mimar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1/24/2014

amaan, ..... işte

2


-american horror story inanılmaz başarılı bir yapım, jessica lange ise her bir bölümde ağzımı açık bıraktırmayı başarıyor. dizinin özellikle 2. ve 3. sezonu çok çok iyi. coven' a dair birçok eleştri okuyorum ama hiçbirine katılmıyorum ve inanılmaz iyi buluyorum.

-yıllar sonra bir türk dizisini (aramızda kalsın) sevdim ve tam randımanlı olmasa da takip eder oldum. onun da son 2 bölümdür görüntüsüne bir haller oldu, sanırım görüntü yönetmenliğini bir ütü üstlendi, dizi telefonla çekilmiş gibi görünüyor.

anneme diyorum ki bu dizinin görüntüsüne ne olmuş? o da diyor ki; aman dizi işte. işte yaklaşım gibi yaklaşım.

-ben şimdi iç mimari tasarım yüksek lisansı yapıyorum, ilk dönem bitti. annemlerin yanına geldim. annemin sorusu "sen şimdi bu dönem ne öğrendin? iç mimarlık mı öğrendin?" bilmem dedim. öğrendik işte bir şeyler galiba. sonra dönem projemi gösterdim, e sen bunları lisansta da yapmıyor muydun dedi. anne beni üzme hadi tamam dedim.

"basitçe açıklayamadığın bir şeyi bildiğini söyleyemezsin" gibi beylik bir cümle var ya, bu durumda sanırım ben boşuna okuyorum arkadaşlar.

-bu konuyu pek bilmeyen insanlar için master tam bir muamma. ilk soru siz şimdi ne yapıyorsunuz? sonrasında gelen mutlak cümle ise ohoo oku oku nereye kadar. insanımız yorum yapmayı da moral vermeyi de seviyor.

-ülke gündeminde olan hiçbir şeyi takip etmiyorum. twitter'da siyasi içerikli paylaşım yapanların hepsini takibi bıraktım artık hiçbir şey öğrenmek istemiyorum. tüm beklentimi kapattım.

-geçenlerde ilköğretimden bir arkadaşıma bir tv kanalında beslenme tavsiyeleri verirken denk geldim. zamanında yazmıştım, bir kibrit kutusu peyniri koltuk altınıza sürün keçi peynirini yerken keçiyle sevişin gibi tavsiyeler. 

ben hala yaşıtlarımın ya da arkadaşlarımın meslek sahibi olmasına şaşırıyorum ara ara düşününce. bence hepimizin meslek sahibi olması biraz komik bir şey.

öte yandan ilkokulda falan başarı dengelerini düşününce, sonrasında işlerin değişimini gözlemlemek de ilginç geliyor. paranız varsa geri zekalı olabiliyorsunuz falan.



-son olarak şu kaydıraklı, sözüm ona çok eğlenceli ofis görsellerinden iğreniyorum sanırım. (hep çok eğleniyoruz kaydıraklardan kayıyoruz hem çalışıyoruz hem eğleniyoruz hoh hoh ho). 3. dünya ülkesinde olmak ve bunlara çok uzak olmak da etkin bu fikrimde muhtemelen.

-ben bu ülkeye dair her şeyden soğudum be blog, ikinci dönem almanya' da olacağım, keşke bir takım durumlar oluşsa falan diye geçiriyorum içimden ama öte yandan da hiçbir şekilde hayal kurmuyorum. 

sevgiler.


5/03/2013

hansi taxta

3


arkadaşlar inanması güç olsa da hala bakü'deyim. zeki insanları çok özledim. zeki kadınları daha çok özledim.


7/13/2012

ilham, nereden geleceği bilinemez bir dışavurumdur vol.2

3

harry potter hangimizin gönül teline dokunmadı ki?

*zaha hadid, haydar aliyev kültür merkezi

7/12/2012

I weep for humanity

6

geçen şantiyemdeki pijama takımıyla çalışan adamdan sonra bu şantiyede de göz yaşı dövmeli inşaat ustası gördüm. tanıdığım tüm ustaları düşünürsem çok derin bir dövme olmuş. mesajın nedir ustam diye yanına sokuldum, I weep for humanity dedi.
yani deseydi daha efsane olmaz mıydı?


12/15/2011

epic boss is epic

1

patron şantiyede ne yapıyorum ne ediyorum diye hal hatır soran bir mail atmıştı, onun üstüne benim cevabımla aramızda bir hoşluk oluştu derken son cevap mailinde yazdığını aynen aktarıyorum;

"Boş vaktin olursa farklı sauna, hamam tasarımları yaparsan iyi olur başka projelerimizde kullanmak için J"


evet, çünkü ben boş zamanlarımda hep 4'e 4' lük ya da 5'e 5' lik (ya da her ne haltsa)  odalar çizip, içlerinde çılgın farklı hamamlar saunalar hayal ederim; huyum kurusun.
*sonundaki gülen surat da yatmadan önceki yüz fırça darbesi

12/04/2011

ev ekonomisi dersinde ortaya doğru daralan halı

4

geçen sabah uyandım. iş hayatındaki 2. ayımı bitirmiş olduğum noktada, daha ne kadar bu şekilde yaşayacağımı düşündüm. dedim iyimser bir ihtimalle 55 yaşında emekli olsam, kaldı 31 sene 7 ay. dedim iyi, iyi. iş hayatının net bir özeti; "akşamları bir kaç saat yaşayabilmek için gündüzlerini satmak" değil mi? akşam gel, ölümüne yorgun ölümüne halsiz.
çarşamba gecesi 9.30' da uyudum. perşembe sabahı yine mutsuzdum. perşembe sabahı kalktığımda, bu gece daha erken yatacağım ulan diye düşündüğüm noktada dedim sakin. daha erken kaçta yatacaksın?perşembe akşamı ise hiçbir şey yaşanmamışçasına 10.30' da yattım.
çok değil, 7-8 ay öncesine kadar süren 5 yıllık hayatımın, bugünlere ulaşmak için yaşanmış olması saçmalığın daniskasıymış meğer. henüz mezun olmayan insanların okul ile ilgili iletilerini görüyorum ve acı bir ifadeyle yaşadıklarının hepsinin benimkileri yaşamak için olduğunu düşünüyorum.
bunları dediğime bakma, bence çalışmak gerçekten okuldan daha güzel. özellikle kendi üniversite tempomu düşününce. 4 yıl boyunca her akşam yapması gereken bir şeyler olunca bir insanın, akşamların boş olduğu iş hayatına güzel demesi de beklenmeyen bir şey olmasa gerek.
ama yine de tüm bu durum, öğlen 2 civarında içime dolan ne yapıyorum lan ben burada? o.O hissiyatını değiştirmiyor.
insanın istediği şeyleri izleyebilmesinin, istediği yerlere gidebilmesinin, istediği şeyleri dinleyebilmesinin imkanı yok bu hayat düzeninde.

dün gece tv izlerken biraz uzanayım gibi masumane bir düşünce üzerine cumartesi akşamı 9' da uyuyarak şahsi rekorumu kırdığımdan bahsetmiş miydim?

-nasıl ki su elde edilebilmesi için hidrojen ve oksijenin net bir oranda birleşmesi gerekiyorsa; aynı şey tahin-pekmez karışımı için de geçerli. haş-iki-o kadar net diyemesem de, tahinin biraz daha fazla olması gerektiğini söyleyebilirim. tahin3-pekmez2 ya da 5tahin-3pekmez tarzı bir tarif verebilirim.

-firmada iş yaptığımız bir adam var. ismi kahraman kral. adamın yüzüne yüzüne gülmemek için zor tutuyorum kendimi. tamam ataerkil bir toplumuz ama soyadın kral ise de çocuğuna kahraman ismini koymayacaksın. oldu olacak kralların koy adını.

-geçende çok ciddi bir şekilde müzik dinlemek büyük günah diyen insan gördüm.

-lastfm' de led zeppelin sayfasını geziyordum. lastfm kullananlar bilir, grup sayfalarına girdiğinde o grubu en çok kim dinlemiş görebiliyorsun. ve ben o gün, 130.000 kez led zeppelin dinlemiş insan gördüm. insanın sadece bir grubu bu kadar dinlemiş olması mümkün mü yahu?

-müzik dinlemek büyük günah diyen adamın bakış açısından, üstteki adamın yatacak yeri yok değil mi? toprak bile kabul etmez onu aslında.

-şantiyede geçen 1. ayın sonunda insanlığa olan inancımı tamamiyle yitirdim.

-orta okuldayken ev ekonomisi dersinde halı ördürürlerdi ya hani, allah onları bildiği gibi yapsın. o halı ne kadar dikkat edersen et, ortaya doğru daralır ve saçmalardı. sökersen ve bu sefer çok dikkat edeceğine dair tam bir inancın olsa da sonra bir bakarsın, yine ince belli bir halın var. makrome ile yaptırılanlara değinmek bile istemiyorum.

-diş fırçasını üç ayda bir değiştirmeliyiz diye bir kural var ya. ne kadar tırt. of sinir oluyorum, sevgili diş doktorları üç ay çok kısa bir süre, bunun diş fırçası firmalarının bir oyunu olduğunu itiraf edin artık. neyse ben yine de değiştirmeye çalışıyorum. ama -bir takım dayatmalar sonucu eskimiş olduğuna karar verilen- diş fırçalarını mutlaka bir yerlerde kullanabileceğime dair sonsuz bir inanç taşıyorum. çoğunlukla da ayakkabı terlik falan temizlerim bunla ben diye atamıyorum.

sevgiler.



7/13/2011

daha neler

3

bu ara tamamen yerli yapımlara sarmış durumdayım. aşk tesadüfleri sever, incir reçeli ve bizim büyük çaresizliğimiz' den sonra özcan deniz' in filmi ya sonra' yı izledim. bu filmde başrol oyuncularından birisi mimar ve kendisi için çok önemli bir projeyi kapmaya çalışıyor. kadının işine yeterince ilgi göstermeyen koca, sunum günü öncesinde planların üstüne kahve dökülmesine sebep oluyor ve ertesi gün sunum sırasında mimar ile işveren arasında şöyle "ohalık" bir diyalog geçiyor.

-peki şu kahverengi olan bölge ne?
-o..şey..kahve..
-o kadar büyük bir alana kafeterya yapmayı mı düşünüyorsunuz?
-hayır.o bizzat kahvenin kendisi.

üstüne kahve döküldüğü buram buram belli olan yere bakıp da buraya kafe mi düşünüyorsunuz deme kafasının yaşandığı bir dünya var mı ya? ayrıca hangi mimar kafeteryaya kahve demiş bugüne kadar? madem mimarlı film yapacaksın, bu işi bilen birinden danışmanlık hizmeti almak çok zor olmasa gerek. gerçi özcan deniz falan, ya ben neyse tamam bir şey demiyorum.

7/04/2011

sıva is more

1

hadi yalıtımı geçtim, o tuğlaların arasına arasına ve üstlerine sürülen harcı sıvayı adam gibi yapsalar; şu an hallerini tiplerini bildiğim karşı komşum olan yurdum teyzesi ile amcasının şehvetli inlemelerini dinlemek zorunda kalmazdım. o kadar net duyuyorum ki, hayal gücüm yüzünden gözlerim acıyor. nasıl bunu bu netlikle duyuyorsam, yarın sabah da duş alışlarını ve amcanın tıraş bıçağını lavaboya tak tak tak vuruşunu duyacağım. teşekkürler müteahhitler.

5/16/2011

ilham, nereden geleceği bilinemez bir dışavurumdur. öyledir

2

mvrdv wins competition for comic and animation museum in china
kaynak

4/12/2011

.

1

adeta proje yapan bir genç. kafası 4'e bölünmüş, burada düşünce devam ediyor diyor; bir yandan tasarlayıp, bir yandan plan çizip, bir yandan da pafta boyuyor. Dört yanı ise uyumak, gezmek, sosyalleşmek istiyor; ama bunları sadece o yaşadığı için onlar renkli tabi; dışarıdan ise yalnızca sigara dumanına boğulmuş bir genç görüyor mimar olmayanlar. adeta anlam veremiyorlar saatlerce bilgisayar başında oturmasına, o yüzden gri. evet.

böyle bir pop-art.ımsı denemem üzerine, zrenzjiim' in muhteşem alt metin okuması. hep böyle entelektüel sohbetler yaparız biz zaten. evet.

3/31/2011

meydan çok önemli meydan

4

bir dersim için, taşkışla'dan taksim'e kadar olan yolun deneyimlenmesi başlıklı bir yazı yazmam gerekti. yazdıktan sonra baktım ki, blog dili hayatımın tüm kısımlarına yayılmış durumda. bir dakika ya bu resmen bilögğgh yazısı oldu deyince buraya da koymaya karar verdim.
okumadan önce şöyle bir ön bilgi vereyim, bu yazı tasarımla ilişiği olanlara daha çok hitap edecektir. ama okul hayatı sona ermek üzere olan ve bu konuda kaygıları olanlara da bir şeyler söyler diye düşünüyorum.

Mezun olduğunuzda değersizsiniz. Kafamda en çok yankılanan cümle son zamanlarda. Bu düşünce ile çıktım Taşkışla’dan. İlk girdiğim zamanda duyduğum heyecanın onda birini hissetmediğim okulumdan. Az önce hocamın proje hakkındaki yorumlarını düşünüyordum. Bu düşünceler kafamda iken Hyatt’ ı gördüm yine, yeniden. Yoluma devam ettim. Çevresiyle ilişkili yapılar kavramı dolanıp dururken aklımda. Neredeydi bu çevresiyle ilişkili yapılar? Akademik hayat ile normal hayat arasındaki bu uçurumun sebebi neydi? Sonrasında yere kaydı bir anda gözüm. Kaldırım döşemelerine. Küçük bir eğim değişikliği vardı ve orada parkeler kalan kısımdaki gibi bütün olarak kullanılmamışlardı. İki üçgen şeklinde zoraki yerleştirilmişlerdi. Aklıma sketch-up’ da yüzey oluşturamadığım zamanlar geldi. Üçgenler oluştururak yüzey yaratabilme sıkıntısı. Üçgenler deyince de ilk dönemde yaptığımız patates projesi. Patates. Dışarıdaki insan için en fazla ne anlama gelebilir ki bir patates? Patates salatası olur olsa olsa. Ama bizim için tanımsız yüzeyleri tanımlayabilme için müfredata konmuş bir projeydi.  O günden beri de aklımdan çıkmayan bir proje. Belli ki amacına ulaşmış. Kaldırım parkelerinden hala ona çağrışım yapabiliyor zihnim. Bu anlarda tek bir düşünce beliriyor kafamda. Mimarlık dışında bir başka bir meslek daha var mı insanın kendi hayatına bu kadar müdahale eden. Hayatı daha düz algılamak istiyorum bazen. Kaldırım taşının bana bir şey çağrıştırması komiğime gidiyor. Bu düşüncelerle ilerlediğimde Atatürk Kitalığı’ nı görüyorum. İçindeki ışığın kullanımından ne kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. Ama orada da kullanıcı profilinde beni tedirgin eden bir şeyler var hep. Ne zaman gitsem kendimi çok yabancı hissediyorum. Bu konuda yalnız da değilim üstelik. Bu sırada oradaki zoraki otobüs dönemeci olan yol geliyor. Koskoca otobüslerin beş yıldır gidip geldiğim yolda, gözlemlediğim kadarıyla, asla yayaya öncelik tanımadıkları yol. Sonrasında da yeni yapılan otel. Dışını resmen yılan derisi yaptılar bu otelin. Buna bu kadar şaşıran tek miyim bilmiyorum. Yılan derisi her seferinde o kadar batıyor ki gözüme, otelin adına bakmamışım bile. Şimdi düşününce çıkaramıyorum. Halbuki neredeyse tam karşısında çok daha başarılı bir örneği varken. Gerçi itiraf etmem gerekirse, ben malzemenin çıplak bırakıldığı tasarımları her zaman biraz kayırıyorum. Biraz daha gidince Taksim Meydanı. Karşıdan karşıya geçmenin dünyanın hiçbir yerinde bu kadar sıkıntı yaratmadığı, otobüs şöförlerinin zevkle otobüsü üstüme sürdükleri meydan. Taksim Meydanı çok tanımsız. Akademik dünya şu meydanı neden bir türlü tanımlandıramıyor. Belki de tanımlandırıyorlar ama henüz yeni mezun oldukları için fikirlerine değer verilmiyor, bilemeyiz. Neyse ki, orada da AKM var. İstanbul’daki en sevdiğim yapı olabilir. Meydanı bir tarafından tanımlıyor da, daha ne isteriz..

2/03/2011

bir ciddi karnabahar

3

e boğulmuş tabi kabe orada.

-geçenlerde babamın dayısı ailesi ile birlikte misafirliğe geldi. dayı önceden koministken, şu anda hacı. benim için bu durum olayı çok ilgi çekici hala getirdi tabi. bir de bizim ailedekilerle bir araya geldiğimizde benimle mesleğim üzerine sohbet etme eğiliminde oluyorlar. yalnız konunun açılış konuşması, senin iç mimarlık mıydı dış mı? diye başlayınca benim bir omuzlarım çöküyor. ve bir yerden sonra muhabbet öyle bir tıkanıyor ki, o an orada azalarak bitmek istiyorum. şimdi bu dayı, yakın zamanda hacıya gidip geldiği için; mesleki konuşmanın içine kabe'ye yapılmış ve kabe'nin ruhani özelliğine turp sıktığını düşündükleri hoteller oldu.
benim için de ilginç bir deneyimdi. bir dış mimar olarak, kabe' nin masterplanı üzerine sohbet etmek.

-özellikle hafta sonları, kahvaltıda özenli bir şeyler hazırlayan insana puanım 10 kanka. böyle bir sevgi akışı daha olamaz içimden. evet benim kalbime giden yol midemden geçiyor. çok net. güzel ve özenli yemek yapan insanın çekiciliği çok başka. bonuslar adeta gözümün önünde uçuşuyor.

-yemekteyiz' den öğrendiğim bir şey varsa; o da türkiye'de her mahallede yemekten anlayan bir eş cinsel erkeğin yaşadığı gerçeğidir.

-şu an var ya çok pis inzivaya çekilmiş durumdayım. ilk haftayı da ekiyorum. itü'nün benden çaldığı yarı yıl tatillerinin acısını son yılda çıkarmaya karar verdim. gelsin filmler, gitsin diziler.

- coen brothers, wachowski brothers, mario bros çok sevdiğim kardeşler.

-öte yandan mario bros' daki, bros' un brothers' ın kısaltması olduğu gerçeğini öğrendiğim an yaşadığım aydınlanmayı mimari tasarımda düşünsel boyuta geçtiğimde bile yaşamadım.

-coen brothers son dönemde en sevdiğim kardeşler olsa da, a serious man' i sevemedim. tuz gibi bir şeyi eksikti filmin. bu adamların filmleri zaten karnabahar gibi. ya çok seversin ya da ağzına bile koymazsın. karnabaharı nasıl sıfır tuzla yemeyi hayal edemiyorsam, bu film de aynı şeyi hissettirdi. coen brothers, filmlerini yarıda bırakır - bir sona bağlamaz - çok da güzel bırakır ama bu sefer o yarım bırakış bile bir eksikti. baştaki efsane ile filmin ilişkisini hele hiç çözemedim.

-uzuuun uzuun film açıklamaları, dizi yorumlamaları,kitap açıklayışları yapan bloglara çok saygı duysam da, o enerjiyi nereden bulduklarını çok merak ediyorum. zira çok sevdiğim bir film hakkında bir yazı yazarken bile afakanlar basarken beni, papua yeni-gine' de çekilmiş, makedon bir yönetmenin buhranlarını anlatan 1.5 saatinde bir ineğin otlamasını izlediğimiz 8 saatlik film hakkında bile sayfalarca kritik yazan tüm bloggerların gözlerinden öpüyorum.

-bir de benim ucuzluğuma bakın, a serious man' i beğenmeyişimi ciddi ciddi tuzsuz karnabahar ile açıkladım. evet.

-karnabahara neden bu kadar takıldın dersen, akşam yemeğinde yoğurtlu mayonezli ilginçli bir salatasını yaptım. üstüne akşam yemeğine dedem de gelince, sofrada bir gerilim oluştu. zira benim yaptığım cins şeylere annem babam alışkınken, dedemin de bu olaya dahil olması ve kendisinin dangalaklığı ile meşhur olduğu gerçeği ile her an bir laf edebilir diye yürek erintisine sebep oldu. bu durumlarda babamın ara buluculuğu beni benden alıyor. normalde ben de yemem bunların yaptığı bu tür şeyleri ama bu güzel olmuş. diye diye yedi sağ olsun. buruk bir sevincin cümle tanımı olsa gerek.

-gerçekten gerilmek istiyorsanız, dedenizle birlikte laptop karşısına geçin. geçen gün antichrist izlerken bu denli gerilmedim. david lynch filmleri yanında chick flick kaldı.
uzunca bir süre arkamda ses çıkarmadan oturduktan sonra, burada insanlar birilerini buluyorlarmış nasıl oluyor o? o_O  diye sordu. ağlayarak içeri kaçtım.

-o değil de antichrist çok sağlam film olmamış mı. adamın içinden gelmiş. bir film çekeyim, bir kadının buhranlarını, şunların ağzına ağzına sıçarak anlatayım demiş. kadın kocasının bacağını çivi ile delsin sonra da klitorisini kessin hacı, arada bir de vajinasından yavrusu sarkan bir ceylan görünsün. gerilsin pezevenkler demiş. ve çok ama çok iyi başarmış. kalktığımda bacaklarım tutmuyordu resmen.

-son olarak, paylaştığı görseli kaydettirmeyen tüm internet siteleri evlerine gidebilir mi? teşekkürler.

1/26/2011

render ne ola ki dediğinizi duyar gibiyim

1

kettle suyu kaynatırken başında beklersen resmen daha uzun sürede kaynatıyor. adeta şakacı. aynı şey, bilgisayar için de geçerli. bir şey kopyalarken, ya da bir modelin render'ını alırken ekrana bakarsan inadına yavaş yapıyor, tadını çıkarıyor. bence.

kabuk

5

teslim kafası; sırasıyla demet akalın, yıldız tilbe ve pink floyd dinleyip bundan çok büyük bir zevk almaktır.

1/10/2011

nijerya' ya mı gitsek

7

-günlerdir restorasyon teslimi kampındaydım. sonuç olarak bir şeyler çıkarmak gerekirse şu an tüm tarihi çevre koruma bilincinin karşısındayım.tüm hepsi yıkılabilir. yerlerine dümdüz müteahhit işi betonarmeler dikilip mutlu mesut beton yığınlarından şehirlere sahip olabiliriz.
 zaten mimarlık eğitim hayatı resmen böyle bir şey.bir şeyi de burnumuzdan getirmeyin arkadaşım. beyazıt' ta şehircilik projesi yaptık, beyazıt' tan tiksindim. bir dönem beşiktaş' ta bir proje tasarladım, beşiktaş' tan tiksindim. döşeme tiplerinin sunumunu yapmam gerekti bir daha projelerime döşeme koymadım. eski itayan elçiliği binasına dair sunum yapmam gerekti, tüm maçka' dan tiksindim. buna puanınız kaç kanka?

-geçenlerde bir anket izledim. dünyanın en mutlu ülkesi nijerya; en mutsuz ülkesi ise fransa imiş. böyle de saçma şey duymadım. bu tip anketleri nasıl yapıyorlar? mesela bizim ülkemiz için o sorular kime soruldu? bana hiçbir şey soran olmadı. zaten hayatımın hiçbir döneminde sürekli mutlu olmadım ki. mutluluk öyle bir şey mi ki? bence alakası(a' lar yumuşatmasız) yok. sürekli bir sıkıntı, sürekli bu bitsin sonra şu olacak, o bitince ondan sonra da şuna gelecek hah şimdi de şu geçsin modunda bir şey hayat. bazen ciddi ciddi kendimi super mario oyunu içinde gibi hissediyorum.

-ama mesela, ben de dinlenme tesislerinde gece 4.00' de otobüs yıkayan insanın mesleğine sahip olsam dünyanın en mutlu insanı olurdum. adamın resmen bohem bir yaşantısı var. gündüz uyuyor diyelim sonra 10 gibi çıkıyor evden, işine otobüs yıkamaya. ben o otobüsün içinde otururken o saatlerde, o fırça yanak hizamdan geçtikçe her şeye yabancılaşıyorum. bir de genelde asla otobüs gelir gelmez başlamıyorlar.-adeta kendisinin patrounu- yaklaşık bir 15 dakika falan geçtikten sonra başlıyorlar  ve o yıkamanın son anları, otobüsün kalkış saati geldiği için hep yalapşap oluyor fakat onlar bu durumdan adeta tuhaf biz haz duyuyorlar.

-bebeğin yaşının ay olarak söylenmesi durumuna çok takığım. mesela çocuk 14 aylık olur,o zaman eyvallah. 1.2 yaşında falan diyemezsin 14 aylık dersin. yalnız 24 aylık demek, nasıl desem. çok ebru şallımsı. mesela nasıl ki ben hiçbir zaman nazım bebek olmadıysam, 24 aylık da olmadım. ezik ezik 2 yaşında oldum.

-yabancı filmlerde görüyoruz hani. lavaboda dişlerini fırçaladıktan sonra ağızlarını çalkalamak için su almak üzere su bardağı kullanıyorlar. ah tanrım, sen de ezik gibi avucunla al. ama eğer ki bir ebru şallı çocuğu olsaydın, eğer ki bir osman nejat bebek olsaydın, eğer ki 24 aylık bir bebek olmuş olsaydın işte o zaman sen de lavabonun kenarına bir su bardağı bırakırdın.

-operatörün açtığı telefon konuşmalarında hazır seçenekler oluyor ya hani şunun için 1'e bas, bunun için 7'ye bas. ben ne zaman bir şey öğrenmek için arasam, benim soracağım şey asla o 9 rakam içinde olmuyor. bazen ikinci defa bile dinliyorum allam aslında 3'te söylediği şey benim öğrenmek istediğim şeye mi karşılık geliyor?diye ama; ı-ıh yok. bir yandan para yazıyor mu o ya o_O çok mu yazdı ki o_O diye yürek erintisi. aman aman.

-hazırsan bir kez daha mutluluk tanımı yapacağım. bence mutluluk, alarm kurmak zorunda olmadan yatabilmektir.

9/26/2010

fakat şebnem dönmez'in bıyıkları?

3

-bu konuda zorlu çabalara girişsem de görsel bulamadım bilöğgğgh. ama bir kez rastlasan hislerimi sen de iyi anlayacaksın biliyorum. neden böyle bir şey yapmışlar anlamasam da şebnem dönmez imaj değişikliği için bıyık bırakmayı uygun görmüş. hayır ben mi yanlış görüyorum diye dikkatle baktım, yok yanlış falan değil. baya bıyık. sonra arkadaşlarla konuştuk, gerçekten de bıyık. bıyığın yanında, sadece bıyık da değil şebnem, o eski bildiğimiz şebnem de değil gibi. tamam su' nun annesi olacak diye çirkinleştirdiyseniz anlayabilirim bunu.

zamanında bir demet tiyatro'da binnur kaya' nın oynadığı bir karakter vardı şamuran diye. lütfiye, ona sürekli ağdayla ilgili espriler yapardı. bir lütfiye de ece(ş.dönmez)' ye lazım.

-üstüne ne kadar düşünürsem düşüneyim, derste güneş gözlüğü kafada oturanları anlayamam. hayır kimse benden bunu beklemesin.

-onu geçtim, bazı insanlar sahip oldukları rahatsız öz güvenle gerçekten çılgın şeyler yapabiliyorlar. üniversite' nin ilk haftası mı neydi, matematik dersindeyim. tüm o havuz dersleri gibi çılgın ve birbirinden olabildiğince alakasız bir kalabalık. oturuyoruz ders başlayalı baya olmuş. kızın biri - suratı son derece teyzemsi ama tarzı itibari ile gotik -elinde beyaz bir fincan hatta altında da tabağı ve tabağından tutar vaziyette içeri girdi hocaya baka baka oturdu. işte ben bunu rahatsız öz güven olarak adlandırıyorum.

-dün, şu ahir hayatımda yeni bir şey daha yaşadım.öncelikle şu ön bilgiyi vermem gerekir. mimar insanların hayatta en çok karşılaştığı sıkıntılardan biri, karşılarındaki mimar olmayan insanların mimarlığın bir meslek değil de bir kısaltma olduğunu düşünmeleridir. evet kimse mimarım cevabını kabul etmez. ikinci soru olarak iç mi dış mı diye sorar. er kişi, gerçekten çok idealistse bu durumu açıklamaya; mimarlığın içi dışı olmadığını izah etmeye uğraşır. eğer ki bu soruya gerçekten çok alışmış ve karşısındakinin ne açıklarsa açıklasın tatmin olmayacağını( iç mimarlık daha iyi değil mi ya? ben çok seviyorum dekorasyonu misal, böyle deri koltuklar zigonlar felan) deneyimlemişse, dış dış hıı evet dış dış diye yanıtlar geçer.
ama dün spor salonunda antrenör, ne okuyorsun sorusunun cevabında mimarlığı alınca; peyzaj mı? diye sordu. ben de yok abi, genel dedim. genel ne ya?

işiniz nedir?
-mimar
peyzaj mı?
-evet abicim dış peyzaj mimarı.

9/12/2010

1 saatte tersten konuşma seti

9

dün bir an kendimi, oturmuş bullet express adlı mucizevi ürünün reklamını izlerken buldum. o bıçaklarıyla olsun, mutlakta sadece ekmek kızartma makinesi kadar yer kaplayan ergonomisyle olsun, gözlerimi dolu dolu etmişti.

şu dünya üzerinde en çok inandığın şey nedir diye sorarsanız, hiç düşünmeden bu reklamlardır derim. mesela şu an benim her türlü inancım bullet express. bu 1500 değil 1000 değil 400 hiç değil 315 tl değerindeki mucizevi ürün şu an sahip olmak istediğim tek şey olabilir. o reklamların karşısına geçip de hipnoz olmayanınız yoktur heralde. misal ben bir ara da nicer dicer fanıydım. böyle küp küp kesilen meyveler olsun, makarnanın üstüne parmesan peyniri kesmelerle olsun, soğanları ya da patatesleri kızartma olmaya çabucak hazırlama bakımından olsun, zahmetsiz salatalar hazırlamak bakımından olsun çok büyük tutkum vardı.

ama dünya üzerinde 2 çeşit insan var sen de biliyorsun. 1. tip; bu ürünlere inanan. 2. tip ise bu tip ürünlerin tamamıyle karşısında olan, sanki hayattaki tek düsturu bu ürünü kötülemekmiş gibi takılan insan. işte o 2. tip insan beni hep engelledi yollarıma taşlar koydu. canım güzelim nicer dicer' ıma laflar söyledi. o söyledikçe içime attım. gerçekten de zahmetsizce salatalar yapabileceğimi, ya da dostlarım geldiğinde pratik meyve salataları yapabileceğimi bunun hayatımı gerçekten olumlu etkileyeceğini anlatmaya çalıştım ona ama olmadı.

ondan sonra sauna belt çıktı. nicer dicer yüreğimde tatlı bir heyecan oluşturuyordu hala ama; gönlüm biraz sauna belt' e kaymıştı. çünkü artık spor salonlarında harcanan vakitlerden yorulmuştum. evimde kitabımı okurken filmimi izlerken dostlarımla zaman geçirirken bir yandan da belime taktığım bu mucizevi aparatla yağlarımdan kurtulup baklavalara kavuşabilirdim. hem de 8 saat içinde başvurursam türlü çeşit hediyelere losyonlara indirim kampanyalarına hak kazanabilirdim. ama yine o 2. tip insan geldi ve yok yæ o iş o kadar kolay değil o yağ mağ eritmez su kaybettirir sadece dedi ve gitti. yine yıkılmıştım.

sonra da okulun 1. yılında, mimari proje kapsamında verilen saçmalamak konulu kısa film projesi için çektiğimiz mızan 1 saatte tersten konuşma seti adlı kısa filmim geldi. yıllar sonra yeniden izledim, yeniden güldüm. çekim tekniği, ters ışıklar,sallanan kameraya rağmen amatör ruhunun hastasıyım bu filmin, nacizane.

8/23/2010

bugün sana mavi açmayı çok istiyorum.

3

-üstünden o kadar zaman geçti ona rağmen hala o, kutunun üstündeki ipi kopardıktan sonra ufalanan bal mumlarını elle süpürme kafasına anlam veremiyorum var mısın yok musun' daki.

dün akşam kafam biraz güzelken tv'ye kitlendim. baya oturmuş kendimi var mısın yok musun izliyor halde buldum. hem de öyle kitlenmişim ki böyle bir gereksiz stres bir gereksiz sıkıntı. 500 bin açıldıkça bir hayıflanma. hayattaki tek sıkıntım oymuş gibi takılmışım bir süre. dedim sonra ne oluyorsun, ne iş. sana giren çıkan ne.

tam programa kitleniyorum pat reklam. ordan geçiyorum çghb'a. güzel kafayla pek bir üç boyutlu geliyor o program. tam ona kitleniyorum pat reklam. ondan ona seke seke izlerken dedim neden bir yandan da yemek yemiyorum. bir güzel hazırlıklarımı yaptım bir şeyler tam oturdum ki, bu sefer ikisi de reklama girdi.

tv'de izleyeceğin aptalca şeye tam kitlenmişken, bir yandan da yemeğimi yiyeyim keyfime keyif katayım dediğimde kanal reklama giriyor ya, işte tam bir mutsuzluk tanımı.

var mısın yok musun' a bir takılsan sayfalar dolusu yazı çıkar. ekranlarda sürrealizmin tarihi yeniden yazılıyor. farkında değiliz. oradaki insanlar çok farklı bir boyuta geçmişler. şimdi dün bir tane kız vardı, amerika'da yaşıyorlarmış. acun, tam bir klasik türk insanı gibi davranarak kızdan ingilizce konuşmasını istedi. sonra türkçe' sini de dinledikten sonra, kız en son babasının off-günü olduğundan bahsetti ki o anda, iki dili de ayrı ayrı güzel konuştuğuna ikna olduğumuz kız iki dili karıştırarak hepimiz hayal kırıklığına uğrattı. evet. bu yarışmanın formatı bu. tam anlamıyla bir bizlik duygusu oluşturuyor. yoksa mal gibi oturup izlemezsin. sonra kızın bugün gitmesi gerekiyormuş, bir güzel öptü uğurladı acun. kanal bir 10 dakika boyunca bu anlamsız muhabbete kilitlendi. zeynep casalini' den amacım yok yaşamak buysa sözünü alıp programa format yapmışlar.

insanlar bu yarışmada kutu açmak olayına kutsal bir şeymiş gibi yaklaşıyorlar. muhtemelen format gereği olan bir şey ama; o kadar moda girmiş olmaları hepsinin içinde de var olduğu gerçeğini gizlemiyor.

bugün sana mavi açmayı çok istiyorum. lan. kendinize gelin. cannım kızım, çok istiyorum sana mavi açayım. sonra teklifler bir şeyler geliyor. önce telefon, arkasından yavan ötesi bir hamdi bey muhabbeti. acun bize bildiriyor ki, acun bey hesap kitap yapıyormuş. allah aşkına nasıl bir hesap çok merak ediyorum. üç katlı integral mi çözüyorsun orada. sonra hamdi bey' e çok teşekkür ediyorum ama yokum.

bu sırada yarışmacılar iyice kendinden geçmiş vaziyette beş yüz bin beş yüz bin sloganı yapıyorlar. böyle işte gaz verme amaçlı öyle saçma sloganlar yapıyorlar ki, beş yüz bin beş yüz bin narası sevimli gelmeye başlıyor diğerlerinin yanında.

ama ben en çok yarışmacıların, bilimsel verilere dayanan çıkarımlarından hoşlanıyorum.
hmmm, dün ben kırmızı açmıştım ama ondan önceki üç gün sarıydı, ayten hanım da hep mavi açıyor bu yüzden ben onun arkasında olduğum için bugün kırmızı hissediyorum. cümlenin sonunda başını çoktan unutmuş oluyorum o kadar saçma çıkarımlara inanıyorlar.

hepsinin kutusu kutsal. bu işin şakası yok.
-kutunu açar mısın canım?
-seve seve.

haydaa. seve seve? o ipi bal mumundan kurtaracaksın sonra pislikleri pıst pıst diye masanın üstüne dökeceksin ve açacaksın bu kadar basit. sevgiyi falan ne karıştırdın şimdi canım.

yarışma bir yandan tam gaz devam ediyor, ekspresyonizm' in dibine vurmuşuz derken altın vuruş şu diyalogla yaşandı.

-arzucum ne hissediyosun?
-valla canım benim, seni çok seviyorum. biliyorsun. zaten bir alt odamda kalıyorsun. paylaşımlarımız çok büyük.. ama ben bugün kırmızı hissediyorum. --- paylaşım ne alaka burada şimdi?
-kutunda mavi hissediyorum desem kırılır mısın?

aa. kırılmak ne alaka . böyle yapış yapış bir muhabbet, herkes bir hisler içinde. birbirleri için pazara kadar değil mezara giderler ama sonra gidip survivor' da birbirlerini boğazlarlar. bu işler böyle.

son sözüm de acun'a. paranın içinde yüzmekte olan bu arkadaşımız giyinmeyi asla ama asla öğrenemedi. yapacak hiçbir şey yok.

-tüm firmalar topluca anlaşmışlar ve güzel t-shirt üretimini durdurmuşlar. yok anacım. ben bulamıyorum.

-dışarıda bir yerlerde kuru fasülye - pilav yiyeceğim diyelim. bayılırım. ama ben ikisini ayrı ayrı birbirine karışmamış vaziyette ve yanyana yemeyi seviyorum. türkçe'de çatı kuralı. işteş çatıda birlikte mi karşılıklı mı muamması.
ama ben müdahale edene kadar, usta hop koyuyor pilavın üstüne bir kepçe kuru fasülyeyi. sonra o pilav kırmızı sulu sulu bir hal alıyor ve ben tüm konseptten soğuyorum. bir şey de diyemiyorum tabi. yiyiyorum kuzu kuzu. yalnız bunu değiştirir misiniz? buranın sorumlusu kim diyebilecek acarlıkta bir insan olamadım hiç.

-barlarda, yarım bardak limon suyu içinde gelen, dikine kesilmiş havuç ve salatalık çubukları. nasıl desem. biraz özensiz geliyor bana hep. dolaplarda kalan saçma alakasız şeylerden yemek çıkarmak gibi. ya da evde bulunan artık malzemelerden maket yapmak gibi. onun olduğu bar karizmatik bir yer olamıyor asla gözümde.

- ekranlarda koca yanak diye bir çocuk figürü yarattılar ya. maret reklamında kadir çöpdemir ile baba oğul bir sucuk serisi hikayesi vardı. hepimiz inanmıştık onların baba oğul olduğuna. sonra ne oldu. o çocuğun babası farklı bir adam olacak şekilde yeni bir reklam çekmişler. e noldu şimdi böyle. nerede kaldı bizim inandığımız baba oğul. duygularımızla oynamadınız mı.

-inception filmindeki mimar hikayesini anlamadım. ya ben anlamadım ya da havada kalmış. o kız ne yaptı bir mimar olarak o filmde. bir de neden daha usta bir mimar değil de bir öğrenci. bu mimar kafası üzerine gittim matrix' leri yeniden izledim. oradaki mimar hikayesi çok iyi bir şekilde açıklanıyor iken, inception' da fazla zayıf kalmış. gerçi adam nasıl bir hikaye yazmış dil uzatmak haksızlık olur. ama nasıl ki, türk filmlerini izlerken buram buram türk filmi olduğunu hissettiren bir şeyler varsa, aynı şey hollywood filmlerinde de var. olayı hemen aksiyona bağlamak. biz teknolojinin kitabını yazdık mesajı. aslında hiç gerek yok. yalnızca o nehre yuvarlanan araç ile hotel odasındaki yer çekimi olayı arasında ilişkinin kurulmuş-kurulabilmiş olması bile bu filmi çok başarılı kılıyor.
yine de bana göre christopher nolan' ın en iyi filmi hala the dark knight. ondaki o yoğun his başka.
bir de yaratılan dört katmanlı hikaye ustaca kotarılmış iken o karlı kısım fazla gereksiz geldi bana.

-çarşafları değiştirince beni en çok geren şey, yastık kılıfını doğru şekilde takmak. şimdi yastık genelde yatmaya alıştığım bir tarafında belli girintiler çıkıntılar oluşturuyor ve ben onlara alışıyorum. bir yandan da yastık kılıflarında yüzüme doğru denk gelmesini sevdiğim taraflar var. yastık kılıfını yastığa geçirirken en kilit unsur bu; farklı iki girdiyi doğru şekilde kesiştirmek. yatağın yatmaya alışık olduğum yüzüyle, kılıfın sevdiğim yüzü üst üste binmelidir. yoksa katiyen yatamıyorum.

-merhaba. benim ruhum hasta.

8/16/2010

dilli kaşarlı

3

bugün stajın en tuhaf gününü yaşıyoruz. patronlar iş sebebi ile şehir dışındalar ve bu durum fazladan bir rahatlık getiriyor çalışanlara. siz siz olun patron olursanız işinizin başından gitmeyin, vallahi iş yavaşlatıyorlar.
pazartesi sendromu denen şeyi de bugün çok net yaşayarak öğrendim. büroda herkes birbirinden tiksiniyordu. yavaş yavaş muhabbet açıldıkça, eski dost olduklarını hatırlayan çalışanlar birbiri ile yeniden kaynaşmaya başladı. ofisin mimarlar kısmında üç bayan mimar ve ben çalışıyorum. hayat kaderim gibi bir şey oldu artık bu durum kabullendim. bir zamandan sonra bu grup bayanlar size tamamen alışmaya başlıyorlar ve muhabbetler güzelleştiği kadar da çirkinleşiyor. bayanlardan bir tanesi hafta sonu birisi ile buluşmuş. iş bu ki muhabbeti biraz daha kontrollü kılmaya çalışıyorlar fakat beni henüz az tanıyorlar. eve mi gittiniz? sorusunun ardından sürpriz olmayan soru geldi tabi hemen akabinde.
naptınız kız?
yemek yedik işte falan.
ne yediniz? dilli kaşarlı mı?
o-hoo dilli kaşarlı sosisli sucuklu ne varsa yedik.


[abaaouuvv!] içime attım hep, içime.


pardon da..

7/26/2010

içte 2 cm, dışta 3 cm

1


rüyamda, teyzemle beyonce ve rihanna'nın birlikte verecekleri konserde geri vokal yapmak üzere konser alanına yetişmeye çalışıyorduk. şovda kullanmak üzere elimizde de kocaman iki karpuz. bir yandan da nasıl yağmur nasıl yağmur. ama iş bu ki beyonce & rihanna' nın geri vokalleri olmamıza rağmen mekana man fortuna tip otobüslerle ulaşmaya çalışıyoruz. üstelik konser mekanı da bizim okulun 127 numaralı konferans salonu; ki bence bu rüyanın en tuhaf olmayan yanı.

teyzemin performansı benden biraz daha öndeymiş. biraz geriden izliyorum. böyle yıllar önce iner misin çıkar mısın diye program vardı hani, o tarz bir platform düşün ve onunla sahnenin altından teyzemin yükselişini görüyorum ve başlıyor söylemeye. inanamıyorum başta - sanki konser vermeye beraber gitmemişiz gibi- garipsiyorum, oha aksanı da vokali de baya iyiymiş diyorum. işte tam bu sırada bir anda yine otobüsün içindeyim ve karpuzu elimden otobüsün orta kapısının oradaki boşluğa düşürüyorum. işte rüyaların en sevdiğim yanları bu absürd geçişler. üstüne üslük kendi söyleyeceğim kısımları da katiyen hatırlayamıyorum. bir de şarkı çalarken kendi kısmımı nasıl hatırlayabilirim ki diye geriliyorum. benim kısmıma yaklaşırken şarkı, büyük bir sıkıntıyla uyandım.

dün geceki rüyamdı bu. şimdi de bütün gün uygulama projesi çizdiğim için, gözümün kapattığımda tüm iç duvarlara 2 cm, dış duvarlara 3 cm olmak üzere sıva çizgileri çiziyorum. bugüne kadar bu meslek yolunda çok angarya şeylerle uğraştım ama nedense bana en çok koyan sıva çizgisi çizmek.
gözümün önüne sıva yapan amcalar geliyor. özellikle de şantiyede fotoğrafını çektiğim bu amca geliyor. ne de garip karşılamıştı duvarı sıvarken birinin fotoğrafını çekmesini. sonra içten içte iki santim, dışta üç santim, evet. derken ufak ufak konuya yabancılaşıyorum.