. türkiye' de öyle bir şarkı yapılsa diyorum. o şarkıyı da çok büyük ihtimalle atiye yapar gibi bir his doğuyor içime. sözleri de nur ve yıldırım, cemil ve cengiz şeklinde olsa, çok acayip olmaz mı?

-türk filmleri izleme zincirimin son ayağında ses filmini izledim. filmlere alternatif isimler bulma köşemde filmin adını "e o kendisi işte" koydum. izlerseniz aslında bu cümlenin büyük bir spoiler olduğunu fark edeceksiniz. bu filmle ilgili bir kaç şey söylemek gerekirse, mehmet günsur' u ilk kez bir rolde beğenmedim. oyunculuğu değil ama kast doğru gibi gelmedi bana. o çok naif adamın ağzına o küfürlerin fazla geldiğini düşünmüş de olabilirim. bir de serra yılmaz mevzusu var. aslında sarma afişi de oradan çıktı. filmi izliyorduk ve bilin bakalım ne oldu? tabi ki de serra yılmaz süt anne rolünde karşıma çıktı. daha önce hiçbir yerde izlememiş olsam bu rolüne büyük ihtimalle bayılırdım. ama ön yargım var artık bir kere, üstte einstein falan da demişken atom kadar zor hani parçalamak. hayır türk filmlerinde böyle bir kontenjan mı açıldı? devlet kurumlarındaki engelli kontenjanı gibi. neyse sevenler çok daha fazla konuşamiyciğm. son olarak ise filmin jeneriği çok ama çok başarılıydı bana göre. hatta filmin en başarılı yanıydı diyebilirim.

- son olarak, reklamlardaki özellikle de yoğurt reklamlarındaki çoğu yemek görüntü olarak korkunç oluyor bence. hani sözde onların insanı cezbetmesi lazım ama beni bilhassa itiyor. bu reklamlardaki en korktuğum yiyecek ise kabak dolması. yatılı kalmanın bir getirisidir belki bilmiyorum ama o boru gibi kabakların içlerine tıka basa doldurulmuş kıyma görüntüsünü gördüğüm anda tüm enerjim çekiliyor. yapmayın etmeyin şu dolmalara kıyma koymayın, dolma-sarma bunlar zeytinyağı ile güzel. börekler de bir değişik gibi oluyor, bilemiyorum.

8/15/2011

en başarılı yabancı dizi jenerikleri

4

10- friends
aslında bu listeyi oluştururken düşündüğüm açılışa (görsel doyuruculuk bakımından) tam uygun olmasa da, arkasından friends' i izleyeceğimizin habercisi olan bu jeneriği 10. sıraya koymakta bir beis görmüyorum.

+not, friends jeneriklerin yıllar içinde hep değişkenlik göstermesi bakımından, aslında koymak istediğim versiyonu what could have been bölümlerininki idi. paylaşımcı, embed olayını engellemiş.o yüzden link veriyorum.

9- shameless us

en küçüklerinin klozetti karıştırdığı fırça ile dişlerini fırçalaması bu dizinin çok net bir özeti değil mi?


8- nurse jackie


nurse jackie jeneriğini daha önce de vurgulamıştım. minimalist duruşu çok başarılı. yalnız 3. sezondaki bariz düşüş daha yukarılarda olmasını biraz engelledi gözümde.



7- house md

bunun jeneriğini sevmemin en büyük etkeni kuşkusuz massive attack. hani dizi başladığında bir vakayı görüyoruz ve can alıcı bir yerde görüntü gidiyor ve teardrop giriyor ya, işte orada her seferinde içim bir hoş oluyor benim. nehirli mehirli kısımları olmasa daha üstlere oynayabilir. oraları beni itiyor nedense.


6- game of thrones
işte bu ve daha üsttekiler görsel açıdan beni mest edenler. bu jenerikte en başarılı bulduğum anlatım ise küçük modellerin yükselmesinin ve gelişmesininin 3 boyutlu olarak gösterilmesi.



5- nip/ tuck
"make me beautiful" . bu diziyi benim için vazgeçilmez yapan şeylerden biri olan görselliğinin en güzel kanıtı da bu jenerik. plastikliğin mankenlerle anlatılıyor olması ve baştaki mankenin parmağının bir anlığına hareketi. alt okuma yap okuyabildiğin kadar.
yine embed kodunu bulamadım. link


4- dexter
o yumurtadan canı istemeyen var mı aranızda?
kanın, her türlü çağrışımla kullanılışı ve dexter' ın az pişmiş eti ağzına atışı; portakalın kan portakalı oluşu ve portakalın suları fışkıracak şekilde kesilişi.


3- six feet under
bilöğgğgh' u bayadır takip edenler bir şekilde bu diziyi bir yere mutlaka tıkıştırıyor diye düşünmeye başlamış olabilirler ama 3. sıraya koyuyorum ki objektif olduğum anlaşılsın hım hım.


2- true blood
böcek kapan bitkiyi ve kurtlanan tilkiyi bile bana zevkle izlettiyor bu açılış. bu 10 jenerik içinde de en başarılı müziğe ( jace everett - bad things) sahip bana göre. bir şarkı ancak bu kadar afrodizyak olabilir. çürüyen hayvan falan izletirken içini gıcıklandırmayı başaramazdı aksi halde. alan ball' ın bir sonraki dizisinde bir öncesini aratmaması ( sadece jenerik için konuşuyorum) da kendisine saygımı arttırıyor.


1- carnivale
bir liste yaptığımda hülya avşar' ın şampiyon belli ikinci kim lafını etmeden duramam. daha önce de söylemiştim tadında ukalalık çok seksi bir şey.
carnivale' a gelince, evet yine hbo şaşırdınız mı? bu işin bir formülü varsa, onlara sormak lazım. alt metin okumalarına doymak istiyorsanız jenerikten başlayarak carnivale' a girişin derim. buhran yıllarında geçen dizide en sevdiğim şey tarotun kullanımı. kartlardan görüntülere geçişler, geçilen görüntülerdeki ve müzikteki hüzün, dönemi ve hatta son dönem insanlık tarihini yansıtışı çok başarılı. ileri almadan her seferinde izliyorsam, benim için bir jenerik çok başarılı demektir.



8/14/2011

bile bile lades

0

herkes telefon melodisi güzel olsun ister. o melodi ile farkını ortaya koymaya çalışmayan yoktur zannımca.  ama benim gibi telefondan zerre haz etmiyorsan, melodi işini de zorlamayacaksın. ben telefonu sürekli titreşimde olan insanım, yalnız bu durum telefonu hiçbir zaman duymamam( acaba) olarak meyvesini verince, evde olduğum zamanlarda sesini açmaya yöneltti beni. e bu durumda da, nokia tune kullanacak halim de yok değil mi? böyle derken telefonum nokia bile değil ama metaforu anladığınızdan adım gibi eminim bilöğgğgh-severler. hepinizin ne kadar cin gibi olduğundan bahsetmeme gerek bile yok. bu noktada devreye işte o müthiş sıkıntı giriyor. telefon melodisine uygun şarkı bulmak.
açmazsan ve karşıdaki de sen açana kadar yılmazsa telefonun çalma süresi yaklaşık 30 saniye. benim obsesyonlarım çerçevesinde düşünülürse, bu durum melodi olabilecek şarkının ilk otuz saniyesinde söz girmiyor olması gerekir. sözlü telefon melodisi kaldırmaz yüreciğim.
muse' un undisclosed desires şarkısı bu olumsuzluğu bünyesinde barındırsa da bir telefon melodisinden tam olarak beklediğim şeylere sahipti. can alıcı ve sakin melodi. bu sebeple yirminci saniyede söz girmesini göz ardı ettim. zaten açacaksam o zamana kadar duymuş olurum ben o telefonu falan diye de kendimi ikna ettim. ama şu an geldiğim noktada bu şarkıyı da kaybettim. tıpkı daha öncekiler gibi. asla normal bir zamanda dinleyemiyorum. ölümüne soğudum şarkıdan.
aslında bunun tek bir tanımı var; bile bile lades.

8/12/2011

çoluk çocuk bekliyoruz

3

"3d gözlüğünüzün yanında şeftali suyunu ısrarla isteyiniz" hıncal uluç
"filmde yarım saat karşılıklı sarma yenen, son derece durağan, sahnede iki usta oyuncu karşılıklı döktürürken siz sıkım sıkım sıkılıyorsunuz. hayatın kendisi de böyle bir şey değil mi zaten.." atilla dorsay
"sizi bilmem ama şimdi düşününce ben, belki de haklılardı diyorum" ömür gedik

8/07/2011

0





8/06/2011

2009 kaldır 9 ile 0' ları ne kaldı

2

bilöğgğgh, insanın sevdiğinden nefret etmesi ile nefret ettiğini sevmesi arasında geçen bir zihin oyunu derken; 2 yıl geride kalmış.
dedim madem boşum, neden bir best of yapmıyorum? oturdum ayıklamaya çalıştım ama hepsi benim çocuğum gibi klişesi yakamı bırakmadı. tüm ucuz popçulardan özür diliyorum, meğer hepsi haklıymış. başlangıçta bu da güzel bu da derken 86 tane yazı seçmişim. bu gidişle nostalji 12' ye kadar dizginlenemeyen muazzez ersoy' dan bir farkım kalmaz diye diye azaltmaya çalıştım ve ancak bu kadar eleyebildim.

8/04/2011

son single; yıldız tilbe - oynama (a.k.a oduna da gül gibi bakmam)

3


mademki lady gaga' nın kliplerini irdeliyoruz neden yıldız tilbe' ninkileri de irdelemeyelim ki dedim ve; yıldız' ın son eserini ve klibini masaya yatırdım. öncelikle dream theather şarkılarında 10 kez ritm değişiyor diye ayılıp bayılan türk gençliğinin bir de bu şarkıya kulak vermelerini rica ediyorum. şarkıda kaç kere ritm değişiyor ben sayamadım. bazıları bu şarkıdan belki de üç şarkı çıkarır ama yıldız adeta tükenmeyen bir kaynak olduğu için hoyratça bir şarkı olarak kullanmış bu cevheri. şarkı son dönemlerin popüler tekniği olan auto tune ile başlıyor. yıldız albüm öncesi röportajlarında da özellikle kanye west( özellikle 80s & heartbreak albümünden) ' ten çok etkilendiğini özellikle vurgulamıştı. şarkının içinde geçen "...gözlerinin cayır cayır yangınında" konsepti bize klipte yangın merdiveni ( şu okullarda bulunan ve üstünde her bir kovaya bir harf düşecek şekilde YANGIN yazanlardan) olarak dönüyor ve klibin ana mekanına dönüşüyor; ama tabi ki bu alt metin okumasını yapmak için yıldız' ı delikanlım'dan beri takip ediyor olmak lazım ( bazı sonradan fanlar bilemez) . "ben bir melektim, aşkta çok bebektim çok" kısmında yıldız modern insanın aşk çıkmazını en iyi şeklinde sorgularken üstüne gelen -tokat gibi ritmiyle- be-nim sap-lan-tım tek bir aşk bizi şöyle bir silkeliyor. akabinde gelen balerin ise black swan' a saygı duruşunda bulunurken, aslında hepimizin içinde kara kuğular yok mu ki? sorusunu düşünmeye itiyor bizi. nakaratta geçen oynama sözünün olduğu kısımlarda bir dansözün göbek atması ise, serdar ortaç' ın binlerce dansöz var tadındaki kara mizah anlayışını yakalamaya çalışmış. başarmış mı derseniz sizi bilemem ama bence başarmış. son olarak eklemek gerekirse; yıldız yine doğal, kendi seçtiği kıyafetler içinde çok şık ve hepiniz kabul edersiniz ki bu kadına dans etmek çok yakışıyor.

ilk günkü gibi hiçbirimize gül bahçesi vadetmeyen yıldız yoluna, oduna gül muamelesi yapmamak gerektiğini vurgulayarak devam ediyor.

8/02/2011

ibo show' da tekno yapan hande yener gibiyim

3

yıllardır erteleye erteleye bir hal olduğum ehliyet kursuna bıçak kemiğe dayanınca yazıldım. etrafımdakiler, sizi artık "bak hala almadın şu ehliyeti artık çok zorlaşçakmış, stajyer oluncakmış bak" demenin zevkinden mahrum ediyorum, üzgünüm. benim açımdan asıl durum, tüm arkadaşlarım kursa hiç gitmeden ehliyetlerini almışken,  babamın sanki dünyada en çok istediği şey benim düzenli olarak bu kursa gitmemmiş gibi davranması. dedim, seni mi kıracağım ya dedim kalktım gittim ben de.
insanlar askerlik anılarını anlatır ya ballandıra ballandıra, ben sırf bu kursta hissettiklerimi anlatsam "bir yabancılaşma hikayesi" konulu tez yazarım. hatta sanırım belki de sırf bu yüzden devam edeceğim. o değil de, ben ömrümde hiç, bir ortamda kendime ve ortama bu denli yabancılaşmamıştım. tam bir alienation örneği. böyle diyeyim de kendini yabancı dilde daha iyi ifade edebilenlerdenmiş gibi olayım. böyle ortamda bir espriler, bir şakalar dönüyor; hoca atıyor pası ehliyet ahalisi atıyor golü, bazen tam tersi oluyor. ellerindeki hayali disko topunu birbirlerine atarak eğlenen disko insanı gibi. güldükçe gülüyorlar coştukça coşuyorlar benim verebildiğim en tepki the big bang theory' den sheldon' un gülmesi kadar. tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de ara olunca hoca beni "hiç sesin çıkmadı, anlamadın mı?" diye rencide etmez mi? allahtan yengeç.. kabuk.. falan hallettik olayı da salon erkeği çizgimden çıkmadım. yoksa, diğer acarlardan olsam daha mı mutlu olacaktın beöö diye çemkirmesini de bilirdim hani.

devamında, öncesinde yirmi yaşında olduğunu söyleyen çocuğun on iki yıldır araba kullandığını ve hiç polise yakalanmadığını iddia etmesi yetmezmiş gibi, ehliyet kursunda oturan dört çocuk annesi kadının araba kullanırken polisin çevirip ehliyet sormasına ve ceza yazmasına çok sinir olduğunu cıkcıklar eşliğinde ısrarla vurgulaması ve ders anlatan adamın, içkiliyken polise yakalanırsanız oyalanın ve üflemeyi reddedin hastaneye gittiğinizde kan testinde elli promil çıkmayacak bile şeklinde verdiği akıllar derken bir bakmışım üstümde bir mayokini belirmiş, ayağımda topuklular " kavga etmez sever beni romiyo, romüyo, romeyo, romiyo" tüm kurs, göbekli teyzeler klimacı amca suzan kardeş alkış kıyamet..

8/01/2011

hep beraber kemoterapiye

0

19- çok bronz şezlongcu çocuk

onları hepiniz tanıyorsunuz bilöğgğgh severler. tahmin edersiniz ki onlardan çekinmemem kaçınılmaz. onları gittiğiniz herhangi bir plajda bulmanız çok olası, çok mümkün. hatta sizin onları bulmanıza gerek bile yok, onlar zaten bu konuda yeterince ustalar. bence bu kişiler, işletmeciler tarafından nisan-mayıs gibi kampa alınıyorlar. öncül kural; müşteriye olabildiğince sıkıntı vermek. bu kuralın uygulama biçimi, plaja gelmiş tatilci insana pis bir sırıtma ile yanaşılır ve tüm konuşmanın konsepti o şezlonga illa oturulacağı ve parasınının da çatır çatır verileceği üzerinedir. zaten, o civciv sıcakta 7-24 üstsüz dura dura, cildi gönül yazar kıvamına gelmiş şezlongcu çocuğa karşı psikolojik olarak 1-0 geridesinizdir. her horoz kendi çöplüğünde öter ve buraların ağası odur. genelde kaslımsı olurlar ve vücutları ne kadar kararmışsa vücut kılları da o kadar sararmış olur. küçük çocuklarla iletişimleri iyidir ve su sporlarına hakimdirler ama; asla denize girmezler. bu denize girmeyişin altında inceden ' ben zaten doymuşum denize, ne gircem aağbi' mesajı vardır. arada doğuş' un düşünmeden uğra bana(uyan) klibindeki gibi artistik hareketler yaparak biz loser' lara karşı üstünlükleri perçinlerler.

ah çok bronzluk, sen nelere kadirsin.

7/24/2011

yapıcam. yapmıştım. allam yardım et

2

dün bahsettiğim şekilde bugün atarimi fotoğrafladım. ehe.
benim de atari başında delirmişliğim çoktur. hepimiz birer zehra betül değil miyiz zaten? sol alttaki ısırık izleri de o cinnet anlarından kalma, hıncımı kollardan çıkarırdım.

 bu tenis oyunu benim hayal gücümü ne zorlamıştır arkadaş. bu dandik görselli oyunlardaki tenisçiler, andre agassi mi olmadılar, pete sampras mı olmadılar, steffi graf mı olmadılar martina hingis, lindsay davenport mu olmadılar?
fakat bugün fotoğraf çekerken fark ettiğim üzere hakem koltuğunda tanıdık bir isim var; super mario!! inanılır gibi değil. mario gündüzleri prensesi kurtarırken, boş zamanlarında da o anları finanse edebilmek için hakemlik yapıyormuş meğer. bir nevi geceleri taksi çeken devlet memuru.
yaşasın televizyondan fotoğraf çekmek ve tüm camların yansımalarının tvnin içinde olması.

martina hingis' i de ne severdim tüm şımarıklığına rağmen.

kafamda deli sorular

0

harry potter' da gryffindor quidditch takım kaptanı oliver wood' u oynayan çocuğu nereden tanıyorum diye delirmek üzere iken, cashback filmindeki başrol oyuncusu olduğunu hatırlayıp rahat bir nefes aldım. artık yaşamaya devam edebilirim.

hayır, imdb diye bir şey var değil mi? niye çile çekiyorsam kendim hatırlamak için..

istersen şu insan kendisi.

7/23/2011

ben şakamı yaparken

0

selam bilöğgğgh;
-bence tatilde evde olmanın en güzel yanı, anneye " hani senin bir kurabiyen vardı.." diyip tarif etmeye geçmeden; annenin çoktan kulak memesi kıvamını tutturmuş olması.

-ben önceki yıllarda deniz konusunda çok sabırsız bir insandım ve genel olarak mayısta kömür kıvamına ulaşmış olurdum. şimdi bakıyorum şu gün olmuş hala denize ayağımı sokmadım. daha neler!

-harry potter bittiği ve dokuz yüz elli altı tane dizi izlemekten öeh geldiği için televizyon izliyorum bu aralar. kanallarda ise tam bir yarışma programı hegamonyası. öncelikle star tv' yi ne yaparlarsa yapsınlar hep ama hep o sönük beyaz florasan renginde kalmayı başardıkları için tebrik ediyorum. bence artık olmadıklarını kabul edip kendilerine yol verebilirler. o akademi türkiye' ye denk geldiğimde hayretler içinde izliyorum. ben ajda pekkan seven insanım. kendini ucuz popa vermiş olsa da onun vokal gücüne ve karizmasına hasta oluyorum fakat; o tv programındaki ucuzluğu ne olacak ajda' nın? bence bu konuda en doğrusunu tarkan yapıyor. -eğer kendi özel hayatlarında böylesine ucuz ise bu insanlar- mesafeli olsunlar halka. izliyorum diyelim bir yarışmacı performansını. diyorum ki allah seni bildiği gibi yapsın, ekran karşısında küçülüyorum koltuğun arkasına düşersem kurtulurum gibi hissediyorum ve diyorum ki bu sefer var ya çok pis gömecekler benim de yüreğimin yağları eriyecek. ama nerede?! ajda' nın ilk cümlesi " bir kere ben senin sesine hayranım.." olunca tansiyonum düşüyor desem abartıyor olmam, az önce soluk soluğa hep vasat bir tonda tüm şarkıyı katleden adama mı söylüyorsun bunu cidden diye elimi sokasım geliyor ekrandan. bir de artiz mektebi var. orada da -tamamen aynı sebeplerden dolayı- nurgül yeşilçay' ı kaybettim. bu konudaki arkadaş yorumu halk izlesin diye jüri üyelerinin beğeni seviyelerini düşürdüğü yönünde. ama ne bileyim bu yarışmalar önceki yıllarda da yapılırdı ve güzel sesli ya da yetenekli insanlar olurdu hep. aman tek derdim buymuş gibi. deli mi ne?!
ama şimdi kimse kusura bakmasın da, sen ajda pekkan' sın orada çıkıp tırt bir adama ben senin sesine hayranım diyemezsin. hanım hanım!

-işim gücüm yok ya şimdi benim ne kadar gereksiz iş varsa uğraşmalıyım o yüzden twitter' da geziyorum. bir baktım david lynch' in takip ettiği 35 kişiden biri de dr mehmet öz. vay be dedim. önce sarsılarak boşaldım. sonra da göz yaşlarına boğuldum. işte türkün gücü dedim. her sabah  kabuksuz 3 badem ve bir avuç fındığı, yeşil sebze suyu ile birlikte önere önere dünya starı olmak diye buna denir dedim. sonra saygı duruşunda istiklal marşını okudum. her zaman dediğim gibi ondan öğreneceğimiz çok şey var, ona inanmıyoruz ama onsuz da kalmıyoruz.

-bugün evde tam 17 yıl önce alınmış micro genius atarimi buldum ve süper mario oynadım. öyle hafife alınmasın, 2028' de bir çocuğun bazasında xbox' ını bulması ile aynı şey değil bu. bu gece sarılarak yatacağım kendisine. paylaşmaya hazır hissedersem kendimi, bir fotoğrafını bile koyabilirim bilöğgğgh hiç belli olmaz. kaseti çalışsın diye oturduğu yere bile üfledim. hey gidinin..

-böyle de bir şarkı var. resmen akıyor.