anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8/27/2014

almanya ardından 1

0

yazmayı unutmuşum. telefonun notlar kısmında yığınla not var. bazılarının ne anlama geldiğini bile bilmiyorum. asplund (sweden gibi mesela). bakıyorum bir okulmuş. yine çok mimar bir çocuğum diyorum. şu geçen 8 ayda o kadar fazla şey oldu ki yine yazmak istesem de nereden başlanır bilmiyorum. 
" metroda paris'te büyümüş ama fransızca çok bilmeyen danimarkalı (ama danca bilmeyen) bir çocuk yanınıza oturabilir miyim diye gelip bizimle muhabbet etti. almanya'da yaşıyor, çok iyi almanca ve ispanyolca biliyormuş. hayat ne garip.

0-5     yaş almanya
5-10   yaş danimarka
10-15 yaş fransa (marseeyyy)
15-     yaş almanya "

yazmışım notların birinde. tarih 10 mayıs 2014, saat 01:46. zil zurna sarhoşken bile çocuğun hikayesi o kadar ilginç gelmiş ki, zaman çizelgesi çıkarmışım. şimdi bakınca o kadar ilginç gelmiyor. almanya'da yaşarken çok yoğun bir şekilde yaşadığım -özellikle başlarda hiç aşamadığım- bir kıskançlık duygusu vardı. sonrasında yaşam standardına alışınca geride bıraktım. üstteki çocuğun hayatından sonra buradaki hayatlar daha bir kuru geldi belki de. buradaki insanların hayatını kuruluktan çıkaran şeylerin, rejim kaygısı, özgürlük kaygısı biraz daha doğuya gidince her gün bombalanma kaygısı falan olmasını düşününce özellikle.

bir gün yine türkiye'nin sorunlarından bahsederken isveç'li bir çocuk, anlattığımız şeyleri kafasında canlandıramadığını söylemişti. hayır hiç de aptal biri değildi. kafasında bizim uğraştığımız şeylerin yerinde duran büyük boşluk tam olarak kıskandığım şeyin tanımı belki de.

diğer bir notta isveç-fin hokey yazmışım.
ilk gittiğim zamanlar kış olimpiyatlarının en yoğun olduğu dönemdi. bir gün metroda isveçli bir çocukla fin bir kızın hokey rekabeti muhabbetlerinin ortasında kaldım. nasıl? kuzey avrupa refahını kokladınız mı. hokeyin bir grup insanın hayatının merkezinde olması abesle iştigal bence ama öyleymiş yani. isveç finalde kanada'ya kaybedince bir hafta depresyonda gezen bir isveçli'den yola çıkarak söylüyorum. daha önce blogda insanların meslek olarak hentbolcu olmayı nasıl seçtiklerini merak ettiğimi söylemiştim, bir insanın hayatının merkezinde hokey olması da buna benzer bir konsept.

insanlar çok uluslu bir ortamda yaşamaya başladıklarında muhabbet başlangıçta çok yüzeysel seyrediyor. italyanların "türk gibi sigara içmek" kalıbını kullandığını öğrenmek en ilginciydi. italyanlara cevabım ise la gazette della sport oldu çünkü italyanca söylenebilecek en güzel şey bence.


7/22/2012

nobody knows me

3

mdna tour kapsamında, nobody knows me' nin arka planında gösterilen bu görseller, izlediğim en estetik protest görüntüler olabilir. konserdeyken hayvani basların da etkisiyle neredeyse kalbimi yerinden çıkaracak kadar beni sarsmıştı. hele ki bunca nefret söyleminin arasında çok daha bir anlamlı hale geliyor.


12/24/2011

kumkuat

1

bugün günü birlik, datça' ya gezmeye gittim. daha önceki seferlerde eski datça' ya gitmemiştim, büyük hataymış. orayı böyle katlayıp cebime atayım istedim o kadar güzel.
sonra da bahçesi fidanlık olan bir adamın evine girdik ve o mükemmel ötesi canlıyla tanışmam tam da o ana tekabül etti. dedim bu ne? dedi kumkuat. dedim bir daha söyle. mükemmel ferahlatıcılıkta olduğu iddia edilen meyve sularının reklamlarından bir sahne gibiydi.
işte o anda ağzıma bir kumkuat attım. böyle bir meyvenin varlığından haberdar olmayan tek insan evladı ben miymişim bilmiyorum ama bugüne kadar çok şey kaçırmışım. yediğim andan itibaren çizgi filmlerdeki gibi rengarenk kalpler havada uçuştu. erik büyüklüğünde minyatür portakalımsı, mandalinamsı bir meyve ve kabuklarıyla bütün bütün atıyorsun ağzına. diğer turunçların kabuğundaki alkolik acılık kesinlikle yok, bir de üstüne yedikten sonra bir süre nefesine güzel bir koku veriyor.

teşekkürler evren bize böyle bir meyve verdiğin için.

*günü birlik datça' ya gidilen bir hayata durup durup güldüğümü söylesem siz de hak verirsiniz bence.

9/21/2011

külahın dibini yemeyin

6

-ilkokulda sınıfımda but soyadlı bir kız vardı. bütün bir okul hayatı boyunca tavuk şakalarından kurtulamadı yavrum. halbuki ingilizcesini bilsek türkçesinden daha leş, haberimiz yokmuş. o zorluğu da lisede falan yaşamıştır artık. popolar kraliçesi. (tek t' si eksik, kabul ediver) büyük büyük büyük dedesi soy ad seçerken düşünmüş taşınmış, önce ileride ingilizcenin en geçerli dil olacağı gerçeğini öngörmüş sonra da; iki dilde anlamı olan bir isim seçmiş. yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal.

-yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal' ı söylerken sen de bir düşünüp tereddüt ediyorsun. itiraf et. o bıyık ile sakal karışıverecek gibi geliyor bana.

-bir dondurma aldım, nerelere gittim.

şimdi bence şöyle bir gerçek var, insanın açıkta satılan dondurmayı kapalı dondurmalara tercih etmeye başlaması resmen yaşlılık alameti. çocukken asla açık dondurma istemezdim, bana algida' mı verin ( bana lükslerimi verin) kafasındaydım. ama şimdi güzel yapan bir yer biliyorsam mutlaka açık dondurma alırım.


çocukken herkese denmiş bir şey miydi bu bilmiyorum ama; ben sübyanken bana dondurma külahının dibini yememem söylendi. pis oluyormuş. bu hususta olayı bir adım öteye taşıyıp, o külahların dibiyle kulak karıştırıyorlarmış ondan yeme diyen bile oldu.

şimdi hep beraber düşünelim. böyle bir ekmek kapısı var, bir takım insanlar o külahların dibini bir takım kulak içlerine sokmak üzere görevlendiriyorlar. maaş da en iyi ihtimalle, asgari ücret. ve iş görüşmesine gittin mi de illa ki esnek çalışma saatleri ibaresi ile karşılaşıyorsun. sonuçta bir sürü dondurma tüketilecek ve halk külah bekliyor. bir sonraki aşaması da charlie chaplin' in modern times'  ındaki gibi konveyör sistem. insanlar makineleşmiş bir şekilde bu işi yapıyorlar.

bugün dondurmamın sonunda bunları hayal ettim. bana bu uyarıyı yapan insan nasıl bir ruh hastasıysa - ya da dondurma külahının dibine nasıl bir nefret duyuyorsa- artık; çocuk aklımı nasıl zehirlemiş. hala izlerini taşıyorum.

-teşekkürler küçük yerleşim yerinde dondurmanın çok ucuz olması. istanbul' da istediğin gibi bir dondurma için bir topuna 4 lira falan vermen gerek. küçük yer öyle mi, 4 liraya dondurmaya doyarsın. ( merhaba benim içime, hayattaki tek arzusu okumaya istanbul' a gitmiş çocuğunun memlekete dönmesi olan anne kaçtı)

-dedim ki kestaneli ve karamelli olsun. karamel yok tiramisu var dedi. bir süre duraklayınca da tiramisu' yu bilmiyorum sanıp, neskafeli yani dedi. ben de PARDON DA, der gibi olup ok fine koy canıms dedim.

-bir tane PARDON DA butonu yaptırsam kendime diyorum, bu tip durumlarda çıkarı-çıkarıveririm.

-bu yazıyı okuyup da canı dondurma çekenler, merhaba.

-şimdi onun üstüne bir de su içmem lazım. ama kana kana içmem lazım. bir de bu hususta çok gıcık bir huyum var. çok susadıysam ve kocaman bir bardak su içeceksem onu parçalı bir şekilde içmek istemem. ne içtiğimin miktar olarak da farkına varmak isterim. o susama kafasını hayal et, ettin mi? o haldeyken tatmin olamayan bir insan mutsuz olur, bu konuda anlaşalım. o suyu bütüncül bir halde içmem lazım benim. o yüzden bardağın dibinde biraz su vardı, önce bunu bir iç dersen burnunu ganatmak geçer içimden.

-şimdi böyle zamanında okuduğun bilim dalları ile şakacıktan dalga geçme kafası vardır ya, diyelim suyun kaldırma kuvveti. abi sen koskoca gemi denizde yüz, bir de o kadar insan araba ile birlikte olacak şey değil falan diyende biri bana demesin mi, ya onun kanunu var canım işte kaldırma kuvveti falans. hıııı, evet ya tamam sustum. bu geyiğe ciddi cevap veren insan, ne olsun istiyorsun.. komiklikler şakalar ?

-beyaz t-shirt ya da beyaz gömleğin içine askılı atlet giyen erkek insan var. unfuckingbelievable. zaten t-shirt içine atlet giyme kafasını hiç anlayamadım da. teri alıyor diyene cevabım, atlet giydiğin için daha çok terliyorsun o ne olacak? olur.
ama dediğim durum çok fena. dedeye sahip çıkalım, özellikle beyaz t-shirt altına atlet giymeyelim.

-bizimkilerin yanına gelince sigara içmiyorum. işte tam bu döneme girince ciğerlerim ağrımaya başlıyor. vücudum yine olayı yanlış anlıyor.

-boya yaparken prizleri de umarsızca boyayan boyacının gamsızlığına sahip olursa bir insan ne gam kalır ne tasa.

- death cab for cutie = tatlişko için ölüm taksisi (denişik)

4/17/2011

yoksa keçe, sen mi geldin?

4

aslında hayatım ilginçlikten bu kadar uzakken, bazen etrafımda olanların bu denli ilginç olması neresinden baksan ilginç bir şey bence. dün kb' de yaşanan on dakikalık tuhaf bir anı anlatacağım. bir zamandır süre gelen hönönö çılgınlığının son ayağı dün gece yaşandı. şasemen' e tuvalete kadar eşlik ederken o muhabbete tanık olacağımı bilemezdim tabi. şasemen wc' den koparak çıktı. ya içeride bir kız çok çişi olduğu için yanındaki çocukla öpüşemediğini söyledi ben de koptum ya falan derken, kız da tuvaletten çıktı. biz onu görünce daha da kopunca tabi, ya bana mı kopuyorsunuz siz? diyerekten bizimle muhabbete daldı. yanında oturan iki çocuktan biriyle ( ki yan masamızda olmaları dolayısıyla görünen o işin sonu 3-some' a falan bile varabilirdi ) öpüşmemesi gerektiğinden bahsetmeye başladı. o iki saniyelik deli mi lan bu şokunu anlatır atlatmaz kızla baya bir süredir ahpapmışızcasına muhabbete başladık. tuvalet önündeyiz insanlar değişirken sabit biziz. kız çocukla öpüşmemesi gerektiğini anlatırken, bir yandan aslında gay olduğundan öte yandan da alerjilerinden bahsediyordu. şasemen neye alerjin var deyince, keçe' ye olduğunu söyledi. ( keçeye alerjisi olan insan ) alerji durumunu görsellerle desteklemeyi de ihtimal etmiyor,bilimum yerlerini teşhir de ediyordu. aslında gay olduğundan bahsederken ne oldu hiç bilmiyorum ama bir anda amerika' da yaşadıklarını anlatmaya başlaması ile redneck muhabbetine dalmamız gerçekleşti. amerikalıların ne kadar cahil olduklarından, kızların gay olduklarından haberleri olmadıklarından bu yüzden de lanet olsun ki hiçbir şey yaşayamadan döndüğünden dem vurdu. arada da yalnızca keçeye değil aynı zamanda çikolataya ve daha bir çok şeye alerjisi olduğundan görsel destekli olarak bahsetti. ve yine acil bir geçişle bana sen de gay'sin değil mi? diye sordu. hayda nereden çıkardın şimdi bunu demeden bir anda benim cinsel tercihim üzerinden ilerledi muhabbet. bir yandan da sürekli yanındaki arkadaşını öpmemesi gerektiğini vurguluyordu sürekli. her şey bok olacakmıştı öpüşürlürse. gay olduğumu bile bilmiyorlar derken hülya avşar' ın nefret filminde annesinden sarkastik bir tavırla bir de beni bakire sanıyor deyişini anımsattı bana. asıl ilginç olan benim gay olduğumu kabul etmiş hali ile yanındaki çocuğun ne kadar taş olduğuna destek olmam için bana attığı isterik bakışlardı. o arada telefon numaranı alayım mı senin dedi bir yandan ben aslında bir sürü kişinin numarasını alırım ama hiç aramam derken. o zaman amaç neydi? işte o kainatın gizemi. belki de dexter' ın öldürdüklerinden anı olarak sakladığı kan damlaları kafasında bir koleksiyondu, bilemeyiz. o sırada yanındaki çocuklar geldi ve onlar da muhabbete dahil oldular. machine' e gelmemiz konusunda ısrarcıydılar. söyledin mi onlara bi olduğunu diyordu bir yandan öpüşülmemesi gereken çocuk. kız, çocuklar ürkmesin diye öyle takılıyormuş meğerse. çünkü çocuklar ölümüne straight hatta homofobiklermiş. bir süre sonra çocukların gelmezlerle gelmesinler şeklinde gider yapması ama kızın hala ısrar etmesi, bizim bunu yalnızca bir freak show' muşçasına izlememiz ve son olarak kızın 18 yaşında olduğunu öğrenmemiz.. kızın sürekli lezbiyen olduğundan bahsetmesi ama bir yandan gay olduğumu düşündüğü benin telefon numaramı almaya çalışması, çocukların da -kızın iddiasına göre ölümüne straight hatta homofobik olan çocukların- da onlarla gitmemiz yönündeki ısrarı. neresinden baksan çılgındı.

2/25/2011

.

3

kuaföre gittiğim her seferden sayfalarca yazı yazabilirim. insan her seferinde aynı yabancılaşmayı yaşamaz ki arkadaşım.
eğer kuaför aynısında kendimi gördüğüm gibi görünüyorsam dostlarım bu acıyla daha fazla yaşayamayacağım, vurun beni. bana da yazık sonuçta.

dört yıldır aynı yerde tıraş oluyorum. adamla muhabbetimiz de oluştu. ama dört yıldır asla şaşmadan aynı soruları soruyor. ben de kendisine olan sevgimden aynı cümleleri tekrar tekrar kuruyorum.
-ne kadar kaldı okulun bitmesine?
-okul bitince memlekete dönecek misin?
-tatilde memlekete gittin mi?

okul bitince memlekete dönecek misin sorusundan itibaren ben olaydan kopuyorum tabi. o anda bir yükselme yaşıyorum. onun yaşadıklarını ve hayat algısını düşünüyorum bir süre. daha sonra da memlekete dönsem neler yaşarım acaba diye gülüyorum kendi kendime. ben bunları düşünürken o bir diğer klasik sorusunu patlatıyor.

-sizin bölüm dört yıllık mı?
buradan sonrası tamamen muğlaklaşıyor zaten. ah be beybi diyorum, gerçekten hiç umurunda değil, değil mi bu sorular? yoksa her seferinde aynı mantıksızlıklar silsilesini yaşamayız yoksa.

bugün ensesi istediğinden daha kısa kesilen bir adam, yaklaşık yarım saat boyunca ağlamaklı bir şekilde kuafördeki diğer çalışana trip attı. evet gerçekten yaptı. böyle gözleri dolu dolu oldu. ben mükemmöeğl döğilim dedi önce. ama abi ense bu da ya naptın dedi çok uzun süre. askere mi gidiyoruz be abiciğim dedi. nasıl insan içine çıkacağım böyle dedi. gören de saçları hayko cepkin stayla kestiler falan sanar.


sonrasında da kuaför çok uzun bir süre boyunca kaşlarımı almak konusunda elinde ip hazır bir şekilde ısrar etti. ben sevmem abi dedikçe hırslandı. çok kararlı olduğumu görünce gözleri doldu. dedim kedi canını mı kıracağım senin, al gitsin ayol dedim.


desem mutlu olacaktı yani resmen.

*friends sevenlere dip not: chandler' ın mükemmel bir şekilde kaş alabilmesi ne kadar güzel bir ayrıntıdır !

2/10/2011

vatı venya vavamik civava

3

-insanın büyüdüğünü anlaması, yemekte kola yerine ayranı tercih ettiği an gibi.

-bir de fastfood yerine, sulu yemek aradığını fark etmen.

-geçen gün ömrü hayatımda bir ilk yaşadım. annem babam ve ben, sinemada film izledik. bu durumun farkına varmam filmin arasına denk geldi. düşününce çok ilginç aslında. 22 yıldır hayattayım yani.

-sinemada ilk izlediğim film annemle gittiğim aslan kral' dı. o zaman milyonlarca problemin içinde boğuştuğumuz için, aslan kral(baba)' ın bufalo sürüsü altında kalıp da öldüğü sahnede ağlamıştık. ben o filmin nasıl bir etkisinde kaldıysam artık, günlerce açılış sahnesindeki şarkıyı ( vatı venya vavamik civava venya avva ) - evet gerçekten de buna çok yakın bir şekilde- kelimeleri popomdan uydurarak söyleyip herkesi bunaltmıştım. şimdi dinlediğimde de hala aynı şeyi duyuyorum gerçi.
 görselli hikaye kitapları, boyama kitapları, yap-bozları her şeylerini ama her şeyleri aldırmıştım. giriş sahnesini şimdi düşününce bile anbean hatırlıyorum.

6 yaşındayım, o karanlık salonda kocaman bir perdede böyle bir görüntü ve giren büyülü müzik. tüm hayvanların, kralın oğlunun selamlayışları.
buraya nereden geldim, bu aslan kral' a sonrasında ben bir de babamla gitmişim. filmin arasında babam söyledi.

-tam kadro gittiğimiz filmin eyvah eyvah 2 yerine başka bir şey olmasını tercih edebilirdim sanırım. buradan sonrası -spoiler-
bu film çok kukumsu ve pipimtrak olmuş. türkler, eğer ki yaptığı devam filmine 1. film + 2 adını koyuyorsa ben bundan sonra uzak duracağım o filmden. film ile ilgili her yerde sıcacık, iç ısıtıyor falan yazılmış ama bir filmden beklentim oh sıcacık yanıyoruz mis değil benim sanırım. ilk filmin sonrasında, tamamen ticari kaygılardan, son derece senaryo yoksunu ite kaka çekilmiş bir film olmuş. hele ispanyol karakterinin olduğu sahnelerde yemin ediyorum perdeye bakamadım ben utandım. ilk yarı bir nebze güldürüyor ama ikinci yarıda cidden senaryo namına bir şey yok. kızın kaçırılması, eşşek kadar -kendi mesleğine sahip bir insanın- baba zoruyla sevdiği adamdan uzağa gitmesi nedir allah aşkına? hele bu tip bir kararla bir devlet memurunun anında görevine memleketine devam edecek olması, hangi ülkede yaşıyoruz diye sorgulatıyor.

- secret diye bir şeyin var olduğu konusunda ısrarcı olan tüm insanlar. ben hep pozitif düşünüyorum ama herhangi bir durum içinde, murphy kanunları neden hep benim için işliyor bir cevap verebilirler mi acaba? hani, kendimi dinlemek için fas'a falan gitsem ( çölde çay kafası ), eminim ki kutup ayısı ile ateşli bir ilişki yaşarız.

-son olarak, tatil bitmesin diye iclal aydın duygusallığında makaleler kaleme alacağım yakında. öyle iyi geldi bu tatil.

2/03/2011

bir ciddi karnabahar

3

e boğulmuş tabi kabe orada.

-geçenlerde babamın dayısı ailesi ile birlikte misafirliğe geldi. dayı önceden koministken, şu anda hacı. benim için bu durum olayı çok ilgi çekici hala getirdi tabi. bir de bizim ailedekilerle bir araya geldiğimizde benimle mesleğim üzerine sohbet etme eğiliminde oluyorlar. yalnız konunun açılış konuşması, senin iç mimarlık mıydı dış mı? diye başlayınca benim bir omuzlarım çöküyor. ve bir yerden sonra muhabbet öyle bir tıkanıyor ki, o an orada azalarak bitmek istiyorum. şimdi bu dayı, yakın zamanda hacıya gidip geldiği için; mesleki konuşmanın içine kabe'ye yapılmış ve kabe'nin ruhani özelliğine turp sıktığını düşündükleri hoteller oldu.
benim için de ilginç bir deneyimdi. bir dış mimar olarak, kabe' nin masterplanı üzerine sohbet etmek.

-özellikle hafta sonları, kahvaltıda özenli bir şeyler hazırlayan insana puanım 10 kanka. böyle bir sevgi akışı daha olamaz içimden. evet benim kalbime giden yol midemden geçiyor. çok net. güzel ve özenli yemek yapan insanın çekiciliği çok başka. bonuslar adeta gözümün önünde uçuşuyor.

-yemekteyiz' den öğrendiğim bir şey varsa; o da türkiye'de her mahallede yemekten anlayan bir eş cinsel erkeğin yaşadığı gerçeğidir.

-şu an var ya çok pis inzivaya çekilmiş durumdayım. ilk haftayı da ekiyorum. itü'nün benden çaldığı yarı yıl tatillerinin acısını son yılda çıkarmaya karar verdim. gelsin filmler, gitsin diziler.

- coen brothers, wachowski brothers, mario bros çok sevdiğim kardeşler.

-öte yandan mario bros' daki, bros' un brothers' ın kısaltması olduğu gerçeğini öğrendiğim an yaşadığım aydınlanmayı mimari tasarımda düşünsel boyuta geçtiğimde bile yaşamadım.

-coen brothers son dönemde en sevdiğim kardeşler olsa da, a serious man' i sevemedim. tuz gibi bir şeyi eksikti filmin. bu adamların filmleri zaten karnabahar gibi. ya çok seversin ya da ağzına bile koymazsın. karnabaharı nasıl sıfır tuzla yemeyi hayal edemiyorsam, bu film de aynı şeyi hissettirdi. coen brothers, filmlerini yarıda bırakır - bir sona bağlamaz - çok da güzel bırakır ama bu sefer o yarım bırakış bile bir eksikti. baştaki efsane ile filmin ilişkisini hele hiç çözemedim.

-uzuuun uzuun film açıklamaları, dizi yorumlamaları,kitap açıklayışları yapan bloglara çok saygı duysam da, o enerjiyi nereden bulduklarını çok merak ediyorum. zira çok sevdiğim bir film hakkında bir yazı yazarken bile afakanlar basarken beni, papua yeni-gine' de çekilmiş, makedon bir yönetmenin buhranlarını anlatan 1.5 saatinde bir ineğin otlamasını izlediğimiz 8 saatlik film hakkında bile sayfalarca kritik yazan tüm bloggerların gözlerinden öpüyorum.

-bir de benim ucuzluğuma bakın, a serious man' i beğenmeyişimi ciddi ciddi tuzsuz karnabahar ile açıkladım. evet.

-karnabahara neden bu kadar takıldın dersen, akşam yemeğinde yoğurtlu mayonezli ilginçli bir salatasını yaptım. üstüne akşam yemeğine dedem de gelince, sofrada bir gerilim oluştu. zira benim yaptığım cins şeylere annem babam alışkınken, dedemin de bu olaya dahil olması ve kendisinin dangalaklığı ile meşhur olduğu gerçeği ile her an bir laf edebilir diye yürek erintisine sebep oldu. bu durumlarda babamın ara buluculuğu beni benden alıyor. normalde ben de yemem bunların yaptığı bu tür şeyleri ama bu güzel olmuş. diye diye yedi sağ olsun. buruk bir sevincin cümle tanımı olsa gerek.

-gerçekten gerilmek istiyorsanız, dedenizle birlikte laptop karşısına geçin. geçen gün antichrist izlerken bu denli gerilmedim. david lynch filmleri yanında chick flick kaldı.
uzunca bir süre arkamda ses çıkarmadan oturduktan sonra, burada insanlar birilerini buluyorlarmış nasıl oluyor o? o_O  diye sordu. ağlayarak içeri kaçtım.

-o değil de antichrist çok sağlam film olmamış mı. adamın içinden gelmiş. bir film çekeyim, bir kadının buhranlarını, şunların ağzına ağzına sıçarak anlatayım demiş. kadın kocasının bacağını çivi ile delsin sonra da klitorisini kessin hacı, arada bir de vajinasından yavrusu sarkan bir ceylan görünsün. gerilsin pezevenkler demiş. ve çok ama çok iyi başarmış. kalktığımda bacaklarım tutmuyordu resmen.

-son olarak, paylaştığı görseli kaydettirmeyen tüm internet siteleri evlerine gidebilir mi? teşekkürler.

1/18/2011

boş mesaj

2

geçende aklıma durduk yere bir anı geldi. lisedeyiz. lise 2'de uzun süren bir yalnızlık dönemim olmuştu. bunun üstüne seferber olan arkadaşlarımdan birisi beni ju-judsu kursundan bir arkadaşıyla tanıştırmak istedi. evet ju-judsu. çok iyi olursunuz bence falan diyordu. ben de -adeta bir manyak gibi- kabul ettim bunu. bir cumartesi günü, bir barda arkadaşların konserinde tanışacağız. burası çok önemli, çünkü fark ettiysen -hepimizin de bildiği gibi -  olabilecek en doğru tanışma yeri karanlık ve gürültülü bir bardır. neyse ben arkadaşımdan biraz taktikler alıyorum şunları sever bunları sevmez falan diyor ben de dikkat edeceğim falan.

şimdi düşündüm de lisede gündüz bara konsere gitmek diye bir kavram vardı yahu. allahım bu ne çılgınlık. hiç eser kalmadı onlardan. neyse hazırlandık ettik gidiyoruz. ben o zaman komikli genç t-shirtleri giyiyorum falan, altında bir kot onun altında da converse. sonra barda tanıştık, ama bar nasıl gürültülü nasıl kalabalık of. biz asla birbirimizi duyamıyoruz en sonunda telefon ekranından konuşmaya başladık. ama ben kızı görür görmez hemen dedim cıks olmaz hacı dedim ama arada da arkadaşım var en azından o gün idare etmem lazım. bu sırada okul tarihindeki en büyük olaylardan biri oluyor ve iki kız alt katta sevişiyorlar adeta. tüm bunlarla birlikte ben de içtikçe içiyorum. sonra konser mi bitti sıkıldık mı artık ne olduysa çıktık biz.

anam çıkmamla birlikte bir de ne fark edeyim, adeta ayakta zor duruyorum. saat öğlen 4 falan bu sırada. müsaadenle bu olayda en çok bu noktaya şaşırıyorum. sonra dendi ki kahve içelim. meşhur bahane'ye gittik ve girişte sola oturduk ve çember oluşturacak şekilde bir oturma düzenindeyiz. ben kesinlikle kendimde değilim ve o sırada türk kahveleri geldi. ortam kız isteme merasiminden farksız. gözlerimi kocaman kocaman açıp idrak etmeye çalışıyorum. allahın emri peygamberin.. o gün bir şekilde bitti.

ben pek istekli olmadığım için bir şey yazmadım sonrasında ama o mesaj yollamaya devam etti. sonrasında baktı ki pek oralı değilim. başladı çirkinleşmeye. BEN KENDİMİ GÜZEL BULUYORUM TAAM MI? sen beğenmemiş olabilirsin ama öyle yani çok da talibim çıkıyor falan. bu duruma getirince olayı ben cevap atmayı tamamen kestim. ve bunun üstüne önce BOŞ mesaj yolladı sonra da SENİN KAFANIN İÇİ DE BU MESAJ KADAR BOŞ BENCE yazdı. hayatımda yediğim en başarılı trip olabilir.

sonra tabi ki bir klasik olarak facebook'ta arattım. nişanlanmış ve beden eğitimi öğretmeni olmuş. yüksek lisansını da ju-judsu üzerine yapacakmış. ehe

12/14/2010

herkesin lisesi en güzeldir

6

bugünlerde böyle bir lise özlemi. allahım ağzımdan burnumdan fışkıracak neredeyse. sürekli bir anılar canlanması, sürekli bir eski fotolara bakmalar bir şeyler. bir şarkı duyunca ahanda şurası, bir şarkı duyunca ahanda kordon, bir başkasında ahanda kıbrıs şehitleri modundayım. insanları özledim, ortamı özledim, lise yatılısı ortamını özledim, hocaları bile özledim sen düşün.

bizim okulda bizim son sınıflara yaklaştıkça bir teknoloji devrimi olmuştu. ondan öncesinde hiç uygulama yapılmaz, tamamıyla teorik takılırken sonra bir anda uygulama aşkı gelmişti okula. özellikle -isminden emin olmamakla birlikte-teknoloji odası diye bir sınıf yapmışlardı. elektronik tahtalı falan. ama ne hikmetse ısıtmak kimsenin aklına gelmemişti. gittiğimiz kısıtlı zaman dilimlerinde de veba olup geri dönüyorduk. o yüzden de kimse gitmek istemiyordu.

okulun - belki de- şimdi düşündükçe en manyakça gelen özelliği 8'de başlaması idi.
son sınıfta illet ötesi lanet ötesi bir fizikçimiz vardı. özellikle de tüm dersleri ilk saatlerde olurdu. allam, zaten sinir stres altındayız. ve güne o adamla başlıyoruz. her sabah siz hiç çalışmıyorsunuz' dan tut, artık öys sabahı kalkar çalışırsınız' a  kadar varan saçmalıkta laflar dinliyorduk. adam bir kere öys diyor. resmen hala o kafada. çalışmıyorsunuz dediği sınıftan insanlar sonra canavar çıkardı.

ama tabi iş bilime gelince herkes o acar kimliğini sınıf kapısının dışında bırakıveriyor. dalgalar konusunun işlendiği zaman - yine bir haftaiçi çok erken sabahı- o gıcık itici adam bize uygulamalı dalga anlatacak. yine buz gibi bir fizik labaratuvarındayız; ama odanın kendisi bile inanmıyor fizik lab'ı olduğuna. o despot adam, çömeşti içinde su bulunan mavi bir leğenin önüne. belli bir frekansta tek parmağını suya batırıp çıkıyor. bize de oracıkta noktasal kaynaklı dalga oluşumunu öğreniyoruz.

adamın kafasını biraz da şöyle açıklamak lazım aslında, orada sorduğu zor bir soruya cevap veren bir arkadaşın sözlüsüne 100 verip, sonra sınıfta tahtadakileri defterine yazmıyor diye " sen 100'üne mi güveniyorsun; gerekirse ben o notu 30 verip dengelemesini bilirim" tadında bir insandı. tabi sonrasında bize 30 verip dengelemek deyimini kazandırmıştı.

işin daha ilginç yanı, bizim hocalar kim kimle çıkıyor gibi dedikodu bazlı konularla çok ilgiliydiler. bu despot adam bir gün gelip yanımda oturan çok yakın bir kız arkadaşımın kulağına eğilerek siz çok yakışıyorsunuz sevgili misiniz? diye sormuştu. nerede 30 verip dengeleyen adam, nerede bu gossip boi o_O

bence lise sayısal böyle bir şeydi

bir yandan o ergenliğin verdiği buhranları yaşıyorsun; ama bir yandan da eğrelti otunun üreme döngüsünü öğreniyorsun falan.

sonra bir de benim yatılı olma durumum var tabi. yatılı hikayeleri pek gündüzlülere anlatılmaz aslında. dexter kodları gibi kural lise yatılısı için. ama şunu anlatmadan geçemeyeceğim. son sınıftayken, biz artık o hiyerarşinin getirdiği rahatlıkla da arsızlığı iyice elimize almıştık. vaktinde uyanmayınca da yatakhanede kilitli kalıyorduk. ama resmen canımıza minnet biri gelip zorla indirene kadar da umrumuzda olmuyordu. sonra da aynı binanın içinde, 2.-3. derse falan anca gidiyorduk. insanlar da o kadar alışmıştı ki bu duruma, yine kitli kalmışlar bilinci oluşmuştu.

bir de benim minderim vardı. baya minder. insanlar gelene kadar sınıfta uyuyordum falan. şimdi düşününce baya çılgın.

liseye dair en çılgınca şeylerden birisi bana göre, bizim tüm hocaların lise sonda bile bizden delice şeyler bekliyor olmasıydı. beden eğitiminden tut, ebebiyat tarihine kadar. diğer liseler o derslerde soru falan çözebilirken, ben felsefemin 83'ten 5 gelmesi için sözlüye kalktığımı biliyorum. şimdi üniversite ortamından sonra insana bir yabancı geliyor tabi.

yine bir gün edebiyat dersindeyiz.son ders ve artık gerçekten baymışız. herkes ya yanındakiyle sohbet ediyor. ya soru çözüyor ya da başka bir şeyle ilgili bense uyuyorum. hoca da tüm ısrarcılığı ile dersini işlemeye devam ediyor. işte mesele ne olsun. küçük ünlü uyumuna göre o'dan sonra (KEEEÖÖÖAAASSSSS ŞAMATOAOAOAYUUUU) ü gelemez. e'den sonra ö gelemez. falan şeklinde içinden bir anlığına canavar çıkarıp sonra hiçbir şey olmamış ve dünyanın en önemli şeyi küçük ünlü uyumuymuş gibi dersini anlatmaya devam etmişti.

biraz kişisel oldu ama lise anlatmakla bitmez tabi, buraya kadar okuduysan da kordon kokan şarkıyı paylaşacağım. elimde değil.

12/13/2010

sophie ellis bextor babylon konseri

1

ya da 'tüm şarkılarını bilmediğimiz şarkıcıların konserlerine bir daha gitmeyelim'

babylon şıkımsı bir mekan. ama o kadar. yani böyle daha az kitlesi olan sanatçılar için iyi bir konser mekanı olabilir belki. ama bir dünya starı için son derece yetersiz. sophie' nin deli gibi fanı değilim, benim için güzel şarkıları varmış ya diye genelde herkes tarafından bilinen şarkılarından haberdar olduğum birisiydi. ama daha önce de birçok kez bahsettiğim sebeplerden -698 yıldır konsere gitmeyişim ve içimde uhde olarak kalmış birçok konser- dedik hadi gidelim. pastırma sıcakları ile incecik takıldığımız kışın, 2 aydır beklenen konser gününde bir anda içini kusması en baştan farklı bir tat oldu zaten. bununla birlikte, sophie'nin anca belden yukarısını görebileceğimiz bir konuma sahip olmamız diğer bir tattı. babylon zaten kıç kadar, türk insanı desen abazan. oramı buramı elleyen mi ararsın, sürtüne sürtüne geçenler mi ararsın, tüm konser boyunca yanımda önümde bilimum her bir tarafımda kazulet gibi durmayı tercih eden 3 metre boyunda adam mı ararsın hepsi benimleydi. üstüne bir de sophie ellis bextor, daha underground ve romantiğimsi, asimsi şarkılarını söylemeyi tercih edince ben bu işten bir şey anlamadım. hele bir ara tamamen şebnem ferah' a bağladı. çığlıklar gitarlar bir şeyler. yahu normal hayatta brit pop/elektronik müzik yapıyorsunuz ben de sizi ondan seviyorum. ne lüzumu var gaza gelmenin. onun dışında kadın karizmadan ölürken, ona sofiiiiiiiiiii diye bağıran bir fan vardı.( iki dakika sıyrılın şu kimliğinizden şekerim) bunun üstüne ben de ayşeeee diye bağırdım, çok içimden geldi. bir de üstüne 1 saat 10 dakikada sahneden inince, dedim ucuzluk yapma kaç para verdik biz biliyor musun sen? evet yaptım bu ucuzluğu. sophie ellis bextor, gerçekten de böyle işveli işveli danslar eden, bol bol kahkahalar atan, sağlam bir vokali ama vasat şarkıları olan oldukça güzel bir hatun. landın' dan soğuk ve ıslak havayı getirdim kusura bakmayın dedi. dedim böbeğim landın'dan çorap getirsen kabul ederdik biz zaten. böyle bir espriler şakalar.
70 dakika sahnede kalıp gittikten sonra, geri geldiler. evet; dünyanın en büyük konser klişesini sophie de es geçmedi.

dip not: sophie de önceden mankenmiş ( hiç belli değil ), demet akalın' a fazla mı yükleniyoruz yoksa? aha ha ha.

dip bucak not: en sevdiğim şarkısını söylemedi. kırıldım. hepinize gelsin; you get yours.

12/01/2010

uccuz sisi

2

adeta bela paratoneriyim. son derece can sıkıcı günün ardından metroya girmişken, önümüzden son derece anarşist ben buralara ait değilim sistemin çarkları o şit şeklinde yürüyen bir abla geçti. üstü başı ve tavırlarının çılgınlığı bir yana arkasından sürüklediği ceketini yerlere yerlere temas etmesi umurunda değildi. ben de aa pis karı yerlerde sürükledin ceketini dedim kendi kendime. bunu dememin ardından 2 dakika geçti geçmedi köşeyi döndük bir de ne görelim, ablam metro beklenen peronun orada bir güzel oturmuş yerlere. bunu görünce biz de ben ne diyorum sen hangi kafalardaymışsın meğerse modunda gülüştük. ama olacaklardan son derece habersizdik. ablanın ceketinin laneti peşimizi asla bırakmayacaktı.

neyse geçtik oturduk ve karşımıza iki tane sisi tadında, sisi'ye yukarıdaki cerrahi müdahalelerin uygulandığını düşünün -ama böyle adam kalmış olsalar 2 yarma adam olurlardı- tip oturdu. iş bu ya, bulacak yani. gerçekten zamanlamasıylan olsun seçtiği yer bakımından olsun müthişti. tabi ben görür görürmez kıkırdadım. - asla kaçırmam, aferin bana-. anam bu sisi çakması bir dellendi. yaoao kızıyorum bok böyle güldüklöründö- ama bir dödü ki o dudoklordon o kölümölör nasıl çıkıyor böyle. kelimelerin suratıma suratıma gelişini görüyorum karşıdan. birkaç tanesini alıp cebime atıyorum o derece. metro o anda buz kesti, arkadaşım kapaklanmış bense mal gibi kilitlenmiş vaziyette sisiye bakıyorum. bu sefer yanındaki devraldı hakimiyeti. yo nüyö kızıyoson, o onun görüzokololoğu, o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü şeklinde belki de 12 defa tekrarladı. ondan sonra sisi uzunca bir süre atayım mı suyu kafasından atayım mı suyu kafasından şeklinde fake atıyor bana, bense yalnızca boş bakıyorum. ondan sonra dedim arkadaşa kalkalım burdan, götüm götüm kalktık gittik yanlarından. başka yere geçtik ama tutamıyorum kendimi. nasıl bir gülme geliyor.  meğer ben bunları yaşarken arkadaşım o atılan lafların hedefinin ben olduğunun bile farkında değilmiş. üstüne bir de sen inince bunlar beni yemesinler? demesin mi. dedim şimdi jilet tozunu serpecekler suratıma. ( burada çok önemli bilgi devreye gidiyor; efendim şimdi bu travestiler günlük hayatlarında da birtakım sapıklıklara fazlasıyla maruz kalmalarından dolayı yanlarında jilet tozu taşırmışlar. kızdırırsan suratına atarlarmış. sen suratını yıkamaya çalıştıkça elin yüzüne değdikçe o jilet tozları iyice cildine saplanırmış ) şimdi ben bu bilgiyle yetişmiş çok temiz bir çocuk olduğum için hiçbir şey yapmadım tabi.

sonra ilerledik, bir de kimi görelim. az önceki, laneti tutan anarşist abla. nasıl? sisi, onu tamamen unutturmuştu değil mi?

bu da böyle bir anektot a dostlar. mübalağa sanatına hiç başvurmadığımdan da emin olabilirsiniz.

10/26/2010

bunun adına yürek derler

5

doğuş' un unkle' dan klip çarpması da neyin kafasıydı?



internette doğuş' la ilgili bir şeylere denk gelmem üzerine bu klibi hatırladım. doğuş insanı, bu güzelim klibi zamanında gözümüzün içine baka baka araklamış ve muhtemelen telif gibi sebeplerden klibin en güzel yeri olan sonunun içine sıçıp kendi yorumunu katarak kakalamaya çalışmıştı bizlere.


ama gerçek şu ki, işin ilginç olan yanı hala; doğuş' un bu gruptan, thom yorke' dan falan haberdar olması hatta - tabi mcm ya da mtv 'de falan görmedilerse- belki de dinliyor olması. zamanında yıldız tilbe' nin en sevdiği müzisyenler arasında led zeppelin, jimmy hendrix' i sayması gibi bir şey.


ömrü hayatımda sadece 5. sınıftayken servisle gidip geldim okula. onda da çok kıymetli sezai amcamız, bize devamlı olarak doğuş' un 1998 yılı çıkışlı doğuş ve şarkıları albümünü dinletirdi. o kadar çok dinledik ki hepsini ezbere biliyordum. kendi kendime çelik fanı olduğum ve tüm albümlerini ezbere bildiğim çocukluk yıllarımda belki de bir albümünün tamamını ezbere bildiğim 2. şarkıcı doğuş olmuştu. sezai amca, nasıl bir tecavüz etmişse artık körpecik dimağıma, az önce bakınırken şarkı listesine şarkı isimlerini gördüğümde, kendimi mırıldanır(evet mırıldanabiliyorum) halde buldum.


milyoooondaaa birrr milyonndaaa biiiiğğğrrr böyle seveeen bulunurr çiçeğimmm değerini billl........


sabah akşam birer doz bunun adına yürek derler, öyle bir anda silemezler; biz burada neciyiz neyiz? seversek bir defa severiz dinleyerek okullarına gidip gelen ilkokul talebeleri. şu an o servistekilerin hepsinin kafası biraz karışık bence.


*görsel üzerindeki linkten de gördüğümüz üzere; evet, doğuş'un da onun uğruna siteler hazırlayan fanları var.

10/25/2010

hello sallama cay

2

.üşengeç sabahlama gecelerimin vazgeçilmez dostu merhaba.

.beni her ne kadar gersen de, gece gece kendi kendime çay demleyecek kadar delirmediğim için [henüz] sana mahkum gibiyim.

.sabahlarken, ev arkadaşım yattığı anda ne kadar ne kadar demoralize olduğumdan bahsetmiş miydim. mesene listesindeki sayının azalışından bile daha büyük darbeler vuruyor belime belime.

.neyse konumuz bu değil, konumuz sallama çay. sallama çay 12 cm boyunda, dolgun basenli bir poşetti. suyun içine salladığımda gözlerime inanamadım. sütyen giymemişti. ama konumuz bu da değil. öhöm.

.konumuz sallama çayla olan gergin ilişkimiz.diyelim ben poşet çayı kaynar suyun içine salladım ve bununla birlikte ipi koptu. işte o an benim aklım çıkıyor. sudan çıkmış balığa dönüyorum. hayat denilen şey bir ipin ucunda değil mi eski dostum sallama çay. işte o anda, sallama çay bağımsızlığını ilan ediyor ya hani, gerekli demi alsan da ipinden çay kaşığına dolayıp parmağınla hafif bastırmak suretiyle içinde kalan son çay damlacıklarını alamıyorsun ondan.gitgide acılaşmasına tanık oluyorsun bir kupa çayın. işte o an, insanın minicik bir poşet karşısındaki çaresizliğinin çok güzel bir özeti.

.öte yandan ne zaman ki sallama çay içsem, yılan hikayesindeki yavan sallama çay muhabbeti gelir aklıma. köylü kızının sallama çayı balık tutmaya benzetmesi. bu espri üzerinde ısrarla durulması. o neyin kafasıydı arkadaş?

. böyle deyince de yılan hikayesini izlemişim gibi anlaşıldı. o dizi yayınlandığı sırada 5 veya 6. sınıf mıydım neydim, bizim sınıf yılan hikayesi sevenler ve delik yürek sevenler olarak ikiye ayrılmıştı. ve herkes birini seçmen gerekirmiş gibi davranıyordu. ben de deli yürek grubuna katiyen dahil olamayacağım için yılan hikayesini seçmiştim. - keşke hayat hala bu basitlikte olsa değil mi?- sonra madem o tarafı seçtim. birkaç bölüm izlemeliyim en azından fikir sahibi olayım şeklinde izlemiştim. ama yok olacak gibi değildi sevmiyordum.

fakat o zaman asıl sebep sınıfımızdaki nilsen adındaki kızdı. nilsen, normalde gayet iyi bir insanken konu yılan hikayesine geldi mi akan sular dururdu onun için. ve kendi tarafına geçmiş bir erkek bulunca ilk kez, bu hususta pis bir baskı kurmuştu üzerimde. zaten o zaman küçücüksün ve sınıfında nilsen diye bir kız var. durum başlı başına yeterince tuhaf. ve bir diziyi sevmem, onunla memolinin harika saçları üzerine uzun sohbetler etmemi istiyor.

nerededir acaba şimdi. yo yo yo facebook'tan arayacak kadar merak etmiyorum.




bak sen sallama çaya. nasıl da çağrıştırıverdi.

10/14/2010

hepsi benim

7

geçenlerde, hatta geçen cumartesi gece dışarıdayız eğlenecek bir yerler bakıyoruz ama her yer tıklım tıklım. giriyoruz çıkıyoruz bulamıyoruz, giriyoruz çıkıyoruz bulamıyoruz. son olarak araf'tan çıkmış başka bir yere gidiyorduk ki, arkamdan birisi pardon dedi. burada, hikayenin anlamlı olabilmesi için şu ön bilgiyi vermek gerekir ki; toplamda 4 kız 2 erkektik ve o esnada ben bir kız arkadaşımla yürümekteyken arkamdan da diğer kız arkadaşlardan ikisi yürümekteydi. - şu son iki cümleyi ifade edeceğim diye beynim ezildi -

arkadan bir ses: pardon ?
döndüm baktım
aynı ses: pardon, arkadaşlar sizin mi?
ben: (mavi ekran) ?
aynı ses: ya biz ege üniversitesi' nden geliyoruz.[değişik] araf'a girmek istiyoruz da damsız almıyorlar. arkadaşlar sizinse [ bu ifade şeklinde ısrarcı] girmemize yardım edebilirler mi?
ben: ( hala mavi ekran)

böyle temizce suratlı benim yaşlarımda bir çocuk arkadaki iki arkadaşı kast ederek, yardım istiyordu ama soruş biçimi itibari ile beni bitirdiği için hiçbir şey diyemedim. evet uzunca bir süre yalnızca bakabildim. kızlardan birinin, oradan daha yeni ayrıldığımızı tekrar çıkmaya üşeneceğimizi ifade etmesiyle uzaklaştık.

sonra da babamın sempatik, iyi garsonlardan sonra mutlaka kurduğu cümleden kurduk arkasından; "yalnız çok efendi çocuktu. çok."

7/20/2010

altıncı kare

0

ah perihan savaş canım perihan savaş. seni görünce taze fasülye yiyişinden başka hiçbir şey gelmiyor aklıma.
itiraf ediyorum, hep senin gibi yemeye çalışıyorum ben de. böyle ağzım aynı seninki gibi olsun karşımdaki herkesin içi gitsin fasülyeye istiyorum ama hep dümdüz yiyorum. biliyorum.

"-siz fotoğraf çektirseniz ne yaparsınız?
-saçımızı başımızı düzeltiriz."
işte bu ayrıntıdan cinayeti çözme naifliği beni yeşilçama bağlayan.

7/19/2010

doğan seleks

3

annem, ekmek poşetini pencerenin sapına asarak evimizin evrimini tamamlamasında sondan ikinci adımı da atmış. dolabın kapağındaki en üst rafa, kullanılmayan kalem pilleri de koyarsa tam bir türk evi olacağız.

-sondan ikinci dedim de aklıma geldi. ben ilköğretimdeyken bu sondan bilmem kaçıncı konusunda bir türlü uzlaşmaya varamazdık. bunun tartışması mütemadiyen olurdu. ne dersen sonuncuyu kastetmiş olursun, sondan birinci dersen sonuncudan mı bahsetmiş olursun bir türlü anlaşılamazdı. geri zekalılığın başkanlığı.

-bir de çocukken bir arkadaşım doğan slx' in doğan seleks diye okunduğunu iddia ederdi. ben" hayır doğan es el iks o" dediğimde "hani orada e nerede var" diye çürütmeye çalışırdı. es el iks deyişteki e' nin varlığını sorgulayan insanın seleks' teki e'nin varlığını kabul etmiş olması... içimde üç noktalar koyma hissi yaratıyor.

-bedük- shake that thing şarkısının 0:47. dakikasında ve sonrasındaki tüm tekrarlarda şebnem ferah diyor. inanmıyorsan kendin dinle. ayrıca şarkının giriş melodisi david guetta&akon- sexy bitch' in hafif yavaşlatılmış ve bası azaltılmış hali.

-hayatımın iki evresinde beni kitap okumaktan soğutan iki kitap sayabilirim.
çocukluk; ÇOCUK KALBİ
allah bu kitabın tez zamanda belasını versin. kitabın suçu yoksa da bu kitabın üstüne; bu kitabın girmediği okul okul değildir, bu kitabı çocuğuna okutmayan ana ana değildir, bu kitabı öpmeyen dudak dudak değildire varacak şeyler yazan zihniyetin versin. çocukluğumda ahmet buhan'ın matematik kitabından ne kadar nefret ediyorduysam bu kitaptan da o kadar ediyordum. asla bitiriremedim. çocuğuma da okutmayı düşünmüyor ve baba olamamak pahasına da olsa o kitabı çocuğuna okutmayan bir baba olacağımı yürekten söylüyorum.

gençlik; BİR DİNAZORUN ANILARI
düşündükçe kapağında mina urgan'lı ve koyu yeşilin ağırlıklı olduğu kitabın, adeta ağızda bir türlü azalmak bilmeyen sakıza dönüşmüş bir kuş başı et hissi verişi geliyor aklıma.


7/11/2010

Nil yılanı

2

böyle arkadaşlar şimdi toplanalım " isim-şehir-hayvan" oynayalım istiyorum. şimdiki arkadaşlarım olsun mesela; ama bu oyunu deli gibi manyak gibi oynadığımız zamanlardaki hayat bilgisine sahip olalım. N harfine gelince sıra, hayvan bulamayalım hiçbirimiz de nil nehrini yeni hayvan türleri türetmeye alet edelim. ya da L harfine gelince sıra, lüleburgaz yazalım ve ilçeler de olsun ama diye kaypaklık yapalım.
o zamanlarda her şey çok muğlak olduğu için, kim ne derse inanmaya daha yatkınsın. annenin falan dedikleri zaten doğru. bir arkadaşım Ü harfinde hayvana "ütük böceği" yazmıştı. ben inanmayınca böyle bir hayvanın varlığına annesine danışmıştık. annesi de evet var diye onaylamıştı. yine de ikna olmasam da, bir anne kabulü tabi ki geçerliydi. ama belli ki o zaman da çocuğu karşısında bilmediği bir şeyin ortaya çıkmasından haz etmeyen anne bir yirmi puanıma kastetmiş.
şimdi düşünüyorum da ben çok sinsi bir çocuktum o zamanlar. genelde birçok şeyde yaptığım gibi, isim şehir hayvanı da çabuk tüketmiştim. mesela yine L harfindeyiz diyelim. isme leyla, bitkiye lale, hayvana leylek yazan arkadaşa "basit" yaftası yapıştırıyordum hemen. herkesten o yaşta isme lady gaga falan yazmasını bekliyordum muhtemelen.
böyle istiyordum ki, daha değişik şeyler ekleyelim oyunu daha seçiçi hale getirelim. ülkeler kısmı olsun diyordum mesela, ya da ne bileyim sanatçı kısmı ekleyelim diyordum. al işte o zamandan ruhumu etkisi altına almış -editleme- hastalığı. ne var onu da öyle olduğu gibi oynasan. nil yılanı, nil timsahı ile idare etsen. sonra da oraları dolduramayan muhitim içinden adeta bir yılan gibi kıvırılarak sıyrılıyordum. bu nasıl bir çocuktur dokuz yaşında bu tip numaralara giren. o insan büyüdü şimdi bu blogu yazıyor çok da şaşırmamak lazım aslında.
bunları yapan benim sonra nilbert diye bir öğretmenim oldu mesela. nil nehrinden çıkan değerli bir taş olduğu söylemişti adının anlamını sorunca. meğer, ailesi nüfus dairesinde tam o sırada isim şehir hayvan oynuyormuş. N harfinde akıllarına nagihan ya da nermin ismi bile gelmeyen ailesi, hayvana nil yılanı yazmakla kalmamış kızlarına nil-bert adını uydurmuşlar.

7/03/2010

saadettin yeşil vadide (bölüm 1: cmyk)

3


yine bir teslim zamanıydı. those were the days my friend. teslim kar tatili nedeni ile ertelenmişti. ona rağmen yetişmiyordu. hayat çok garip vol. n. evet ben o 2 günlük ertelemeye rağmen teslim sabahı 7.45'te bitirebilmiştim işlerimi.

üstelik erteleme sebebi, itü' nün kar nedeni ile tatil olmasıydı. teslim hep, herkesin finalleri bitip de tatile girdiği zamanda olur ve biz hep tatili daha az yaparız." itü kar nedeni ile tatil değildir" gibi efsanevi açıklamalara sahip okul ne olduysa, tatil içinde kar tatili yapmıştı.

lucy ile sabahlıyoruz. sağolsun o olmasa belki de hiç yetişmeyecekti. ve şu haberi de büyük şok içinde beraber izlemiştik. o dönemki proje yürütücü hocam ne yapsam benden tiksiniyordu. daha önce de bahsettiğim gibi bizim oralarda götü almamak diye bir tabir vardı. işte, ikimizin ilişkisini en iyi özetleyen iki kelime buydu. kadının beni adeta götü almıyordu. aksisin' den, seninle konuşurken projeyi ben sana beğendirmeye çalışıyormuş gibi hissediyorum'a kadar türlü çeşit laflar duydum kendisinden. neyse bu insan, teslimden önceki hafta bize paftaları cmyk formatında yapmamız gerektiğini söylemişti. işte bu noktada başıma geleceklerden habersizdim. cmyk formatı ne ola ki diyenler için kısaca tarif etmek gerekirse photoshop gibi programlarda renk modu diyeyim. cgan magenta yellow black. bense o güne kadar rgb (red green blue) ile çok mutluydum.

neymiş efendim, rgb' de hazırlananlar kağıda bastırıldığında ekranda göründüğü gibi çıkmıyormuş, sonra mavi yaptım ben ama mor çıktı gibi bahanelerle karşılaşıyormuş da bir sürü bıdı bıdı. neyse gece 2'ye doğru gelirken, niyet ettim eyledim paftalarımı yapmaya başlamaya. format cmyk seçildi - hazretleri öyle buyurdu sonuçta - . renklendirmeye başladım. grileri bir güzel yapmıştım sıra yeşil kullanmaya gelmişti ki; işte her şey o anda başladı. yeşili renk skalasından seçiyorum, boyuyorum. o da ne seçtiğim yeşil, paftada aynı yeşil olamıyor bir türlü. bir süre denedikten sonra lucy' e sordum bu yeşil sence seçtiğim yeşil mi benim? yok cık asla olmuyor.

1 saat geçti, hala seçsem de istediğim yeşili boyamıyor photoshop. sonra insanlara dadanmaya başladım. bu yeşil, benim seçtiğim yeşil mi diye. bir süre sonra insan kendinden şüphe etmeye başlıyor ama; yalnız da değilim yani yalnız olsam tamam diyeceğim. bir yandan sinir krizi geçiyorum, sonra o duruyor ve gülme krizi başlıyor. 1 saat daha geçti, artık o yeşilin o seçtiğim yeşil olmadğından emindim. ama insan hala acaba? diyor bir yandan.
ama sonunda sikerler diyip rgb formatına döndüm. ve evet artık seçtiğim yeşil, paftayı boyayınca da aynı yeşildi; hepsi cmyk' nın suçuydu. hepsi gıcık itici hocanın suçuydu.

bu süreçte sinirler iyice laçka olup da otomatik gülmeye aldığı için vücut kendini, aklımda saçma sapan şeyler uçuşuyor. dedim sen saadettin teksoy' un


adlı kasidesini biliyor musun dedim. izleyelim dedik ki; bu sefer de onu bulamıyorum. evet işte tam o anda bildiğim her şey aslında yanlış mıydı dilemmasına düştüm. ta ki google' a saadettin teksoy yazınca; bunu mu demek istediniz? "sadettin teksoy" diyene kadar. meğer ben türkçe'nin yer yer yazıldığı gibi okunmadığı bilgisini bazı bazı kaçırmışım. kırk yıllık sadettin teksoy'u, saadettin teksoy sanmışım. işin daha güzel yanı ise lucy' nin de saadettin sanıyor olmasıydı. kaç saat güldüğümü hatırlamıyorum. saadettin, cmyk' yı çoktan unutturmuş ağzımızdan burnumuzdan havyarları getirmişti.

6/28/2010

hala 19 muş gibi gelmek, senelerden 2003 sanmak

2

dün benim doğum günümdü.

şimdi de tatsız bir mutsuzluk var üzerimde. öyle ki; sabah bankada sıra beklerken yanımda oturan siyahlar içindeki sonisphere festival t-shirtli çocuğun müzik çalarında özgün-kız zilli 'yi dinlemesine bile eğlenmedim. hatta bir de üstüne üstlük elimde üç tane sıra numarası olmasına rağmen ve ona sıra gelmesine 20 kişi olmasına rağmen ona o kağıt parçalarından birini vermedim. neden vermedim bilmiyorum sonrasında otururken çok saçma geldi, hatta biraz üzüldüm bile denebilir. ama bunun sebebi kendi öğrencisine, öğrenci belgesi vermek için bir bankaya 1tl yatırma koşulu getiren canım üniversitem sayesinde; 1tl para yatırmak için 2 saat beklemiş olmamın acısını birilerinden çıkarma isteği olabilir gibi düşünüyorum. işin daha güzel yanı ise, diğer tüm mesai saatlerinin aksine öğle arasına 12'de giren canım öğrenci işlerimiz sayesinde öğleden sonraya kalmam çok çok daha mutsuz ediciydi. adeta siyah giyse de zayıf görünemeyen bir insanın mutsuzluğunu yaşadım o süreçte.

depresyonlu kadınların saçını değiştirip durması gibi ben de sakallarımla uğraşıyorum. 1 aydır tıraş olmamıştım ki, cuma günü birisi behlül olmuşsun dedi. güldüm. ama benimkiler hakiki ve orijinal renginde.

yaz okulunda üstten ders almak da nesiymiş bilemedim. salı - cuma okula gidiyorum; kalan günler de salı - cuma okul var diye geriliyorum. tatile sandığımdan daha çok ihtiyacım varmış.

bu doğum günümde, uyandığımda sağ kolumun tamamıyla renkli dövme dolu olmasıydı dileğim. en azından kendi kararsızlığımı yenmiş, geri dönüşü olmayan yola kendim girmemiş olurdum. sıkılgan bünyemin o dövmeden de sıkılacağı gerçeği yüzünden senelerdir erteliyorum.

sonisphere festival benim için son derece, önem taşımayan bir etkinlikti. amma ve lakin rammstein' a gitmeliydim diye düşünüyorum. böyle festivallere gitmeyip de sonradan mutsuzluğunu yaşamak da adeta hobim haline geldi. kylie minogue, mika, rihanna, rammstein... böyle uzar gider. ben sahne şovu seven insanım. neden gitmedim rammstein'a. çünkü bana o festival kabalığı korkunç geliyor. üstelik bu bir de metal fest.
insanın sevdiği bir sanatçıyı, o sanatçının diğer sevenleri ile izlemesi bence çok yabancılaştırıcı bir his. haksızsam haksızsın de. haksızsanız,hak sızsınız. bilmiyorum.

ülkemizde konser oranları arttıkça, insanlar çoşuyor bense sonradan "neden gitmedim?!" diyorum kendime; ama bence o da güzel. adeta ingilizce'yi çok iyi bilmediği halde ısrarla ingilizce iletiler yazan bir insan inadına sahibim. hatta belki de onların içinde en tatsızları olan, WHİCH WRİTES THEİR STATUS WİTH BİG FONTS olanlardanım. konserleri ıskalamam ingilicede büyük İ' nin varlığı gibi bir şey bence.

doğum günlerimde annemi ben ararım. hep de doğduğum saatte aramaya çalışırım. ~13.00 . belki klişe gelir ama bana öylesi daha güzel geliyor. özellikle benim gibi topaç bir bebeği doğurduysa asıl kutlanması gereken annedir. neyse, bu sefer aradım bir yakınımızın yanında hastanede olduğu için konuşamadık. yine aynı şey blog. böyle biraz keyfini çıkarmak istediğim anlar olduğu zaman genellikle hep bölünür. uzun uzun yaşayamam. tam tersi durumlarda ise, istemediğim kadar yüzleşmek zorunda kalırım o durumla. diyelim bir sınavdan yüksek not aldım, onun sonuçları açıklansın diye derse giderim giderim ama hoca notları benim gitmediğim gün açıklar. tam olarak örnek bu. ya da bir durum veya gelişmenin sonucunu bir kişiyle bekliyorumdur. uzun süre bekleyişten sonra sıkılır giderim tam da o anda sonucu öğreniriz ama yan yana olmadığımız için gerekli kritiği doya doya yapamayız.

insanın yaşlanmaya başladığını anlamasının en büyük habercilerinden biri de doğum gününün kutlanma oranlarındaki bariz düşüştür bence. ama şöyle bir güzelliği vardır ki; zaman geçtikçe yanında olan ve kutlayan insanlar çok gerçektir. işte ben o gerçekliği çok seviyorum. facebook'umda doğum günü kısmını doldurmadığım için duvarım doğum günü tebrikleri ile dolmadı, işte yukarıda bahsettiğim şey tam olarak buydu. çünkü iki yıl öncesine kadar doluydu ve o zaman tam olarak o şekilde gerçekleşiyordu. simit sarayı, simit krallığı, simit evi, simit malikanesi, simit mekanı tadında yerlerden ne kadar haz etmiyorsam; işte orada duvarına yazılan doğum günü kutlamalarından da o kadar haz etmiyorum. ama şöyle de bir gerçeklik var ki, hayat insanları kolaya kaçmaya zorluyor.

bir de hayatımda konsept olarak beğenmek [like etmek] insanlar var. bence o seçenek de gelmeli.

bu da brenda. six feet under izleyenler için daha anlamlı olacak bir isim. şimdiye kadar aldığım en orijinal hediyelerden biri. bu metal teller son derece esnek ve vücudun her yerinde müthiş hisler yaratabiliyor. her yer dedimse o kadar da her yer değil; senin için kötü :] bir de benim gibi masaj delisi bir insansan, daha ne istersin. bir insanın beni tanıması, ya da herhangi bir durumda sen böyle düşünürsün böyle yaparsın bunu seversin şeklindeki tepkilerinden duyduğum hazzı çok az şeyde yaşıyorum.
bu da yeni radyom. ama bence daha çok lady gaga gözlüğü. yani müthiş. hatta radio gaga.

bowling'ten sonra hastalık haline gelebilecek bir şey varsa; o da guitar hero' dur bence. böyle bir rahatlama, böyle bir eğlence yok. en iyi giden şarkılar da metallica ve system of a down' un şarkıları.