kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4/11/2012

mdna

0

öncelikle kendime, artık madonna' dan yeni bir confessions on a dance floor beklemekten vazgeçmem gerektiği hatırlatarak mdna albümüne dair görüşlerimi paylaşmak istiyorum.
bunu özellikle dedim keza 20 marttan beri dinlediğim albümü yeni yeni sevmeye başladım. hele hele ilk dinleyişlerimde tam bir skandal olduğunu düşünmüştüm.
ilk kez bir albümün turnesini canlı canlı izleme imkanına sahip olacağım için bu albümü çok uzun süre beklemiştim, tüm bunlarla birlikte mdna benim açımdan baya zorlu başladı yola aslında.

öncelikle albüm görselleri her zaman olduğu gibi çok ama çok başarılı. hele hele albüm kapağı überalles olmuş. katlanma efektiyle ismin kısaltılmış halinin uyumu aşmış gitmiş.

her bir şarkıya kısa kısa değinirsem;


girl gone wild
bu şarkı hakkında kafam çok karışık bilöğgğgh (ah yazık). çok patlayacak gibi gümbür gümbür gelmişti ama sonra ben ikinci dinleyişimde sıkıldım bu şarkıdan sonra yine sevdim derken çok fazla şekilde celebration' ın devam versiyonuymuş gibi hissettiriyor bana. sonra bazen diyorum sadece baştaki "oh my god I am hardly sorry.." deyişindeki tonlama bile yeter diyorum, eninde sonunda çok çok iyi bir dans şarkısı ve bence harika bir şovu olacak.

gang bang
ilk dinleyişimde beni çarpan tek şarkı bu oldu. madonna' nın her albümde farklı bir şey deneme iddiası için geçerli tek şarkı bu bence. çok kışkırtıcı ve madonna' nın vokal konusundaki zirvesi olabilir. bu şarkıda sahnede gang bang yapılsa şaşırmam. öte yandan tarantino bu şarkıya klip çeksin, çocuğumu keserim. o derece güzel bir şey olur.

I'm addicted
şimdi bu şarkı için söyleyeceğim şeyi bir kaç kişiyle konuşup onların da aynı görüşte olduklarını bildiğim için söylemekte beis görmüyorum. bu şarkı resmen hande yener' in hipnoz albümü gibi tınlıyor. tam olarak tarif etmek gerekirse şarkının sound' undan bahsediyorum. hayat ne garip değil mi vapurlar falan? hande eminim dinledi bu albümü ve ne hissetti acaba çok meraktayım.
şarkıya dönecek olursak oldukça gaz, albümün en iyilerinden bunun yanı sıra insana mdma' yi merak ettirmiyor da değil.

turn up the radio
bu şarkı da beni ikilemde bırakanlardan. bir diyorum heh olmuş tam bir dans hiti daha ne olsun. sonra birden çok ses kalabalığı gibi hissediyorum. sonra diyorum ki başkası yapsa eminim bu kadar bile düşünmezdim bayılırdım ama madonna' nın önceki işlerine çok benzetiyorum orijinallikten mahrumluğu biraz kekremsi geliyor.
yok lan yok mis gibi şarkı işte. albümün en büyük dans hiti nokta.

give me all your luvin
ben bu şarkıdan ilk çıktığında zerre haz etmedim.albüm böyle olacaksa yandık diye bile düşündüm. ama sonra amacına uygun eğlencelik çerez olarak kabul edip eğlenmeme baktım. yine de bu, madonna' nın en vasat çıkış single' ı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

some girls 
kulaklarınızda ingiliz aksanı ile çınlamasını istediğim yorumumu yapıyorum; rubbish!

superstar
bu şarkıyı da başkası yapmış olsa he tamam diyeceğim de madonna için fazla vasat geliyor maalesef. albümün kötülerinden.

I don't give a
nicki minaj' ın evine gitmesini istediğimden olsa gerek bu şarkıyı da başlangıçta zerre sevemedim. şimdi ise 90lar havasında eğlencelik bir çerez olduğunu düşünüyorum hatta nicki minaj kısmına bile sempati duymaya başladım.

I'm a sinner
sonunda coadf çizgisinde bir şarkı diye can simidi şeklinde sarılmak istediğim şarkı. madonna' nın günahlar konusundaki ısrarlı çizgisini de devam ettiriyor.

love spent (tık)
işte geldik albümdeki en sevdiğim şarkıya. ben bu şarkıya resmen bayıldım. başındaki country öğelerden tut, sonrasındaki auto tune vokalden kemanlara, sonrasındaki naif vokallere ve müziğine her şeyiyle on numara.

masterpiece
altın küreli şarkı albümün en güzel sakini. öte yandan bir frozen olmadığı kesin (bir alex değil).

fallin free
masterpiece' den sonra bu şarkı bana nedense gereksiz geldi. sonuçta sıla albümü dinlemiyoruz. başlıyor bitiyor ve iki kişiden biri vazgeçiyor ve biri hep daha çok çok seviyor ve.. yapmayalım burada.

beautiful killer
bu şarkı albümün bir diğer gizli güzelliği aynı zamanda love spent ve I'm a sinner 'ın kankası. coadf' dan fırlama gibi olması bile sevmem için yeterli zaten.

I fucked up
ne kadar dinlesem de bu şarkıyı madonna klasında göremiyorum; zaten madonna' nın da şarkıda dediği gibi kimse kimseye kendisinin ettiği kötülüğü etmiyor.

b-day song 
batukan' ın da dediği gibi madonna adeta selena gomez ve justin bieber hayranlarına hitaben şarkı yapmış, üzücü.

sonuç olarak toparlamak gerekirse bir müzisyen için en naif talihsizlik herhalde kendi yükselttiği çıta yüzünden bu tarz eleştiriler alması olsa gerek keza her yeni albümde bir şeyler deneme iddiasında olan biri için yenilikten uzak ama normal şartlarda başarısız denemeyecek bir albüm olmuş mdna, diyerek puanlamaya geçiyorum;
madonna standartlarında değerlendirirsem 6.5 / 10
genel bir pop albümü olarak 7.5 / 10

dip not: gel 7 haziran gel.


8/04/2011

son single; yıldız tilbe - oynama (a.k.a oduna da gül gibi bakmam)

3


mademki lady gaga' nın kliplerini irdeliyoruz neden yıldız tilbe' ninkileri de irdelemeyelim ki dedim ve; yıldız' ın son eserini ve klibini masaya yatırdım. öncelikle dream theather şarkılarında 10 kez ritm değişiyor diye ayılıp bayılan türk gençliğinin bir de bu şarkıya kulak vermelerini rica ediyorum. şarkıda kaç kere ritm değişiyor ben sayamadım. bazıları bu şarkıdan belki de üç şarkı çıkarır ama yıldız adeta tükenmeyen bir kaynak olduğu için hoyratça bir şarkı olarak kullanmış bu cevheri. şarkı son dönemlerin popüler tekniği olan auto tune ile başlıyor. yıldız albüm öncesi röportajlarında da özellikle kanye west( özellikle 80s & heartbreak albümünden) ' ten çok etkilendiğini özellikle vurgulamıştı. şarkının içinde geçen "...gözlerinin cayır cayır yangınında" konsepti bize klipte yangın merdiveni ( şu okullarda bulunan ve üstünde her bir kovaya bir harf düşecek şekilde YANGIN yazanlardan) olarak dönüyor ve klibin ana mekanına dönüşüyor; ama tabi ki bu alt metin okumasını yapmak için yıldız' ı delikanlım'dan beri takip ediyor olmak lazım ( bazı sonradan fanlar bilemez) . "ben bir melektim, aşkta çok bebektim çok" kısmında yıldız modern insanın aşk çıkmazını en iyi şeklinde sorgularken üstüne gelen -tokat gibi ritmiyle- be-nim sap-lan-tım tek bir aşk bizi şöyle bir silkeliyor. akabinde gelen balerin ise black swan' a saygı duruşunda bulunurken, aslında hepimizin içinde kara kuğular yok mu ki? sorusunu düşünmeye itiyor bizi. nakaratta geçen oynama sözünün olduğu kısımlarda bir dansözün göbek atması ise, serdar ortaç' ın binlerce dansöz var tadındaki kara mizah anlayışını yakalamaya çalışmış. başarmış mı derseniz sizi bilemem ama bence başarmış. son olarak eklemek gerekirse; yıldız yine doğal, kendi seçtiği kıyafetler içinde çok şık ve hepiniz kabul edersiniz ki bu kadına dans etmek çok yakışıyor.

ilk günkü gibi hiçbirimize gül bahçesi vadetmeyen yıldız yoluna, oduna gül muamelesi yapmamak gerektiğini vurgulayarak devam ediyor.

9/06/2010

facebook'tan karakter tahlili

4

uzun süredir böyle bir doya doya coştuğum, yerli yersiz atıp tuttuğum bir inceleme yazısı yazamadığım için hayıflanmaktaydım. dedim hazır tatile de girmişken neden msn' le başladığım karakter çözümlemeleri(1-2)ne bu seri ile devam etmiyorum?! başlıyorum

1-profil fotosu mavi zemin üzeri beyaz adam olan insan

bildiniz değil mi? onlar gerçekten de varlar. bu insanlar ya gerçekten çok dolular ve herkesin delirdiği bu site için oraya bir fotoğraf koymaya bile zamanları yok; ya da bunların hepsi amerika' nın tüm dünya hakkında istihbarat sahibi olmak için kurduğu oyunlar düsturundan yola çıkan insanlar. ya da bunlardan tamamen alakasız şekilde benim gibi fotojeni yoksunular ya da fotoğraf çekmeyi seven insanlar hiç yok çevrelerinde.

2-1116 arkadaşı olan kız/ insan ama çooğunlukla kız

bundan daha önce de bahsetmiştim. ( isteyenlere ismail yk dan gelsin, bu numaradan beni tıhkla) daha önce yeterli açıklamayı yapmışım o yüzden şimdilik yalnızca istediğim eklemeyi yapacağım. efendim bence bu grup da kendi içinde 2'ye ayrılıyor. 1- yaklaşık 36 tane fotoğraf albümü olanlar; çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı sorusunda tercihlerini neyden yana kullandıklarını çok net anlayabiliyoruz bence. 2- neredeyse 362 tane şeyin fanı olanlar. sanırım ben bu 2. gruptan biraz daha fazla çekiniyorum. neden. herkes çok yönlü olabilir ama bu artık über yönlülük gibi bir şey. düşünüyorum ben hayatta 362 tane şeyin fanı mıyım diye, yok cık değilim. mesela bir filmi seviyorum diyelim, sonra görüyorum ki o fanı olmuş. halbuki ben çok daha kendimi vererek izlemişim o filmi, konuşunca anlaşılıyor gabak gibi.

ayfon ya da bilekberi' lerinden çözünürlük katili fotolar yüklemek de genel tutumları.

3-hiçbir şeyin fanı olmayan insan

adeta üstteki insana tam zıt bir insan. ne uğraşacağım yæ diyor bize farkında mısınız? ben burada bir saymaya başlasam var ya u-huu diyor. benim bildiğim şeylerin burada sayfası bile yoktur hatta diyor. bu insan genelde kings of convenience ya da suede falan tarzı gruplar dinliyor genelde.

kendisi hakkında bir şeyler yazması gerekirse de kimsenin anlamayacağı bir şeylere referans veren ingilizce, genellikle de farklı advanced cümle yapılarında, şeyler yazıyor. hatta kuvvetle muhtemel bu tip paylaşımları olan bir tumblr' a da sahip.

4- bir tane profil fotosu olan insan

işte bu çok güzel bir insan. şekilcilikle uzaktan yakından alakası yok bu insanın. gerçekten birileri arattığında fotoğrafından tanısın diye koyuyor o tek fotoyu da besbelli. hatta çoğu zaman girmiyor da. ne uğraşıcam abi hayat sokaklarda diyor çoğu zaman. sigarasını içiyor bir köşede.

5-neredeyse hiçbir şey paylaşmayan insan

bu psikoloji sadece bende mi var bilmiyorum ama; bence karizmatiklik-paylaşma grafiği yapılırsa eğer kesinlikle ters orantılı bir grafiğe sahip olur. böyle bir grafik niye yapılsın tabi o da ayrı konu.

bir de bunların genel olarak profil fotolarını ya da etiketlendiği fotolarını tıklattırmama özelliği olanları var.

ama genel olarak, arada net tespitler ya da herkese laf sokan iletileri olabiliyor.

6- profil fotoğrafı gül olan aile büyüğü teyze

ailerin bu olayı keşfetmesiyle hepimizin tadı kaçtı biliyorum. ben şahsen birisi saçma sapan bir fotoğraf koyar da yazar da bizimkiler görürse gerilimi yaşarken kendimden çok şey kaybettim. 35 kiloya düştüm. onu gizlemenin engellemenin yolları var biliyorum ama eğer biraz teknoloji bilir bir aile mensubu iseniz işler biraz daha değişiyor.
fotoğrafı gül olan teyze hepimizde ekli bence. bu teyze genelde duygusal şeyler paylaşmayı seviyor ama volkan konak duygusallığından hoşlanıyor. milli bayramlarda da türk bayrakları ile donatıyor profilini. ve de genel huy olarak çoğu fotoğrafa yorum yapmaktan hoşlanıyor.

bu insan geçenlerde de can yücel' in nasıl kadın olunur nasıl adam olunur şiirini paylaştı. hepiniz gördünüz.

7-facebook siyasetçisi

gerçek anlamda sanal alemde tanıdım ben bu insanı. yılmaz özdil güruhu tam olarak ya da tam karşıtı. çok ısrarcı paylaşım konusunda. adeta biz cahil beyinlere dikte ediyor ve genellikle karşıt görüşe tahammülü az. uçlarda olmayı seviyor, genel olarak da; orospu türkan saylan grubuna katılıyor örneğin; ya da başbakanımıza gıcık olanlara gıcık olanlar

8- her şeyi geriden takip eden insan

en çok bu insan için hayıflanıyorum. hayata tutunduğu dalı olayım istiyorum. biz zehra betül'ü artiz ne arar la bazarda ' yı çoktan tüketmişken o daha yeni paylaşıyor çünkü. hayatı hep biraz geriden takip ediyor. mesela sertab' ın koparılan çiçeklerini yeni keşfetti bu insan. amma illa da paylaşmayı çok seviyorlar. o koparılan çiçekler o yılmaz özdil' in yazıları illa ki paylaşılıyor.

bu insanla, sürekli oyun daveti gönderen insanın da çok ortak noktası var. hatta ayrıldıkları nokta nüans gibi bir şey.

9-kendi paylaştığı şeyi beğenen insan

bir noktada söz gerçekten bitiyor.

10-zaytung insanı

efendim bu grup; hayata dair paylaşabildiği en komik şey zaytung haberi olan insan. bir bakıma hüzünlü yani. kendi söyleyebileceği komik bir şeyler olsun o da çok isterdi herhal. ama olmayınca olmuyor.

11-hayatta edebildiği tek muhabbet futbol olan insan

erkeklerin genellikle %60 oranında dahil olduğu bu grubun en sevdiği üçleme de recep ivedik. genellikle forma namustur?! siyah ulan?! kafasında testosteron fışkıran sloganlar paylaşıyorlar. ama bu erkeklerin şaşılır bir şekilde genellikle 6-7 yıllık çok düzeyli ilişkileri de oluyor. futbolu gerçekten sevmek var; misal ben. bir de forma namustur kafası var. çok ilginç.



gece gece kategorizasyonun dibine vurdum. hadi hayırlısı.

5/29/2010

bu mahalle beni deli sürüyor

1

birazdan çok alakasız bir konuyu bambaşka yerlere taşıdığıma hep beraber şahit olacağız canlarım. oturduğum evin mahallesi beni delirtmek üzere. evin yanından ana caddeye doğru çıkan ve insan sağlığını zorlayan, benim bile dışarı çıkarken iki kere düşündüğüm yokuşta, tüm mahallenin çocukları inat edercesine civelekleşiyorlar. adeta aralarında oynayalım ama hiç susmadan oynayalım anlaşması yapmış gibiler. onlar sustuğu anda odamın tam karşısındaki apartman katında yaşayan ve kendilerini çok farklı kademelerin insanları olarak gören gençler başlıyorlar.gece gündüz fark yok. onlar susunca da ya çılgın kediler başlıyor civelekleşmeye ya da istanbul'un tüm martıları fulya'da sabahlamaya geliyorlar. belki de onlar martı bile değiller, hatta bence hepsi birer ebabil.

neyse gece yattım. bu mahalle beni delirtmeye başladı diyorum ama bir yandan da, "this neighbour's driving me crazy " cümlesi yankılanıp duruyor. dedim manyak mısın? adeta yeni ingilizce öğrenen ve öğretmeni tarafından " rüyanızda ingilizce konuşursanız, olmuştur bu iş " denilen bir öğrenci edasında. bunda 4. sezonunu bir solukta izlediğim dexter ve geçenlerde şu yarışmada yaptığım ingilizce sunum ve hazırlanan ingilizce paftaların etkisi büyük.

aslında buradan şu noktaya gelmek istiyorum. dostlarım bize gerekli ingilizce öğretilmiyor. aa o da nereden çıktı şimdi demeyin bana. grammer olarak demiyorum, ama bir yabancı ülkeye gittiğimizde rahat etmemizi sağlayacak şeylerin daha öncelikli öğretilmesi lazım. o okulunda öğretilen ingilizce, akademik amaçlı ama daha çok dediğinizi duyar gibiyim. tamam haklısınız ama bunun yanında gündelik ingilizce desteği şart.

şimdi bu gündelik ingilizce olayı da bu adamlar bu dili nasıl kullanıyorlar? şunu nasıl diyorlar, kızdıklarında ne diyorlar? fuck kullanmadan nasıl "hay aksi" diyorlar. bankaya gidince oradaki konuştuğun, fatura yatırdığın insanlara ne diyorlar? gerçi ben türkçe'sini de bilmiyorum sanırım?! banka kartına ne diyorlar? hacı ben bu çeki nasıl bozdururum? yumurtam kırılmış olsun, yok kırmayın löp sarısı ortada olsun! nasıl diyorlar gibi, daha hayatın içinde olan şeylerden bahsediyorum.

şahsen ben bunun zorluğunu yaşadım. bankaya gidince, anam oldum bir kere. bunda sadece dilin etkisi olmadığı da aşikar gerçi, tamamen kültürel veya sistem olarak farklılık da gösteriyor. adamlar patates kızartmasına french fries diyorlar diyelim ve fried potatoe falan dersen de katiyen anlamıyorlar. o da apayrı vahim bir nokta. çünkü 10 yaşından itibaren yabancı bir dil öğrenmeye zorlanmamışlar ve başka bir dil mantığında düşünmek diye bir şey yok.

bir zaman sonra bunun "mirror translation" mantığında direkt çeviri yapılması süper eğlencelere de dönüşüyor o ayrı. "I didn't fire him, he resigned" = "onu ben ateşlemedim, o yeniden imzaladı" bu ne lannn?!

yaşasın düz düşüncenin sonsuz mutluluğu

4/27/2010

ricky, gay'miş. hadi canım

3


yalnız canlarım neler olmuş. bendeniz adeta ayak üstünde uyuyor imişim. öncelikle şaşırdığım olaylardan biri ricky martin'in eş cinsel olduğunu resmi olarak açıklamış olmasından yeni haberdar olmam. zaten olayın şaşırılacak bir boyutu yok. bilmeyen mi vardı onu kine? böyle fotoğrafları vardı zaten onun çok zaman önceden. yakında gay değil de yalnızca çok hormonlu bir kız olduğu söylenen tarkan'dan da aynı açıklamayı duyabiliriz gibi. çünkü popüleritesi dibe doğru yol almakta günbegün. neyse bu noktada asıl önemli konu, kızların tüm yakışıklı erkekler gay' dir tezlerini çok sağlam bir şekilde desteklediklerini sanması. şöyle ola ki, o ekranda gördüğünüz yüzler belki de normal hayatta karşınıza çıksa affedersiniz kıçınıza bile takmayacaksınız. yahu ben arda turan' a bile "çoook yakışıklı bayılıyoreeaamm" diyen kız gördüm. daha da diyecek bir şey bulamadım. içinde büyük bir galatasaray sevgisi taşıyan bir insan olduğumu dikkatle belirtmek isterim bu hususta. çünkü, eğer arda'nın altındaki o araba ya da banka hesabının kabarıklığı olmasa yakışıklı olduğunun kabul edimesi oranı %100 düşer. haksızsam, haksızsın diyin. haksızsanız, hak sızsınız derim size. bir kere arda çok yetenekli bir futbolcu olabilir, ekrandan göründüğü ve esprileri itibari ile salak bir adam olmadığı anlaşılıyor da olabilir ama kendisi koca kafalı ve götten bacak yapacak bir şey yok.

zaten birkaç yıl önce fenerbahçe'li semih ile yaşadığı tartışma sonrasın "biz abi çekeriz.." gibi bir cümle kurduğunda, içimde oluşan hezeyanlar tarifsizdi. abi çekmek ne ya, de git. hanzomtrak.

neyse efendim asıl konumuz ricky idi. kendisi de uzun zamandır bilinen gerçeği, doğrulamıştır. iyi ki böyleyim, çok şanslı bir eş cinselim lay la lay la la la demiş gözleri boyamıştır. isminin neredeyse duyulmadığı şu günlerde böyle bir şeyin ayyuka çıkması ister istemez reklamı getiriyor insanın aklına. yapacak bir şey yok. kendi magazinsel merakımı düşününce ben bile duymamışım. demek ki o kadar popüler değil ki; o kadar olur.

duymadığım ayrı bir olay ise, ebru gündeş'in azeri bir iş adamı ile evlenmesi imiş. üstelik de önce hamile olduğu ortaya çıkmış. demek ki ebru'nun höt hötlüğünü bastırabilecek insanlar, sınır dışında istikamet ediyorlarmış.

öncelikle sayın kol'dan özür dilemekle birlikte biraz türk malı dizisine giydirmek istiyorum.
türk malı diye bir sefilliklik dönmekte ekranlarda. o binnur kaya'yı ben oradan çekip almak istiyorum. az önce bir süreliğine tanıklık ettim ve tebessüm bile edemedim. avrupa yakası'nda hasibe eren'in yapmaya çalıştığı, kelimeleri yanlış telaffuz( işte seval buna teneffüs falan diyebilirdi) ederken güldürtme hastalığına tutulmuşlar. tamam bazen komik oluyor bu durum, ama sürekli üstüne yürüyüp bokunu çıkarmak.. şafak sezer zaten bir gitsin. geçende de kendisi bu dizideki rolü ile recep ivedik ile mukayese ediliyordu. al birini vur ötekine. hangisi daha kötü karar veremiyorum. binnur kaya para uğruna böyle işler yapmasın bence, yeterince para kazanmadı mı ki yahu? artık bu tip insanların daha seçmece çalışmaları gerek.
hızımı almışken bok yağmuru devam etsin. geçende de özlem tekin'in yeni şarkısını ve klibini izledim. bunca yıldan sonra yapa yapa bunu mu yaptın diyor insan. özgünlükten çok uzak. nerede yar bana varmadı ya da dağları deldim ya da gezegen x. ( yeri gelmişken şunu da söylemek isterim ki özlem bu şarkıda bir yerde "arkada bok var" diyor. yıllar geçti ben hala öyle duyuyorum en azından. bir de kahkahasına bayılıyorum bu şarkıda.) neyse gelelim çıkış şarkısı yatağım boş'a. nerede o asi özlem tekin. nerede skime kadar tavrı, nerede yatağım boş. özlem senin yatağın boş olamaz, boş gelemez. boşsa sen koymuşsundur çocuğu keyfin de gayet yerindedir. bu şebnem ferah çakması imajdan haz etmedim. klip şarkıdan daha da kötü, sular içinde falan. üstelik özlem tekin tam bir kadana olmuş. ( memintolar da tombiktoymuş/ yiğit özgür).

2/25/2010

klişe'nin yakın tarihçesi

0

"ey insanlar, biz size klişe' yi bir süre oyalanın diye göndermedik mi?!"

biz ademoğulları, gün geçmiyor ki yeni bir şeyler öğrenelim. çok karanlık dönemler, sonrasında aydınlanmalar; süslenmemiş bir şeylerin kullanılamadığı zamanlardan sonra süslemenin cinayet olarak görüldüğü dönemler; sıkıştıkça tarihe dönmeler, aynen kullanıp adına historisizm biraz değiştirip kullanarak adına postmodernizm denilen cici gösterişler yaşamışız. bu süreç insanın varoluşundan itibaren yaşadığı bir süreç olduğu kadar, her bir insanın kendi bünyesinde tekrarlıdığı bir dönem oluyor aynı zamanda. aynı insanın geçirmiş olduğu evrimi, bir embriyonun bebek olana kadar anne karnında aynen yaşaması gibi. tabi ki bu bahsettiğim süreç yani evrilme, farkındalık ve tekrarlar süreci biraz bir şeylere ilgi duyan, bakan, gözleyen, merak eden, düşünen ve bu huyları yüzünden mutsuz olmaya mahkum edilmiş insanlar için geçerlidir. yoksa bir gaffur emminin hayat döngüsünün buna benzediğine pek ihtimal vermiyor aklım. neyse efendim, farkındalık kavramına takmış insanların hayatlarında en çok taktıkları şeylerden biri klişedir. bundan önceki girizgahın amacı klişenin tarihçesinden bahsetmeden önceki ısınma turu olmasıdır. klişenin hayatta var olduğu süreci yüksek müsadenizle 3' e ayırıyorum.

1) pre-klişe dönemi
insan bu süreçte pragmatik uykusundan henüz uyanmamıştı. olabildiğince gücüyle kendinden bir sonraki döneme ortam hazırlıyordu. kendi üzerinden ekmek yiyecek olan bir sürü insan olacağının bilincinde değildi. aslında yaşadığı şeyler belki de gayet normal şeylerdi. yalnızca, sonrası dönemde insan çok sıkılacaktı ve gerçekten yapacak bir şey bulamadığı için geçmişe sarmayı tercih edecekti. bizimkiler' i ya da mahallenin muhtarları' nı izlerken keyfini olabildiğince alıyordu. ya da geri zekalı herhangi çocuktan biri olduğu için koridorda ayaklarını duvara gergin olacak şekilde dayaya dayaya yukarı doğru tırmanıyordu. imkanlar kısıtlıydı atari bir devrimken, play station bir hayaldi. türk pop o zaman da boktana yakındı, çok nadir sanatçı çıkarabilen bir ülkeydik belki de buna mahkum edilmiştik. annelerimiz, öğle uykusuna yatırmak istiyordu bizse istemiyorduk. her türlü ortam hazırdı. bu şartlar altındaki kuşağın patlama yapma süreci yakındı, ufukta görünüyordu..

2) klişe/tespit dönemi
teknoloji biraz gelişti diye insanın geçmişe gülerek baktığı bir sürece gelindi. ekşisözlük altın çağını yaşıyordu ki ersin karabulut ve umut sarıkaya tespit olayında geldikleri nokta ile pre-klişe döneminin sona erdiğini ve artık tespit döneminin başladığını tüm ülkeye duyuruyorlar idi. diskmanlar yerini ipod'a bırakıyordu. o 80'ler 90'lar neydi öyle furyasını çıkarmak için zaman tam zaman idi. kotun içine kazakları sokan ebeveynlerin dönemi ile dalga geçerken ilerde kendi way farer' ları ile dalga geçileceğinden bihaber bir nesil ortalıkta cirit atıyordu. sandık içi' nde ya da benim de söyleyeceklerim var başlıklı yazılarda herkes adeta kendini buluyordu, nasıl akıl etmiş abi ya en popüler merak sorusu olmuştu. bizimkiler izlenirdi ya denildi, abi temel vardı çaydanlık vardı böyle şarkılarla sosyal sorunlara parmak basılırdı diye zamanında bayılınan şeylere namkörce diller çıkarıldı. sosyal ağlarda, ayaklarını duvara dayayarak tırmanan çocuk gruplarına katıldı zamanın ayakla duvarlara tırmananları. atari diye bir şey vardı, kaset çalışmazsa çıkarır üflerdik tozu çıksın diye abi ne günlerdi cümleleri yankılandı. o zaman öğle uykusuna duyulan nefret anlamsız bulunurken şimdi izin verseler de uyusak denir olunmuştu. bu tip şeylerden ekmek yiyen böyle bloglarla dolmuştu ortalık, sanal doku yöreleri dolup dolup taşıyordu..

3) post-klişe dönemi
tüm bu koşullar altında bugünlere geldik sevgili okur. artık zaman tespit yapan adamı tespit yapma dönemi. herhangi bir klişe olayla karşı karşıyasınız ve siz o klişenin gayet net bir şekilde farkındasınız ama hemen davranmıyor adeta sinsi gibi yerinizde bekliyorsunuz. sonrasında o klişeyi tespit ederek ekmeğini yiyen insanları acımasızca yerden yere çalıyorsunuz. böylelikle 'farkında' ama umursamayan insan olmuş oluyorsunuz. arada bir de herkes e.karabulut, u. sarıkaya oldu ya serpiştirirseniz tam olmuş oluyor. döneminizden geri kalmıyorsunuz.

tüm döngüleri göz önünde bulundurduğum kadarıyla bundan sonra olmasını beklediğim süreç ne0-klişe dönemi. bakalım yaşayıp, göreceğiz..

12/18/2009

benim adım orman

3


sonunda üzerine bir şeyler diyebilecek kadar dinlediğimi düşünüyorum albümü. öncelikle şunu söylemek istiyorum, şebnem ferah bu ülke için bir şanstır ve adını ağza alırken iki kere düşünmek gerekir. neden? çünkü şebnem ferah bu ülkenin en iyi söz yazarı mı? evet. bu ülkenin en iyi vokalisti mi? kesinlikle evet. ön sözü yaptıktan sonra geçiyorum benim adım orman'a. can kırıklarının üzerinden 4.5 yıla yakın bir süreç geçti bu demek oluyor ki herkesin beklentileri dorukta. çünkü bugüne kadar şebo' dan çıkmış işleri hepimiz biliyoruz. yazımın devamında şebo olarak bahsedeceğim izninizle. bu yüksek beklentiler karşısında albüm adını duyunca burun kıvıranlar çok oldu ve onlara demek istiyorum ki önce besmelenizi çektiniz mi?! albüm kapağını ben beğendim mi hayır beğenmedim, onun yerine sadece dışına geçmiş olan kartonet olsa her şey çok daha mükemmel olurdu. bu asıl kapakta şebo fazla rütuşlanmış. albümün iç kısım tasarımıyla ilgili de fazla karanlık olması gibi şikayetlerim var. özellikle ortadaki fotoğrafta suratı harika çıkmışken, yüzünün hafif bulanık olması beni üzdü. bu bulanıklık arkadaki şehri ön plana çıkarma amaçlı da olabilir, bilemiyorum. bu albüm için fazlaca kilo vermiş ve harika görünüyor tüm fotolarda.. albümü alıp dinlemeye başlıdığım ilk anda, öncelikle algılayamadım. ayrı ayrı şarkılar değil de büsbütün 60 dakikalık bir şarkıymış gibi geldi. kapağı ilk gördüğümde orman temasına vurgu yapılması bana loreena mckennit albümlerini anımsatmıştı, albümün bazı yerlerinde de mistik bir hava var. bunun önemli bir sebebi trompet, korno, flüt gibi çalgıların kullanılması diye düşünüyorum. ben o mistik havayı çok sevdim.
1-merhaba
son albümünü hoşçakal ile kapatan şebo bize merhaba diyor. gümbür gümbür bir şarkı "eğer olduğun gibi geleceksen, olduğum gibi seveceksen merhaba" diyor. "hayattan hayallerinden bahset, düşünden düşündüklerinden hepsini olmuş farz et" bu şarkı bana çok system of a down şarkılarındaki gaz hissi verdi, konserlerdeki atmosferin nasıl olabileceğini düşündüm, büyük ihtimalle giriş şarkısı olacak.
2-benim adım orman
albüme de adını vermiş olması itibariyle beklentim o kadar yülsekti ki itiraf ediyorum ilk dinleyişimde hayal kırıklığına uğradım. harika girdi sakin sakin, ama bir melodi eksikliği var gibi hissettim. fakat şimdi düşünüyorum da şarkının tek kusuru, albüme adını vermişken albümdeki en güzel şarkı olmaması! ama sözleri o kadar güzel ki, şebo' da ciddi bir nazım hikmet esinlenmesi hissediyorum. albümdeki parçaların sözlerinde yoğun bir orman teması hakim. bu şarkıdaki flütün hastasıyım sanırım.
3-yalnız
işte albümdeki beni ilk çarpan şarkı. sokak seslerinin kullanımı, akordeon, bozuk para sesi hepsi harika olmuş. o kadar güzel bir şarkı olmuş ki içimi burkuyor, hüzün doluyorum. albümün en güzel şarkısı olduğunu düşünmüşken, ilk klip parçası olduğunu öğrendim. kardelen geçiyor sözlerinde, artık kısa cümleler kuruyorum albümündeki oyunlar şarkısını hatırlatıyor bana " dikensiz gül olmaktansa, kardelen olurum" diyordu şebo. şimdi de diyor ki " her bahar öncesinde kardelene dönüşmeyi kopmayı koparılmayı anlat" - " karanlıkla dans etmeyi sonra ölmeye yatmayı kahpe dünyayı anlat" ölmeye yatmayı duyduğum ilk anda aklım yerinden çıkacak diye hissettim. ne kadar güzel tasvir ölmeye yatmak. şebo sen ne yaptın? " uzaklara dalıp gitme, gözlerin de dolmasın kimse böyle yalnız kalmasın"
4-istiklal caddesi kadar
"birisinin başka birinin aklında istiklal caddesi kadar yer etmesi". bir düşünün. çok gerçek. yine mükemmel sözler var fakat melodik eksiklik bu şarkıya ısınmamı engelliyor.
5-eski
işte istediğim şebo' ya çok yaklaşan şarkı. hafif bir müzik ve harika sesi. muhteşem sözler. orman teması bu şarkıya da dokunuyor diyor ki " sen nasıl başardın? yüzyıllık ağaç gibisin. nasıl böyle kaldın? yoksa sen de sadece öyle duranlardan mısın?" büyürken eskimeyen, eskise de değerlenen.. eskise de değerlenen bir şey ne kadar kıymetlidir dimi?! zamanında mayın tarlası' nı seven herkes bu şarkıyı da sevecek diye düşünmekteyim.
6-mahalle
rock yönü ağır basan şarkı albümün ağır abilerinden. bana fazlasıyla mimarlığı anımsattı. "kalbimin topraklarına mezarlar kazdın, her birinin üstüne gökdelenler koydun. aklımın yapraklarını bir bir kopardın. binaların üst katlarına süslü teraslar yaptın" orman etkisi yine gösteriyor kendini. ve de diyor ki doğru yolu ararkan kim bilir ben kaç kalp kırdım? düşündürtüyor insana kaç kalp kırmış olabileceğini..
7-ateşe yakın
bir gitar ve bir tutam şebo sesi. "bir kayık iki kürek, ay parlak asil yürek. biraz rakı biraz azık. belki hayat bu demek". niye bu kadar sorguluyoruz ki?!
8-serapmış
işte şebo' nun alıp başını gittiği şarkı. "tüm doğru bildiklerim asfalta akmış, hepsi serapmış" . sözler özellikle çok güzel ama ben nakaratına bayıldım bu şarkının. çok güzel. " gölgesinden sıkılmış söğüt" . hayatından her gün sıkılan insanlara gelsin. misal bana.
9-insanlık
şebo insanlıktan ümidi kesmiş, ormandık kül olduk diyor. girişteki trompetin ve şarkıya kattığı havanın hastasıyım.
10-bazı aşklar
albümde en az sevdiğim şarkı bazı aşklar oldu. bir piyano eşliğinde geçiyor tamam ama bir melodisi yok şarkının.yarım kalan aşkları küskün aşkları anlatıyor. hiç olmasa mı acaba.
11-uçurtma
bu şarkıdaki karanlık havayı ve nakarata yakın kısımlardaki gitar riffine bayıldım. " ben en güzel şarkımı henüz yazmadım " diyor şebo ki bana n. hikmet etkisini en çok hissettiren söz oldu.
12-eski 2
baştaki eskinin bir de akustik hali var. tam istediğim gibi sakin bir gitar,bir adet şebo ve harika sözler. çok seviyorum bu şarkıyı ben. sıradan bir gün için dua etmek.. öyle günler oluyor ki sıradanlığı arıyor insan.

sonuç olarak evet en iyi şebnem ferah albümü olmayabilir, biraz başka bir şeylere geçiş gibi olabilir ama şebnem ferah' ı ne için dinlediğine iyi karar vermek lazım. yepyeni şeyler mi bekliyorduk, yoksa çok büyük bir tarz değişikliği mi? hayır. albümün ilk dinleyişte hissettirdiği şeyleri bir kenara koyun ve bir şans verin. ben şebo' dan böyle şeyler duymayı seviyorum zaten. hala diyorum ki şebnem ferah bu ülke için bir şanstır!

11/13/2009

100

10

efendim, yüzüncü yazımı yazmanın mutluluğunu yaşıyorum. bu sefer daha da özel bir şeyler olsun istedim. bu sebeple asla tüketemediğimiz, özellikle jenerasyonumuzun çocukluğuna denk gelmesi sebebiyle de asla unutamayacağımızı düşündüğüm ve doksanları anma programlarında çok da bahsedilmeyen kliplerden bahsetmek istiyorum. oldies but goldies her zaman çekici olmuştur ve olacaktır.

önsöz; "9o' ların ekmeğini ne zamana kadar yemeğe devam edeceğiz?!"

~ tarkan- kıl oldum abi

danslar kareografiler devrim gibi. tarkan' ı belki de bu devrimden dolayı sonradan yaptığı birsürü saçma işe rağmen sevmeye hep devam ettik. fakat tarkan, o pantolon o dişler gözümden kaçmadı. geri plan olarak kullanılan renklerin sürrealliği beni benden alıyor. özellikle mor. köpek figürünü asla anlamlandıramazken, 2.33' te tarkan' ın köpeği, annelerin bebeklerin kaslarını geliştirmek için açıp kapaması hareketi tarzında bir hareketle bunaltması apayrı bir tat.

~yonca evcimik-kendine gel

işte devrimin diğer adı. dansı ülkemize getiren insan :P geçenlerde uzunca süre hatırlayamadığımız eseri 'kendine gel' ile yoncimik. bu şarkı çok bir seden gürel, ya da böyle bir bendeniz havasında geliyor bana hala. yonca' nın o erkek çocuğu hali içinde, dişi sembolü olan kolyesi ise ironik. zamanında hangimiz şapkayı ters takıp, arkadaki boşluğundan saçımızı çıkarmaya çabalamadık ki?!

~harun kolçak - gir kanıma

işte sürrealizmi ülkemize getiren klip bu olsa gerek. arka fon tüm ülkedeki fotoğrafçıların kullandığı sünnet çocuğu fotoğrafı fonlarına ilham olmuş. harun' un triplerine mütemadiyen gülüyorum. keşfedilme öyküsü sezen aksu' nun evinde duş alırken şarkı söylerken sesinin dikkat çekmesi olan bu adamdan, herhangi bir sınır beklemiyorum. sezen aksu' nun evinde duş almak. hep fazlası, daha fazlası.

~kenan doğulu- sımsıkı

sürrealizmin tadına varılmış bir kere. daha da üstüne gidelim demişler. bugün çekilmiyor bu kadar zahmetli klip. adamı baya sımsıkı sarıyorlar, üstelik cariyeler! klip daldan dala atlıyor. süprizlerle dolu. şu güneşli kolye de yıllarca rahat bırakmamıştı yakamızı.

~seden gürel-bumbum

adeta bir fenomen. ikinci şapka devrimi.

~bendeniz- ya sen ya hiç

devrim. ' ya hey ya hey ya' , o şapka, o kostüm özellikle etek, o emin tavır. klibin renkleri, tonları. bu kadının hayatındaki yaptığı tek iyi şey bu olabilir. mtv' de gösteriliyor olması ise o yıl için bambaşka bir nokta.

~çelik-hercai

bu klibi sona sakladım. çocukken çelik fanı olmam ayrı bir tür olduğumu kanıtlar nitelikte. gördüğünüz gibi çekinmiyor söylüyorum (: tüm şarkılarını hala ezbere biliyor olmam ise bambaşka bir boyut. aklı karışık çocukluğum diyorum, bir kez daha.

11/12/2009

msn' den karakter analizi

5


"biz size msn' i yalnızca anlık ileti paylaşın diye yollamadık mı?!"

utanmadan sıkılmadan iddia ediyorum ki bir insanın karakterini, msn tavrından analiz edebilirim. çeşit çeşit insan var. çeşit çeşit insan kullanıyor bu son yılların fenomenini. kaldı ki mimarlık öğrencileri için resmen bir ihtiyaç. hocaların zorla dayattığı grup çalışması olsun, fotolar aracılığı ile paylaşılan notlar olsun, gönderilen dosyalar olsun. statik ve mukavemet finalinde msn sayfasında öğrendiğim soru tipinin sınavda çıktığını benim de sadece orda dinleyerek o soruyu cevaplandırdığım günleri bilirim.

adres konusu da bu yolda önemli bir husus. gençlik hatalarıyla alınmış ve tüm kişileri taşıma üşengeçliği ile hala kullanılan adresler bulunurken, vakti zamanında geleceği görmüş ve adsoyad@hotmail.com adresini almış kuntis insanları tebrik etmeden geçmek istemiyorum. bunun bir alt kademesi ise araya tire olur alt çizigi olur bu tip hareketlerle çözmüş insandır. doğum yılını da işin içine karıştırıp daha fazla açık vermemiş insandır. bu böyle uzar gider efenim biz asıl kategorilerimize geçelim.

1- msn kullanmıyorum insanı.

başta bu insana inanmıyordum efendim. cep telefon kullanmıyorum ben diyerek tarz yapmaya çalışan insanla aynı kefeye koyuyordum. yahu illa başında otur diye bir şey yok da insanın illa arada işi düşüyor bu merete diyordum. bu insanlar cidden var. msn kullanmıyorlar. gerekirse g-talk, gerekirse skype' ye başvuruyorlar. ama bilgisayar onlar için sadece autocad, 3ds max ya da photoshop anlamına geliyor. sonra pat kapatıyorlar kapağını geyiğe yer vermiyorlar. belki de macintosh kullanıcısı oluyorlar, bilinmez.

2- çevrimdışı görün insanı.

" ben seçilmem, seçerim" insanı olarak da tanımlanabileceklerini söylememe gerek yok sanırım. sanki bilgisayarları açılınca msn' leri otomatik olarak açılmıyor. bir kontrol ediyorlar, canları isterse giriyorlar. çoğu zaman tercih etmiyorlar, işleri olunca yazıyorlar. ama onların ihtiyaç duydukları şeylere, çevrimdışı olduğu için görünmedikleri insanların da ihtiyaç duyabileceklerini düşünmüyorlar. düşünmelerine de gerek yok zaten. hayat bu insana güzel çünkü ben seçilmem seçerim diyor bir kere, daha ne olsun.

3-ileti mi, işim olmaz insanı.

bu insana karşı ne hissetsem bilmiyorum. ileti yazmıyor bu insan. nick' i de ayşe ise ayşe, fatma ise fatma. nick' in ismin olması minimalizmini ben de seviyorum azizim. ona bir şey demiyorum. ama hepimiz çocuk olduk, hepimiz genciz yeri geldi fan olduk, yeri geldi harika sandığımız sözleri nick yaptık kendimize. ama o hep ayşe idi, hep fatma idi. bu insan bana çok yazmıyor. ekliyor ama el gibi duruyor. yazsa da gerekeni elde edip teşekkürünü edip gidiyor. ne yapsam bilemiyorum. kullanılmış mı hissetsem, yoksa adam/ kız olması gereken gibi kullanıyor diye takdir mi etsem bilemiyorum.

4-mesleki uğraşım, iletimdir insanı.

şimdi burda biraz daha özelleşmiş bir örnek vereceğim ama herkes ne hissettiğimi anlayacak. buna yürekten inanıyorum. bu insan adeta bizi germek için msn başında. onun misyonu o. yazıyor iletisine, planları oturttum.kesit çiziyorum. kesit sonunda bitti, makete geçiyorum yazıyor. belki onları hiç yapmıyor, belki msn' le işi bile yok ama arada geliyor şu mimarlık insanlarını bir fitil etsem gerim gerim etsem diyerek salya saçarak yazıyor bunları. belki de mesleğini tüm hayatına yansıtmanın en doğru karar olduğunu düşünüyor. yolunda emin adımlarla ilerliyor.

5-aşkıııaam seni çok seviyorum, iyi ki çıkıyoruz insanı.

bu insana çok yer vermek istemiyorum. aslında çok sözlerim var ama, içime atıyorum. bu insan efendim, aslında ne demek istediğimi anladınız evet. bu insan ne yapıyor?! sevgilisi ile çıkmaya başladıkları günün tarihini yanında bir kalp olsun, bir karanfil olsun süsleyerek yazıyor isminin yanına. işte diyelim ahmet; ahmet (L) 20.11.2007 düzeyli ilişkisini gözümüze sokuyor. ama bilmiyor ki ben tarafından sağ tıklanarak rumuz ekle seçeneğine maruz kalıyor. yalnızca ahmet görünüyor, yalnızca ve yalnızca ahmet' e dönüşüyor.

6-iletisi hep sabit insan.

işte bu insana bazen çok imreniyorumç. kararlığından çok hoşlanıyorum. bir şey bulmuş, ve ona inanıyor. bize dikte ediyor.

7-isminin önüne işaretler koyarak listenin başına çıkan insan.

adının içinde açıklaması çok net değil mi canlar. ne kadar kuntis olduğunuzu biliyorum. tamam siz üstte olun ben en altta olsam da olur. B)

8-çaktırmadan extra komik, takip edilesi iletiler yazan insan.

işte ben o insanın msn iletilerine, tweeter muamelesi yapıyorum. bazen çaktırmıyor. diğer şu altı grubun içinde kayboluyor gibi oluyor ama bazen ışıl ışıl parlıyor. hayatı biraz daha 3 boyutlu yaşıyor; doktora gitse de eğlenmeyi biliyor. doktorun ona söylediği sıkıcı, "karnen yoksa bakamayız" cümlesini o, " doktor dedi rapor nerde dedi al dedi filmini de sağlık karneni de git dedi benm çekicek halim yok dedi bana" olarak anlıyor. aslında hayat o insana çok güzel.

9-msn' i araç olarak değil amaç olarak gören insan.

işte benim de çoğunlukla içine dahil olduğum güruh. hayat bu insana biraz güzel biraz zor. bu insan msn' deki geyiğin tadını o kadar seviyor ki uzattıkça uzatıyor. işine konsantre olamıyor. iletileri hep değişiyor. daha fazla geyik daha fazla geyik diyor. "less is more" diye karar alıyor bazen, az yazayım diye frenliyor kendini ama olamıyor. ders çalışamıyorum ben msn başında diye bilgisayarı kapatıp radikal kararlar alıyor ama aklı hep orda kalıyor. o yokken geyiğin kralı dönüyor hissine kapılıyor. msn' in kölesi olmuş çünkü bir kere.

9/04/2009

3+1

0

blog naber hacı? ben hiç arkadaşına hacı diyen bi insan olmadım. aga diyenleri ise hiç anlayamadım.
-efendim, insan bilgisayar başında oturmayınca kendine ne kadar çok zamanı kalıyor imiş. deneyimledim geldim. çok çok yüzdüm, deniz bomboş eylülde denizin en güzel yanı sanırım. böyle bi yüzüp çıkıosun, sonra eline kitabını alıosun ya uzanırken.böbeğim.
-işte ben de böyle tam da şezlongun üzerine uzanmışken okunabilecek bi kitap okudum efendim. 'kiralık adam'.öncelikle bu kitap şezlongtan başka yerde okunmaz, gerçekten. edebi değeri sıfır. yazar böyle pilavın suyunu çekmesini beklerken yazmış gibi. ilgincimsi bir konu, türk filmi gibi bir son. anlatılan, karakterler bazen uç gelebilir ama nip/tuck seven bi insansanız zaten bunlar fazla normal.
-tamamen bertolucci adına güvenerek aldığım bu film beni kesinlikle yanıltmadı. çin' in tahtına 3 yaşında geçen son imparator pu-yi' nin gerçek hikayesini görüyoruz. aslında dünya ne kadar çeşitli ve fantastik bir yer. çocuğun dışkısına bakılarak düzgün beslenip- beslenmediğini anlamaya çalışmaları baya komikti. filmde fetiş öğeler harika kullanılmış: pu-yi' nin süt annesi ar-mo ve onunla ilişkisi; imparatoriçenin kırmızı ruju, ayakları; çarşaftan takip ettiğimiz sevişme sahnesi ve yasak şehir. film görsel ve anlatım olarak çok doyurucu, fakat süre iki saati aştıktan sonra bi döngüye girmiş gibi geldi ve epey sıkıldım. dvd extrası da bertolucci' nin anlatımıyla filmi takip edebiliyoruz. dip not; filmin 87 yılında almadığı ödül kalmamış.
-aslında adı, daha çok türkçe ismi 'yedi yaşam' film hakkında baya bir ipucu veriyor. 80. dk' ya kadar filmde bişeyler olamıyor. her şey son anlara tıkıştırılmış gibi. olacak veya olan bir çok şey tahmin edilesi (misal; beast ya da canavar' ı tamir etmesi). en çok hotel sahibiyle will smith' in dialoglarını sevdim.
-hotelimde daha ne kadar kalacaksın?
-burası motel.
bi ara muse, bi ara da key sera' yı duymak şaşırtıcıydı. son olarak sevdiğin insanı kurtarmak için kendi canından vazgeçtin diyelim, o senden sonra ne kadar normal bir yaşam sürebilecek?!
-sanırım son zamanlarda izlediğim en kötü film. neresinden baksam olmamış sapır sapır dökülüyor. nicole kidman veya hugh jackman için bile katlanması zor. film 100. dk gibi bitmiş, üstüne bir film daha çekmişler adeta. aşk klişe, savaş klişe, propanga klişe. -klişe parantezine alasım geldi-. filmdeki tek güzel şey sanırım 'creamy' idi.


8/28/2009

'edit' leme hastalığı

0


evet var benim böyle bir problemim. müdahale etmem gerekiyor rahat edemiyorum. yemek yemeye gittiğimde orda yazan menüyü yersem içim rahat etmez böyle derken de mustafa hakkında her şey' deki fikret kuşkan gibi kapariden garson öldürcek kadar da değil de hani burger king' te içecek olarak buzsuz ice tea şeftali, ilave peynir ve ranch isticek kadar falan(:
ev dergiden geçilmiyor şeklindeki yaklaşımlar sonucu penguenlerimi bazanın altına transfer etmek zorunda kaldım. gerçi penguen gönlümde ikinci plana düşeli pek çok zaman geçmişti malesef. halbuki bir sayısını bile kaçırıcam diye gergin bir hayat yaşadığım günleri hatırlıyorum, dağılıyorlar haberini duyduğumda kalbime saplanan hançeri de. aslında bu dağılma bize uykusuzu kazandırmıştı, artık metüst' e katlanmak zorunda kalmayacaktım (evet sevmiyorum) ama alpay erdem' in geride kalması ben' in harcanmış olması olmamıştı. aslında çok ön planda durmaz ama penguendeki en yaratıcı köşe pis mutfak sonraki adıyla oda ısısı olabilirdi bence. bu iki köşe için bir süre devam ettim penguen almaya ama o da bir yere kadar yani. uykusuzda da edit ruhumu harekete geçirecek köşeler var malesef . çarpışma' yı yok edesim var. ilk iki sosyal haber kısmı da çok eğreti geliyor bana neden bilmiyorum. oraya da cem dinlenmiş bi 'her şey olur' çizip kurtarabilir.

8/24/2009

teyze ve zeitgeist

0


-bugün teyzenin biri benim için, bu daha evlenmiyo mu diye sordu. ööeehhh dedim daha neler!

bu belgeseli(zeitgeist) izlediğimden beri dünyaya normal gözle bakamıyorum. bazen hiç izlemeyip, izlemeyen rahat bir insan gibi hayatıma devam mı etseydim bile diyorum. o derece etkili. fahreneit 9/11' i izlemiştim zamanında büyük şoklar içinde. o daha populist bir belgeseldi. zeitgeist çok başka. bakın gelin izleyin.google videodan bile rahatça izleyebilirsiniz.

-Zeitgeist üç bölümden oluşuyor;
.söylenmiş en iyi yalan (din)
.tüm dünya bir sahne ( 11 eylül başta olmak üzere bir çok olay)
.perdenin arkasındakilere aldırmayın (merkez bankası ve dünyadaki para işleyişi)
adamların derdi din ve para kavramı. önceden şunu belirtmek istiyorum ki eğer dine dair bazı şüpheleriniz varsa ve bu konuda daha da kötüye gitmekten korkuyosanız kesinlikle uzak durun. normalde bu tarz komplo teorileri tarzındaki belgesellerden hiç haz etmiyorum; iyice anlamsızlaşıyor bir çok şey. ama bu çok akılcı ispatlar sunuyor.

bi yanda böyle bi hayat sürmekte, ramazanın da etkisiyle iyice darlanıyorum. saçma sapan din muabbetleri geçtikçe hepsine izletesim geliyor zeitgeist'i. hayat boş teyze diyesim geliyor; o bana, bu daha evlenmiyo mu diye sorarken gamsızca.

8/22/2009

şiştim

0

televizyonsuz geçen onca okul zamanından sonra böyle her şey bitip de evine dönünce insan, sudan çıkmış balığa dönüyor ya hani, işte o zaman televizyon adeta bir sinsi gibi tüm gerçekliğiyle bekliyor. melekler korusunun yeni sezon ilk bölümünü izledim, izlerken şiştim bazı yerlerinde sırtımı döndüm bakamadım.
böyle
bi mantık, böyle bir hayat gerçeği yok hiç olmadı. insanlar kızları iki çocukla bişeyler yaşadı diye her şeyi silip atıveremiolar öyle bir anda. alt tarafı dizi yani bu kadar sıkıntı etcek ne olabilir ki, dimi. annede bi tripler namus gitti ayakları. dizilerde en kıl olduğum şey sanırım bütün bi süreç boyunca o aslında mağdur olan insanın asla dinlenmemesi.yahu bir oturun iki dakika düşünün, gerçekte öyle mi oluo. bi otur dinle, yok cık. bu, kalktığım anda doktorlarla karşılayan,genelde kahvaltı sürecine denk gelen, sonrasında yerini kavak yellerine bırakan, akşam üstü canım ailemle büyük finali yapan türk dizileri serüvenli günler beni yorar. şimdi televizyon mu ay ben karşıyooaamm triplerine hiç girmesin kimse, el ayak çekilince bu meretin eline kalıyor insan.

8/19/2009

fabulous!

0

-lady gaga'nın yeni bombası 'disco heaven' ın açılış parçası olan fashion' da fabulous diyişini ısırasım var. şarkının genelinden bahsetmiyorum bile, o derece yani. çıkış albümünden sonra gelen bu iddialı iş beni de uzun soluklu dinleyicileri arasına katmış olabilir. fabulous' a ayrı bir yerden takıldım aslında. san francisco' da yer alan güzide ve dünya üzerindeki nadir yerlerden biri olan castro street (ki bilenler bilir)' de yaptığım kahvaltıyı anımsattı bana, bi gülümseme yerleşti yüzüme. ordaki şeker garson adamın favori kelimesiydi sanırım 'fabulous'. nasılsın sorusuna bile cevap good veya nice değil, kasıtlı olarak bu kelimeydi; keşke tam telaffuzunu vurgusuyla buraya aktarabilsem o zaman çok daha etkili olurdu. adamla ilgili diğer ilginç olan şey bizim oraya gitmemizden önceki gece fatih akın' ın benim de çok başırılı bulduğum filmi yaşamın kıyısında' yı izlemiş olmasaydı. tesadüfün böylesi diyelim artık. edge of heaven diye çevrilmiş film ingilizceye, başta bulmakta zorlanmıştım o yüzden sonrasında biraz bahsedince çıkardım.nerden nereye, san francisco' ya bir daha gitmeyi gerçekten çok istiyorum. gidersem de o fabulous' u duymaya illa ki giderim.

-gaga'ya dönecek olursam bu albüm vokalinde roisin murphy tadı aldım, ki sanırım daha çok beğenmemde bunun önemli payı var.ikibinlerde, seksenler diskosu.seviyorum.