-adriana lima' ya da şakamızı yaptık. çünkü şu hayatta acun ılıcalı ile adriana lima' nın kanka olması kadar abesle iştigal bir şey daha var mıdır bilmiyorum. nasıl ki zamanında nouma' yı bizden ettik başlığı altında şebek ettiysek; şimdi çanlar adriana için çalıyor. yok efendim acun' un evinde yemek yemeler, yarışmasında jüri olmalar, neler neler.
-ben işe sarı dolmuş ile gidip geliyorum. sabahları da yaklaşık 5 dakika sürüyor dolmuş yolculuğum. o yolculukta bile, gideceğim yere varırken tanrım biraz daha olsun biraz daha arabada gidelim hissiyatını yaşıyorum. çocuklukta yalnızca araba ile dolaştırılırsa uyuyan çocuklardan olsam içim yanmaz. bu huy da nereden gelmiş haspama, bilemedim. bu hissi en yoğun şekilde, uzun şehirler arası yolculuklarda yaşarım misal. yola çıkana kadar asla binesim gelmez, ama özellikle istanbul' a gelirken garaja varmayalım biraz daha gidelim lütfen tarzı bir kafa yaşıyorum. muhtemelen de açıklaması, istanbul' a genellikle çok yükle geliyor oluşum olabilir ama. ofise giderken de yaşamama şaşırmadım değil. bir de üstelik gayet mutlu gidiyorum işime.
neyse, konumuz bu değil. yine bir sabah gidiyoruz. her sabah olduğu gibi bu sabah da nerede ineceğimi söylemem konusunda gerekli gerilimi yaşamış olmamın akabinde - her sabah bir doz almazsam rahat edemem- , yolculuğuma devam ederken; yanımda oturan kadının kucağındaki çantasının içinde abartısız çok ama çok küçük bir köpek olduğunu fark ettim. kadın bir süre sonra köpeğini serbest bıraktı ( selbes bırak, selbes bırak) ve o bit kadar köpek koltuğun tepesinde bize doğru falan gezinmeye başladı. işin en ilginç yanı tüm bunların 5 dakikalık yolculukta yaşanmış olması mı emin olamıyorum. kadın sonunda şoföre doğru yönlenip, biz burada inebilir miyiz? dedi. işte o tam bir, evinde evcil hayvan besleyen insan gururu. durumu o kadar içselleştirdim ki, yurdum dolmuş amcasına bile biz diye bahsediyorum köpeğim ve kendimden kafası.
-bu sefer bir gün dönüyorum. dönüşte biraz trafik olduğundan 7 dakika sürüyor. bu yolculukta da benden sonra binen ve önce inen bir adam, o muazzam aralıkta tabletini çıkarıp star trek izledi. hem de kulaklık takma gereği duymadan. beyaz türklükte gelinebilecek son nokta. star trek izlemeden geçen bir dolmuş yolculuğu mu? tadını bilmem. biz zavallılar çok imrendik ama, öyle demeyin.
-geçende magazinde bülent ersoy' un sevdiği dizilerden bahsedişine denk geldim. padişahlara bayılıyormuş ama kapıcıları da çok seviyormuş. bu cümledeki gizli özne olmaya mahkum edilmiş dizileri bulmayı size bırakıyorum.
-heteroseksüel erkek oyunculara, eş cinseli oynar mısınız? sorusunun bu kadar sık sorulmasına gerçekten anlam veremiyorum. keza yıllardır gözümüzün önünde halil ergün, ölümüne erkek, ölümüne çocukları olan (o kadar dölleyici ki) rolleri oynuyor ve kendisinin cinsel tercihi de genel olarak biliniyor.
-ilkokulda gıcık olduğum bir huyum vardı. okulda sıkıldığımda koluma falan tükenmezle bir şeyler çizer sonra da köpek gibi pişman olurdum. yıllar geçti okul mokul kalmadı hala yapıyorum ve hala sonrasında mutsuz oluyorum. kimisi de o kadar çıkmak istemiyor ki cildimden, o kadar olur.
-düğünde arkadaşını biz bildiğimizden mi oynuyoruz be abi? diye oynamaya ikna etmeye çalışan adam kafası da bitebilir mi lütfen? belki adam mükemmeliyetçi ve gerçekten ya iyi oynarım ya da yeterince iyi değilsem hiç oynamam düsturu ile bilinçli bir seçimle oynamamayı tercih ediyor. bilemezsin. para ile imanın kimde olduğunu hiç bilemiyorsun. bir ara da, düğün ve oynama mevzusu ile ilgili uzun uzun yazasım var. zira çocukluk arkadaşımın düğününde yaşadığım şeyler biraz içimde kaldı. şimdilik sneak peek gibi olsun.
10/17/2011
10/11/2011
I won
zaman:
10/11/2011 12:04:00 ÖÖ
3
3
-über ağır ötesi spoiler -
gus fring, izlediğim diziler (hatta sadece dizilerle sınırlamasam, izlediğim şeyler bile diyebilirim) içindeki en mükemmel anti-karakter olabilir. onun o tüm karakterinin ve çizgisinin adeta bir kaneviçe gibi yavaş yavaş işlenmesini inanılmaz bir zevk içinde izledim. bu karaktere da anca 4. sezon 13. bölümün 38. dakikasındaki gibi bir nokta konabilirdi. anlatım tekniğinden - tabi ki o kravatın hala ve tekrar tekrar düzeltilişi- o kadar hoşlandım ki yok dur dur hoşlanmadım aşık oldum ki, ben susuyorum görseller konuşsun.
dip not: bu dizinin son sezonuna dair tempo probleminden şikayetlenen insanlar, bu sezona gelene kadar başka bir şey mi izlediler acaba diye sormaktan da kendimi alamıyorum.
gus fring, izlediğim diziler (hatta sadece dizilerle sınırlamasam, izlediğim şeyler bile diyebilirim) içindeki en mükemmel anti-karakter olabilir. onun o tüm karakterinin ve çizgisinin adeta bir kaneviçe gibi yavaş yavaş işlenmesini inanılmaz bir zevk içinde izledim. bu karaktere da anca 4. sezon 13. bölümün 38. dakikasındaki gibi bir nokta konabilirdi. anlatım tekniğinden - tabi ki o kravatın hala ve tekrar tekrar düzeltilişi- o kadar hoşlandım ki yok dur dur hoşlanmadım aşık oldum ki, ben susuyorum görseller konuşsun.
dip not: bu dizinin son sezonuna dair tempo probleminden şikayetlenen insanlar, bu sezona gelene kadar başka bir şey mi izlediler acaba diye sormaktan da kendimi alamıyorum.
Etiketler:
dizi/seri
10/08/2011
hep böyle kal*
zaman:
10/08/2011 12:29:00 ÖÖ
0
0
"ama yalanım yok, kıskancım birazcık da huysuzum. sana yan bakanın gözlerini oymazsam namussuzum" (sayan,1997) .
"herkes kendi kalbinin ekmeğini yer" (sayan,2006) .
" ibrahim, ayşegül' ün ilk erkeği; ondan tabi ki bir çocuk isteyecek" (sayan,2011) .
*tık
Etiketler:
seda sayan
9/30/2011
evel-allah, anneyim
zaman:
9/30/2011 03:50:00 ÖS
1
1
tatilimin son üç gününe girmiş bulunduğum için evde gündüz vakti yapılabilecek eylemlerle de vedalaşıyorum bir yandan. bu kapsamda atlanmayacak eylemlerden birisi de tabi ki esra erol' u izlemekti. bir süredir takip edenler bunun yumuşak karnım olduğunu bilirler. aka ka ka.denk gelen mutlaka olmuştur fakat esra erol ne triplere girmiş öyle? annelik müessesine saygım sonsuzdur, anne dendi mi akan sular durur benim için ama; esra erol anneliği çok yanlış yorumlamış gibi. alnı her zaman olduğundan daha da dik, belli yani gerçekten doğurmuş. idris ali' yi görmesen bile hissedersin ki kadın doğurmuş. tüm duygularını ahlak kuralları çerçevesinde coşku ile yaşayan bir kadın olduğundan mütevellit, evel-allah anne ismini de gururla taşıyacak. en son bu tarz bir gururu "erkek çocuk annesi olmayı çok havalı buluyorum" diyen gülben ergen' de görmüştük.
en çok şaşırtan nokta ise, yirmi üç günlük torunu olduğunu söyleyen evlenme adayı kadına küçümseme ve tiksinti karışımı bir bakış attıktan sonra -tam hatırlamamakla birlikte - şöyle bir genelleme yapmasıydı; "insan kendi çocuğu büyüdükçe ondan sonra doğan küçük bebeleri küçümsüyor, beğenmiyor" . böyle bir kafa hiç duymamıştım, sanırsın ki beş kişiden dördünün yaşadığı bir duygudan bahsediyor.
kendisine, kendisinin de sürekli ismini ağzına almaktan hoşlandığı allahtan akıl fikir diliyorum. nasıl da biliyorsun bu halkın tüm zayıf noktalarına bir bir dokumayı. havyarlara dikkat et bir şey olmasın.
Etiketler:
mutlu azınlık
9/26/2011
anger management
zaman:
9/26/2011 04:28:00 ÖS
3
3
iki tip insan vardır;
birisi, mağazada yanlış fiş kesildiği için bağırıp çağıran ona buna küfreden ve içini döken sinirli insan.
diğeri de, küfürleri içine atıp ses çıkarmayan; ama bir gün elinde silahla gelip tüm mağazayı öldüren kasiyer.
birisi, mağazada yanlış fiş kesildiği için bağırıp çağıran ona buna küfreden ve içini döken sinirli insan.
diğeri de, küfürleri içine atıp ses çıkarmayan; ama bir gün elinde silahla gelip tüm mağazayı öldüren kasiyer.
Etiketler:
film
özlem, dört yüz. tebrikler
zaman:
9/26/2011 04:04:00 ÖS
1
1
rüyamda lise sondaki sınıftayım ama yüzler çok tanıdık değil. bir kaç tanıdık var daha doğrusu. orta okuldaki türkçe öğretmenim, lise matematik öğretmenimmiş ve sınav sonuçlarını açıklıyor. notlar ortalama bir şekilde ilerlerken benim notumun 89 olduğunu öğreniyorum. sonrasında yine 70' ler falan çıkarken arada birinin 119 aldığını öğreniyoruz ama kimse yadırgamıyor. bir kaç 70' li ve 60' lı nottan sonra lisede gerçekten de o sınıfta olan çok hırslı bir kızın 400 aldığını öğreniyoruz. okuma ihtimaline karşı isim vermeyeceğim ( diyelim ki adı özlem olsun) , özlem hayırdır 500 alamamışsın? diye buradaki gibi hicivli bir paylaşım içine girmek, -tam yeri gelmişken - onun hırsıyla üzmeden biraz dalga geçmek istiyorum ama; bu cümleyi kimse anlamıyor ve herkes ne alaka yani, neden dedi ki şimdi bunu kız gayet 400 almış işte falan oluyorlar. ama hani bu benim tarzımdı, siz beni bilirdiniz biraz sarkastik biraz kızıl biraz mavi değil miydim ben? gitti mi tüm emekler? diye cevap bekler bakışlar atabiliyorum yalnızca.
ama burası böyle mi mesela bilöğgğgh? dört yüz almış kız, dört yüz. değerlendirilirse iyi not sonuçta.
ama burası böyle mi mesela bilöğgğgh? dört yüz almış kız, dört yüz. değerlendirilirse iyi not sonuçta.
Etiketler:
yine rüya
9/23/2011
teşekkürler
zaman:
9/23/2011 08:43:00 ÖÖ
2
2
dışarıda tony bennett ile amy winehouse düet yapıyor; bizde ise, burak kut ile ömür gedik.
9/21/2011
külahın dibini yemeyin
zaman:
9/21/2011 03:01:00 ÖS
6
6
-ilkokulda sınıfımda but soyadlı bir kız vardı. bütün bir okul hayatı boyunca tavuk şakalarından kurtulamadı yavrum. halbuki ingilizcesini bilsek türkçesinden daha leş, haberimiz yokmuş. o zorluğu da lisede falan yaşamıştır artık. popolar kraliçesi. (tek t' si eksik, kabul ediver) büyük büyük büyük dedesi soy ad seçerken düşünmüş taşınmış, önce ileride ingilizcenin en geçerli dil olacağı gerçeğini öngörmüş sonra da; iki dilde anlamı olan bir isim seçmiş. yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal.
-yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal' ı söylerken sen de bir düşünüp tereddüt ediyorsun. itiraf et. o bıyık ile sakal karışıverecek gibi geliyor bana.
-bir dondurma aldım, nerelere gittim.
şimdi bence şöyle bir gerçek var, insanın açıkta satılan dondurmayı kapalı dondurmalara tercih etmeye başlaması resmen yaşlılık alameti. çocukken asla açık dondurma istemezdim, bana algida' mı verin ( bana lükslerimi verin) kafasındaydım. ama şimdi güzel yapan bir yer biliyorsam mutlaka açık dondurma alırım.


çocukken herkese denmiş bir şey miydi bu bilmiyorum ama; ben sübyanken bana dondurma külahının dibini yememem söylendi. pis oluyormuş. bu hususta olayı bir adım öteye taşıyıp, o külahların dibiyle kulak karıştırıyorlarmış ondan yeme diyen bile oldu.
şimdi hep beraber düşünelim. böyle bir ekmek kapısı var, bir takım insanlar o külahların dibini bir takım kulak içlerine sokmak üzere görevlendiriyorlar. maaş da en iyi ihtimalle, asgari ücret. ve iş görüşmesine gittin mi de illa ki esnek çalışma saatleri ibaresi ile karşılaşıyorsun. sonuçta bir sürü dondurma tüketilecek ve halk külah bekliyor. bir sonraki aşaması da charlie chaplin' in modern times' ındaki gibi konveyör sistem. insanlar makineleşmiş bir şekilde bu işi yapıyorlar.
bugün dondurmamın sonunda bunları hayal ettim. bana bu uyarıyı yapan insan nasıl bir ruh hastasıysa - ya da dondurma külahının dibine nasıl bir nefret duyuyorsa- artık; çocuk aklımı nasıl zehirlemiş. hala izlerini taşıyorum.
-teşekkürler küçük yerleşim yerinde dondurmanın çok ucuz olması. istanbul' da istediğin gibi bir dondurma için bir topuna 4 lira falan vermen gerek. küçük yer öyle mi, 4 liraya dondurmaya doyarsın. ( merhaba benim içime, hayattaki tek arzusu okumaya istanbul' a gitmiş çocuğunun memlekete dönmesi olan anne kaçtı)
-dedim ki kestaneli ve karamelli olsun. karamel yok tiramisu var dedi. bir süre duraklayınca da tiramisu' yu bilmiyorum sanıp, neskafeli yani dedi. ben de PARDON DA, der gibi olup ok fine koy canıms dedim.
-bir tane PARDON DA butonu yaptırsam kendime diyorum, bu tip durumlarda çıkarı-çıkarıveririm.
-bu yazıyı okuyup da canı dondurma çekenler, merhaba.
-şimdi onun üstüne bir de su içmem lazım. ama kana kana içmem lazım. bir de bu hususta çok gıcık bir huyum var. çok susadıysam ve kocaman bir bardak su içeceksem onu parçalı bir şekilde içmek istemem. ne içtiğimin miktar olarak da farkına varmak isterim. o susama kafasını hayal et, ettin mi? o haldeyken tatmin olamayan bir insan mutsuz olur, bu konuda anlaşalım. o suyu bütüncül bir halde içmem lazım benim. o yüzden bardağın dibinde biraz su vardı, önce bunu bir iç dersen burnunu ganatmak geçer içimden.
-şimdi böyle zamanında okuduğun bilim dalları ile şakacıktan dalga geçme kafası vardır ya, diyelim suyun kaldırma kuvveti. abi sen koskoca gemi denizde yüz, bir de o kadar insan araba ile birlikte olacak şey değil falan diyende biri bana demesin mi, ya onun kanunu var canım işte kaldırma kuvveti falans. hıııı, evet ya tamam sustum. bu geyiğe ciddi cevap veren insan, ne olsun istiyorsun.. komiklikler şakalar ?
-beyaz t-shirt ya da beyaz gömleğin içine askılı atlet giyen erkek insan var. unfuckingbelievable. zaten t-shirt içine atlet giyme kafasını hiç anlayamadım da. teri alıyor diyene cevabım, atlet giydiğin için daha çok terliyorsun o ne olacak? olur.
ama dediğim durum çok fena. dedeye sahip çıkalım, özellikle beyaz t-shirt altına atlet giymeyelim.
-bizimkilerin yanına gelince sigara içmiyorum. işte tam bu döneme girince ciğerlerim ağrımaya başlıyor. vücudum yine olayı yanlış anlıyor.
-boya yaparken prizleri de umarsızca boyayan boyacının gamsızlığına sahip olursa bir insan ne gam kalır ne tasa.
- death cab for cutie = tatlişko için ölüm taksisi (denişik)
-yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal' ı söylerken sen de bir düşünüp tereddüt ediyorsun. itiraf et. o bıyık ile sakal karışıverecek gibi geliyor bana.
-bir dondurma aldım, nerelere gittim.
şimdi bence şöyle bir gerçek var, insanın açıkta satılan dondurmayı kapalı dondurmalara tercih etmeye başlaması resmen yaşlılık alameti. çocukken asla açık dondurma istemezdim, bana algida' mı verin ( bana lükslerimi verin) kafasındaydım. ama şimdi güzel yapan bir yer biliyorsam mutlaka açık dondurma alırım.
çocukken herkese denmiş bir şey miydi bu bilmiyorum ama; ben sübyanken bana dondurma külahının dibini yememem söylendi. pis oluyormuş. bu hususta olayı bir adım öteye taşıyıp, o külahların dibiyle kulak karıştırıyorlarmış ondan yeme diyen bile oldu.
şimdi hep beraber düşünelim. böyle bir ekmek kapısı var, bir takım insanlar o külahların dibini bir takım kulak içlerine sokmak üzere görevlendiriyorlar. maaş da en iyi ihtimalle, asgari ücret. ve iş görüşmesine gittin mi de illa ki esnek çalışma saatleri ibaresi ile karşılaşıyorsun. sonuçta bir sürü dondurma tüketilecek ve halk külah bekliyor. bir sonraki aşaması da charlie chaplin' in modern times' ındaki gibi konveyör sistem. insanlar makineleşmiş bir şekilde bu işi yapıyorlar.
bugün dondurmamın sonunda bunları hayal ettim. bana bu uyarıyı yapan insan nasıl bir ruh hastasıysa - ya da dondurma külahının dibine nasıl bir nefret duyuyorsa- artık; çocuk aklımı nasıl zehirlemiş. hala izlerini taşıyorum.
-teşekkürler küçük yerleşim yerinde dondurmanın çok ucuz olması. istanbul' da istediğin gibi bir dondurma için bir topuna 4 lira falan vermen gerek. küçük yer öyle mi, 4 liraya dondurmaya doyarsın. ( merhaba benim içime, hayattaki tek arzusu okumaya istanbul' a gitmiş çocuğunun memlekete dönmesi olan anne kaçtı)
-dedim ki kestaneli ve karamelli olsun. karamel yok tiramisu var dedi. bir süre duraklayınca da tiramisu' yu bilmiyorum sanıp, neskafeli yani dedi. ben de PARDON DA, der gibi olup ok fine koy canıms dedim.
-bir tane PARDON DA butonu yaptırsam kendime diyorum, bu tip durumlarda çıkarı-çıkarıveririm.
-bu yazıyı okuyup da canı dondurma çekenler, merhaba.
-şimdi onun üstüne bir de su içmem lazım. ama kana kana içmem lazım. bir de bu hususta çok gıcık bir huyum var. çok susadıysam ve kocaman bir bardak su içeceksem onu parçalı bir şekilde içmek istemem. ne içtiğimin miktar olarak da farkına varmak isterim. o susama kafasını hayal et, ettin mi? o haldeyken tatmin olamayan bir insan mutsuz olur, bu konuda anlaşalım. o suyu bütüncül bir halde içmem lazım benim. o yüzden bardağın dibinde biraz su vardı, önce bunu bir iç dersen burnunu ganatmak geçer içimden.
-şimdi böyle zamanında okuduğun bilim dalları ile şakacıktan dalga geçme kafası vardır ya, diyelim suyun kaldırma kuvveti. abi sen koskoca gemi denizde yüz, bir de o kadar insan araba ile birlikte olacak şey değil falan diyende biri bana demesin mi, ya onun kanunu var canım işte kaldırma kuvveti falans. hıııı, evet ya tamam sustum. bu geyiğe ciddi cevap veren insan, ne olsun istiyorsun.. komiklikler şakalar ?
-beyaz t-shirt ya da beyaz gömleğin içine askılı atlet giyen erkek insan var. unfuckingbelievable. zaten t-shirt içine atlet giyme kafasını hiç anlayamadım da. teri alıyor diyene cevabım, atlet giydiğin için daha çok terliyorsun o ne olacak? olur.
ama dediğim durum çok fena. dedeye sahip çıkalım, özellikle beyaz t-shirt altına atlet giymeyelim.
-bizimkilerin yanına gelince sigara içmiyorum. işte tam bu döneme girince ciğerlerim ağrımaya başlıyor. vücudum yine olayı yanlış anlıyor.
-boya yaparken prizleri de umarsızca boyayan boyacının gamsızlığına sahip olursa bir insan ne gam kalır ne tasa.
- death cab for cutie = tatlişko için ölüm taksisi (denişik)
Etiketler:
anı,
denişik,
ingilizce sarmış dörtbir yanımı,
potpori
9/16/2011
sabıkalı kırıklar
zaman:
9/16/2011 01:38:00 ÖÖ
4
4
"şebnem bu kapağı 2005' te benden çalmıştı."
LUCY, 28.06.1988' de doğdu. ilk lipstick' ini üç yaşında aldı. on yaşında, yaşıtları burak kut ile tanışırken; beatles ile tanıştı. on iki yaşında hayalleri vardı. on üçünde burak kut ile tanıştı. on altısında, system sucks kafasına erişip bas gitarı eline aldı. on yedisinde lerzan mutlu konserinde görüldü. on sekizinde, her yaz datça' ya gidişlerine isyan etti. on dokuzunda sanat yönetimi okumaya başladı. yirmisinde datça' ya gitmiyor muyuz dedi. yirmi üçünde, bana bülent ersoy' un yeni albüm kapağını gösterdi.
kendisi hala aktif olarak sanatla ilgilenmektedir.
Etiketler:
7fark
9/13/2011
beni çabuk dağa kaldırın
zaman:
9/13/2011 06:09:00 ÖS
2
2
sevgili dream beni mimlemiş sağ olsun. "sadece bir gün için, karşı cinsin bedenine girseydin ancak ruhumuz ve beynimiz aynı kalsaydı ne yapardın?"
aklıma acayip acayip şeyler geliyor ama, ruhumuz ve beynimiz aynı kalsaydı kısmına çaat diye çarpıp kalıyorum. çünkü böyle bir yetiyi gerçekleştirmekteki en büyük amaç benim için, girdiğim bedenin sahibinin dünya algısının, etrafındakilere bakışının nasıl olduğunu keşfetmek olurdu. ama maalesef beynimiz de bizimle geliyormuş oradan yattık.
bir de şimdi bir gün için gireceğim o bedenin içine animallah ya olur da çok seversem? sonra kendi bedenim bana sürgün sayılırsa ne olacak?
bir de klasik erkek geyiği geliyor akla ilk. ben kız olsam kesin orospu olurdum' dan tut, kevaşe olurdum - önüme gelene verirdim' e kadar. mümkün olduğunca o kafadan uzak örnekler bulmaya çalıştım.
ola ki tüm bunları göze aldım diyelim;
-victoria beckham olup, o topukluların üstünde nasıl yürüdüğüme bakarım.
-lady gaga olup et elbisenin vücuttaki hissine bakarım.
-ebru şallı olup, tüm ekranların önünde yıllardır fava yemekten beynim baklaya dönüştü dedikten sonra bir lahmacunu mideye indiririm.
-gülben ergen olup, şöhret uğruna o mikro pipili adamla yattığıma ben de inanamıyorum şeklinde demeç veririm.
-hande yener olup, kemal doğulu' ya ve sinan akçıl'a siktiri çekerim ve üstüne mete özgencil' e koşup bokunu yiyeyim tekrar bana şarkı yap derim.
-şebnem ferah olup, elektronik müzikle sesimin nasıl gittiğini çok merak ettiğimi ve benimle çalışmak isteyen müzisyenler varsa iletişim kurmak istediğimi söylerim.
-seda sayan olup, evet ben bir AT' ım açıklamasını yaparım.
-sibel can olup, son yedi yılda 176 kilo verdiğim yönündeki söylentiler tamamen safsata derim.
-madonna olup, milyon dolarların içinde olmama rağmen pirinç lapası yemek zorunda olmak nasıl bir şey bakarım.
-marilyn monroe olup, genç kızlara ne olur peşimi rahat bırakın sadece kendiniz olmayı deneyin tavsiyesinde bulunurdum.
-kim kardashian olup, bu kadar gerizekalı olmama rağmen götümün peşinden gelen beyinsiz erkeklerin s*ke sürülecek aklı yoktur derim.
-heidi klum olup, seal' ın gerçekten kalbi o kadar güzel miymiş o değilse neyini seviyormuş diye bakarım.
-melis birkan olup, ne yapsam üstümdeki kezbanlıktan kurtulamıyorum şeklinde açıklama yaparım.
-january jones olup kendime ilan-ı aşk ederim. aka ka ka
aklıma acayip acayip şeyler geliyor ama, ruhumuz ve beynimiz aynı kalsaydı kısmına çaat diye çarpıp kalıyorum. çünkü böyle bir yetiyi gerçekleştirmekteki en büyük amaç benim için, girdiğim bedenin sahibinin dünya algısının, etrafındakilere bakışının nasıl olduğunu keşfetmek olurdu. ama maalesef beynimiz de bizimle geliyormuş oradan yattık.
bir de şimdi bir gün için gireceğim o bedenin içine animallah ya olur da çok seversem? sonra kendi bedenim bana sürgün sayılırsa ne olacak?bir de klasik erkek geyiği geliyor akla ilk. ben kız olsam kesin orospu olurdum' dan tut, kevaşe olurdum - önüme gelene verirdim' e kadar. mümkün olduğunca o kafadan uzak örnekler bulmaya çalıştım.
ola ki tüm bunları göze aldım diyelim;
-victoria beckham olup, o topukluların üstünde nasıl yürüdüğüme bakarım.-lady gaga olup et elbisenin vücuttaki hissine bakarım.
-ebru şallı olup, tüm ekranların önünde yıllardır fava yemekten beynim baklaya dönüştü dedikten sonra bir lahmacunu mideye indiririm.
-gülben ergen olup, şöhret uğruna o mikro pipili adamla yattığıma ben de inanamıyorum şeklinde demeç veririm.
-hande yener olup, kemal doğulu' ya ve sinan akçıl'a siktiri çekerim ve üstüne mete özgencil' e koşup bokunu yiyeyim tekrar bana şarkı yap derim.
-şebnem ferah olup, elektronik müzikle sesimin nasıl gittiğini çok merak ettiğimi ve benimle çalışmak isteyen müzisyenler varsa iletişim kurmak istediğimi söylerim.
-seda sayan olup, evet ben bir AT' ım açıklamasını yaparım.
-sibel can olup, son yedi yılda 176 kilo verdiğim yönündeki söylentiler tamamen safsata derim.
-madonna olup, milyon dolarların içinde olmama rağmen pirinç lapası yemek zorunda olmak nasıl bir şey bakarım.
-marilyn monroe olup, genç kızlara ne olur peşimi rahat bırakın sadece kendiniz olmayı deneyin tavsiyesinde bulunurdum.-kim kardashian olup, bu kadar gerizekalı olmama rağmen götümün peşinden gelen beyinsiz erkeklerin s*ke sürülecek aklı yoktur derim.
-heidi klum olup, seal' ın gerçekten kalbi o kadar güzel miymiş o değilse neyini seviyormuş diye bakarım.
-melis birkan olup, ne yapsam üstümdeki kezbanlıktan kurtulamıyorum şeklinde açıklama yaparım.
-january jones olup kendime ilan-ı aşk ederim. aka ka ka
Etiketler:
denişik,
mim,
seda sayan
9/12/2011
bi dakka, sen öss' de kaç yapmıştın
zaman:
9/12/2011 01:13:00 ÖÖ
2
2
selam bilöğgğgh
-şükür kavuşturana mı desem?
-bu kumanda paneli falan ne olmuş anacım, eskiden dutluktu buralar demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
-neredesin oğlum sen diyen pompiktolar hepiniz çok bebişsiniz ( hatta bebish-siniz). neredeyim dersen, aslında biraz ayda üç yazı yayınlayarak bin beş yüz doksan kişi tarafından takip edilen bloglar gibi olayım dedim ondan yazmıyorum. desem de inanma. en fazla şakacı haberciliğe inandığın kadar inan. sadece internetsizdim. yoksa bu bilöğgğgh torba değil ki büzeyim?
-bu kadar girizgah kafi, anlatacak çok şey var. şu kadar sürede aklıma takılan -çok gereklilermişçesine- bir sürü şey oldu tabisi de.
-çok şey anlatacağım aslında ama, hiçbirisi türkçe dublajlı dexter kadar derin yaralar açmadı ruhumda. o neymiş gadın anam? zamanında bir türkçe dublajlı prison break macerasına girişen startv adeta hız kesmemiş, durmak yok yola devam demiş. demiş de kör olasıymış gulaklaam, evlat diyesiymiş dilleeem. derken evet dexter. farkındaysan yazmaya dilim varmıyor. bir nevi kirlenmiş genç kız gibiyim. o tiz sesli dexter' ı duyduğumdan beri derbeder oldum. elimde siyah bir taş, onu bebeğim sanıyorum arada. oturdum ciddi ciddi bir süre izledim. gerçekten o dublajı yapan insanlarla empati kurmaya çalıştım. hangi şartlar altında o seslerin, onlara bize yansıttıkları türkçe dublajdaki gibi geldiğini algılamaya çalıştım. ama neresinden tutsam elimde kaldı. sonra bir ara acaba diğer insanlara gayet düzgün geliyor mudur paranoyası da yapmadım değil, ama yok. sanmıyorum.
-biz biraz manyak olduk. evet. lie to me diye bir dizi var. belki duymuşsundur. o dizi ben ve çevremi manyak etti. bir ara lie to me izleyeceğiz diye sabahladığımız oldu. bir tane psikopat başrol var. biraz house kafası. ölümüne karizma, inadına isyan. vücut dilini çözmüş bitirmiş abi. biz giderken o dönmüş çoktan. vücut dili okuyarak çözülemeyen davaları falan çözüyor. sen de bunları izlerken manyak oluyorsun. karşındaki konuşurken oha gözlerini devirdi, yok dudağının altındaki 21c kasını oynattı kesin yalan söylüyor tribine falan giriyorsun. kanal diziyi iptal etmiş ama, 3 sezon da izlemek için kafi diyorum. cananların canıdır. öneriyorum, önerdim.
-bugün çok ilginç bir şey oldu. bunu anlatmadan önce şu ön girişi yapmam lazım. benim yıllardır aradığım bir film vardı. salo or 120 days of sodom diye. nette falan da bulamıyordum. sonra geçende kadıköy' de barlar sokağındaki dvdcide buldum. rabbime şükrettim. çok hevesliyim ama neler neler duymuşum film hakkında. ve ikimiz arasında ara ara aklıma gelişleri ile bir 2-3 yıllık mazi var. neyse sonra izledik. allah yarabbi. o dvd player dile gelecekti çıkarın bunu benim içimden diye. antichrist veya pink flamingos' tan daha rahatsız edici bir film izler miyim bilmiyorum derken salo 1. sıradan giriş yaptı listeye. bir takım sahnelerde ekrana bakamadım. ki ben hostel olsun, testereler olsun rahat izlemiş insanım. neyse böyle ruh hastası ağır sistem eleştirileri içeren filmleri izlemekten hoşlanıyorsanız mutlaka izleyin gibi bir düz yorumla geçiştirip asıl demek istediğim noktaya geleceğim. bu olanların ardından ben bugün uykusuz aldım. bir de ne göreyim, umut sarıkaya tesadüfi şekilde bu hafta izlediğim 76 yapımı filme dair bir karikatür çizmiş. filmin uyarlandığı kitabın yazarı sad da karikatürün başlığı. çok acayip geldi.
dergiyi okuyacaklara daha çok hitap edecek alıntı; "çabuk çorabımı çıkarın ve ayağıma sıçın"
- kfc yedikten sonra pişman olmayan bir insan dahi tanımıyorum. arada bir aklıma düşüyor, ne de güzel onun o çıtır çıtır soslu tavukları hadi söyleyeyim çok çok söyleyeyim deli gibi yiyeyim diyorum. ve her seferinde yaklaşık yarısında, bön bür doho tovuk yömücem diyorum. işte öyle bir şey.
-dün bir basketbol maçında spiker, ben 19 yaşın üstündekilere genç yetenek demiyorum dedi. sporcu olsalar genç yetenek sayılmayacak yaşta olan 88' li dedeler ve nineler, merhaba!
-fakat alişan' ın beyrut' ta klip çekmesi?! önce takılacağımız konu, alişan' ın da yönetmenlik koltuğuna oturması. allah vermeye, mahsun abisine özenip de filmlere geçiş yaparsa yandık. öte yandan alişan' ın çok zengin bir insan olması arada beni kıl ediyor. arada.
-mahsun, 18 mart' ı anlatan film çekiyormuş ve tam emin olmamakla birlikte üç yıl sonrasına toplam 300 salon kapatmış. taktiğe bakıp ders olarak okutulsun bence. milyonlar da milyonlar izletecek. yaşlılık hikayesi anlatmaya çalışırken 36 sosyal mesaj, doğu sorunu anlatmaya çalışırken 54 mesaj verdiği filmlerinin devamında 18 mart' ı kaç mesajla anlatacak havsalam almıyor.
-beyonce sonunda 30 yaşında. hiç olmayacak gibi değil miydi?
-film izlerken en büyük korkum ne biliyor musun? asıl karakterin filmin sonunda şizofren çıkması. böyle bir şey gerçekleşince o kadar enerjim düşüyor ki, filmi beğenmiş olsam bile o vakitten sonra imkanı yok bir daha sevemiyorum. son dönem filmlerinde yapılıyorsa hele artık? hepsine kocaman bir PARDON DA çekiyorum önce. asıl sıkıntı benim sonradan izlediğim daha eski yapımlı bu işin hakkını veren filmlerde. misal american psycho. hayır hayır yapma hayır yapma derken kurtaramadık. gitti dağ gibi film.

-elbise askısı deyip de geçme. çok mühim bir detaydır elbise askısı. adamı vezir de eder rezil de. hele o kenarları pıtpıtlı yükselmiş ya da alçalmış metal askılar yok mu? gördüğüm yerde tüm enerjimi emer. onun üzerine asılmış biraz da esnek kumaşlı bir üstünüzü hayal edin. o pıtpıt yükselen kenar kasisleri nasıl de çıkıntı yapar tişörtte. aman.
-kültür fizik hareketleri. neden kültürmüş o bilemedim.
-mimarlık, tabldotta yenebilecek bir yemek için porselen tabak yapmaktır dedi bir inşaat mühendisi. nedir bu inşaat mühendislerinin bizimle alıp veremedikleri? hele ki biz onların uzmanlığına karşı asla böyle duygular beslemezken, bambaşka bir disiplin olduğunun farkındayken. ben de dedim ki, insanlar o yemek tabldotta yenebiliyor diye, neden porselende yemekten mahrum olsunlar ki? dün de başka bir mühendis mesleğimle ilgili yüzüme baka baka atıp tuttu. manyak mısınız kardeşim? herkes işine baksın. geçmiş karşıma mimarlık aslında yetenek sınavıyla öğrenci alması gereken bir branş diyor. bu kadar uzak olduğun bir alan hakkında atıp tutma kafası da neymiş, bilemedim.
bunun bir adım ötesi ise, sen öss' de kaç yapmıştın diyen insan. yaşıtları ile birlikte üniversiteden mezun olmuşken hem de. herkes bambaşka hayatlara yönelmiş, olan olmuş, hala ben tekim kafası. onun madalyasını yıllar önce takmamışlar mıydı zaten? ziynet sali' den alıntılıyorum bu kafa haline; herkes evine.

- logosu yüzünden yıllarca, disney' i; disnep diye yazılıyor ama disney diye okunuyor sandım. alacağın olsun walt. o nasıl y öyle.
-öyle işte bilöğgğgh.
sevgiler.
-şükür kavuşturana mı desem?
-bu kumanda paneli falan ne olmuş anacım, eskiden dutluktu buralar demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
-neredesin oğlum sen diyen pompiktolar hepiniz çok bebişsiniz ( hatta bebish-siniz). neredeyim dersen, aslında biraz ayda üç yazı yayınlayarak bin beş yüz doksan kişi tarafından takip edilen bloglar gibi olayım dedim ondan yazmıyorum. desem de inanma. en fazla şakacı haberciliğe inandığın kadar inan. sadece internetsizdim. yoksa bu bilöğgğgh torba değil ki büzeyim?
-bu kadar girizgah kafi, anlatacak çok şey var. şu kadar sürede aklıma takılan -çok gereklilermişçesine- bir sürü şey oldu tabisi de.
-çok şey anlatacağım aslında ama, hiçbirisi türkçe dublajlı dexter kadar derin yaralar açmadı ruhumda. o neymiş gadın anam? zamanında bir türkçe dublajlı prison break macerasına girişen startv adeta hız kesmemiş, durmak yok yola devam demiş. demiş de kör olasıymış gulaklaam, evlat diyesiymiş dilleeem. derken evet dexter. farkındaysan yazmaya dilim varmıyor. bir nevi kirlenmiş genç kız gibiyim. o tiz sesli dexter' ı duyduğumdan beri derbeder oldum. elimde siyah bir taş, onu bebeğim sanıyorum arada. oturdum ciddi ciddi bir süre izledim. gerçekten o dublajı yapan insanlarla empati kurmaya çalıştım. hangi şartlar altında o seslerin, onlara bize yansıttıkları türkçe dublajdaki gibi geldiğini algılamaya çalıştım. ama neresinden tutsam elimde kaldı. sonra bir ara acaba diğer insanlara gayet düzgün geliyor mudur paranoyası da yapmadım değil, ama yok. sanmıyorum.
-biz biraz manyak olduk. evet. lie to me diye bir dizi var. belki duymuşsundur. o dizi ben ve çevremi manyak etti. bir ara lie to me izleyeceğiz diye sabahladığımız oldu. bir tane psikopat başrol var. biraz house kafası. ölümüne karizma, inadına isyan. vücut dilini çözmüş bitirmiş abi. biz giderken o dönmüş çoktan. vücut dili okuyarak çözülemeyen davaları falan çözüyor. sen de bunları izlerken manyak oluyorsun. karşındaki konuşurken oha gözlerini devirdi, yok dudağının altındaki 21c kasını oynattı kesin yalan söylüyor tribine falan giriyorsun. kanal diziyi iptal etmiş ama, 3 sezon da izlemek için kafi diyorum. cananların canıdır. öneriyorum, önerdim.
-bugün çok ilginç bir şey oldu. bunu anlatmadan önce şu ön girişi yapmam lazım. benim yıllardır aradığım bir film vardı. salo or 120 days of sodom diye. nette falan da bulamıyordum. sonra geçende kadıköy' de barlar sokağındaki dvdcide buldum. rabbime şükrettim. çok hevesliyim ama neler neler duymuşum film hakkında. ve ikimiz arasında ara ara aklıma gelişleri ile bir 2-3 yıllık mazi var. neyse sonra izledik. allah yarabbi. o dvd player dile gelecekti çıkarın bunu benim içimden diye. antichrist veya pink flamingos' tan daha rahatsız edici bir film izler miyim bilmiyorum derken salo 1. sıradan giriş yaptı listeye. bir takım sahnelerde ekrana bakamadım. ki ben hostel olsun, testereler olsun rahat izlemiş insanım. neyse böyle ruh hastası ağır sistem eleştirileri içeren filmleri izlemekten hoşlanıyorsanız mutlaka izleyin gibi bir düz yorumla geçiştirip asıl demek istediğim noktaya geleceğim. bu olanların ardından ben bugün uykusuz aldım. bir de ne göreyim, umut sarıkaya tesadüfi şekilde bu hafta izlediğim 76 yapımı filme dair bir karikatür çizmiş. filmin uyarlandığı kitabın yazarı sad da karikatürün başlığı. çok acayip geldi.
dergiyi okuyacaklara daha çok hitap edecek alıntı; "çabuk çorabımı çıkarın ve ayağıma sıçın"
- kfc yedikten sonra pişman olmayan bir insan dahi tanımıyorum. arada bir aklıma düşüyor, ne de güzel onun o çıtır çıtır soslu tavukları hadi söyleyeyim çok çok söyleyeyim deli gibi yiyeyim diyorum. ve her seferinde yaklaşık yarısında, bön bür doho tovuk yömücem diyorum. işte öyle bir şey.
-dün bir basketbol maçında spiker, ben 19 yaşın üstündekilere genç yetenek demiyorum dedi. sporcu olsalar genç yetenek sayılmayacak yaşta olan 88' li dedeler ve nineler, merhaba!
-fakat alişan' ın beyrut' ta klip çekmesi?! önce takılacağımız konu, alişan' ın da yönetmenlik koltuğuna oturması. allah vermeye, mahsun abisine özenip de filmlere geçiş yaparsa yandık. öte yandan alişan' ın çok zengin bir insan olması arada beni kıl ediyor. arada.
-mahsun, 18 mart' ı anlatan film çekiyormuş ve tam emin olmamakla birlikte üç yıl sonrasına toplam 300 salon kapatmış. taktiğe bakıp ders olarak okutulsun bence. milyonlar da milyonlar izletecek. yaşlılık hikayesi anlatmaya çalışırken 36 sosyal mesaj, doğu sorunu anlatmaya çalışırken 54 mesaj verdiği filmlerinin devamında 18 mart' ı kaç mesajla anlatacak havsalam almıyor.
-beyonce sonunda 30 yaşında. hiç olmayacak gibi değil miydi?
-film izlerken en büyük korkum ne biliyor musun? asıl karakterin filmin sonunda şizofren çıkması. böyle bir şey gerçekleşince o kadar enerjim düşüyor ki, filmi beğenmiş olsam bile o vakitten sonra imkanı yok bir daha sevemiyorum. son dönem filmlerinde yapılıyorsa hele artık? hepsine kocaman bir PARDON DA çekiyorum önce. asıl sıkıntı benim sonradan izlediğim daha eski yapımlı bu işin hakkını veren filmlerde. misal american psycho. hayır hayır yapma hayır yapma derken kurtaramadık. gitti dağ gibi film.
-elbise askısı deyip de geçme. çok mühim bir detaydır elbise askısı. adamı vezir de eder rezil de. hele o kenarları pıtpıtlı yükselmiş ya da alçalmış metal askılar yok mu? gördüğüm yerde tüm enerjimi emer. onun üzerine asılmış biraz da esnek kumaşlı bir üstünüzü hayal edin. o pıtpıt yükselen kenar kasisleri nasıl de çıkıntı yapar tişörtte. aman.
-kültür fizik hareketleri. neden kültürmüş o bilemedim.
-mimarlık, tabldotta yenebilecek bir yemek için porselen tabak yapmaktır dedi bir inşaat mühendisi. nedir bu inşaat mühendislerinin bizimle alıp veremedikleri? hele ki biz onların uzmanlığına karşı asla böyle duygular beslemezken, bambaşka bir disiplin olduğunun farkındayken. ben de dedim ki, insanlar o yemek tabldotta yenebiliyor diye, neden porselende yemekten mahrum olsunlar ki? dün de başka bir mühendis mesleğimle ilgili yüzüme baka baka atıp tuttu. manyak mısınız kardeşim? herkes işine baksın. geçmiş karşıma mimarlık aslında yetenek sınavıyla öğrenci alması gereken bir branş diyor. bu kadar uzak olduğun bir alan hakkında atıp tutma kafası da neymiş, bilemedim.
bunun bir adım ötesi ise, sen öss' de kaç yapmıştın diyen insan. yaşıtları ile birlikte üniversiteden mezun olmuşken hem de. herkes bambaşka hayatlara yönelmiş, olan olmuş, hala ben tekim kafası. onun madalyasını yıllar önce takmamışlar mıydı zaten? ziynet sali' den alıntılıyorum bu kafa haline; herkes evine.
- logosu yüzünden yıllarca, disney' i; disnep diye yazılıyor ama disney diye okunuyor sandım. alacağın olsun walt. o nasıl y öyle.
-öyle işte bilöğgğgh.
sevgiler.
Etiketler:
potpori
8/19/2011
nur ve yıldırım, cemil ve cengiz, benim vuruşlarım benim vuruşlarım
zaman:
8/19/2011 01:21:00 ÖS
6
6
selam bilöğgğgh
-dün batukan' la konuşurken, mutfak eşyaları ile ilgili yaşadığı bir anısını bana anlattı. dinlerken ağzımdan burnumdan havyarlar geldi çünkü tamı tamına aynı hissiyatı yaşadığımı öğrenmiş oldum. tam bilöğgğgh' luk olan bu düşünce sistemi burada da yerini alsın. şimdi diyelim bir takım mutfak gereçlerini kullandınız, ama en çok kullanılanlardan bahsediyorum. işte efendime söyleyeyim tabaklar olur, bardaklar olur, çatal-kaşıklar falan gibi. bunlar yıkandığı zaman, kuruduklarında dolaplarındaki yerlere yerleştirmek gerekiyor hani. ama yerlerinde de sizin son seferde kullanmadığınız kardeşleri duruyor. siz en son kullanılanları temizleyip kullanılmayanların üstüne koyunca onları, tekrar bir tabak alacağınızda yine en üsttekini almış oluyorsunuz. bu durumda ne oluyor? hem aynı tabakları, çatalları kullanmış oluyorsunuz. özellikle de kalabalık bir aile değilseniz. işte biz böyle durumlarda, kullanılmamış olanları kaldırıp yeni yıkananları aşağıya aldıktan sonra, eskileri üste koyuyormuşuz ki devir daim olsun.
-bir günümü size anlatmak istiyorum. kalkınca çocuklar duymasın eşliğinde kahvaltı ediyorum. sonra o bitince doktorlar eşliğinde keyif kısmı, o biterken tam hüzünlenecek gibi oluyorum ama bu sefer de akasya durağı' nın başlayacak olması yüreğime su serpiyor. akasya durağı' nı izlerken de arkasından arka sokaklar' ın geleceği garantisi ile huzur doluyorum. sonra işte yine yemekti falandı derken doktorlar yeniden başlıyor, günlermiz geçiyor iyi gün saya saya.
-geçenlerde haberdar olduğum bir site sayesinde le corbusier ile einstein' ın beraber çekildikleri bir fotoğrafa denk geldim.o günden beri de ara ara şaşırıyorum. bu iki insanın tanışık olması hatta fotoğraf çektirecek samimiyette olması falan çok acayip bir his yaratıyor bünyemde. tıpkı ibrahim tatlıses' in başbakana mesaj atıp çok karizmatiksiniz demesi -daha doğrusu birbirlerinde cep telefonlarının olması- gibi. bu ikiliye çok şaşırmak için biraz tasarım/ mimarlık dünyasının içinde olmak lazım aslında. bunun dışında kaç kişi le corbusier' ı duymuştur bilmiyorum ama kendisi aşmış bir mimardır. bu iki insanın aynı karede olması benim için, -adeta- ilkokuldan bir arkadaşımla benimle aynı üniversiteden olan ve alakasız bir şekilde tanıdığım -hazırlık sınıfından falan, sonra da hiç görüşmediğimiz- bir insanla kanka olduklarını boy boy fotoğraflarını facebook' ta görüp öğrenmem gibi.
-yabancı şarkılarda çok ünlü insanların özellikle modacıların isimlerinin geçirilmesi sevgisi var ya. my humps' taki dolce and gabbana, fendi and andona ya da madonna' nın vogue' un saydığı bir sürü isim gibi. türkiye' de öyle bir şarkı yapılsa diyorum. o şarkıyı da çok büyük ihtimalle atiye yapar gibi bir his doğuyor içime. sözleri de nur ve yıldırım, cemil ve cengiz şeklinde olsa, çok acayip olmaz mı?
-türk filmleri izleme zincirimin son ayağında ses filmini izledim. filmlere alternatif isimler bulma köşemde filmin adını "e o kendisi işte" koydum. izlerseniz aslında bu cümlenin büyük bir spoiler olduğunu fark edeceksiniz. bu filmle ilgili bir kaç şey söylemek gerekirse, mehmet günsur' u ilk kez bir rolde beğenmedim. oyunculuğu değil ama kast doğru gibi gelmedi bana. o çok naif adamın ağzına o küfürlerin fazla geldiğini düşünmüş de olabilirim. bir de serra yılmaz mevzusu var. aslında sarma afişi de oradan çıktı. filmi izliyorduk ve bilin bakalım ne oldu? tabi ki de serra yılmaz süt anne rolünde karşıma çıktı. daha önce hiçbir yerde izlememiş olsam bu rolüne büyük ihtimalle bayılırdım. ama ön yargım var artık bir kere, üstte einstein falan da demişken atom kadar zor hani parçalamak. hayır türk filmlerinde böyle bir kontenjan mı açıldı? devlet kurumlarındaki engelli kontenjanı gibi. neyse sevenler çok daha fazla konuşamiyciğm. son olarak ise filmin jeneriği çok ama çok başarılıydı bana göre. hatta filmin en başarılı yanıydı diyebilirim.
- son olarak, reklamlardaki özellikle de yoğurt reklamlarındaki çoğu yemek görüntü olarak korkunç oluyor bence. hani sözde onların insanı cezbetmesi lazım ama beni bilhassa itiyor. bu reklamlardaki en korktuğum yiyecek ise kabak dolması. yatılı kalmanın bir getirisidir belki bilmiyorum ama o boru gibi kabakların içlerine tıka basa doldurulmuş kıyma görüntüsünü gördüğüm anda tüm enerjim çekiliyor. yapmayın etmeyin şu dolmalara kıyma koymayın, dolma-sarma bunlar zeytinyağı ile güzel. börekler de bir değişik gibi oluyor, bilemiyorum.
-dün batukan' la konuşurken, mutfak eşyaları ile ilgili yaşadığı bir anısını bana anlattı. dinlerken ağzımdan burnumdan havyarlar geldi çünkü tamı tamına aynı hissiyatı yaşadığımı öğrenmiş oldum. tam bilöğgğgh' luk olan bu düşünce sistemi burada da yerini alsın. şimdi diyelim bir takım mutfak gereçlerini kullandınız, ama en çok kullanılanlardan bahsediyorum. işte efendime söyleyeyim tabaklar olur, bardaklar olur, çatal-kaşıklar falan gibi. bunlar yıkandığı zaman, kuruduklarında dolaplarındaki yerlere yerleştirmek gerekiyor hani. ama yerlerinde de sizin son seferde kullanmadığınız kardeşleri duruyor. siz en son kullanılanları temizleyip kullanılmayanların üstüne koyunca onları, tekrar bir tabak alacağınızda yine en üsttekini almış oluyorsunuz. bu durumda ne oluyor? hem aynı tabakları, çatalları kullanmış oluyorsunuz. özellikle de kalabalık bir aile değilseniz. işte biz böyle durumlarda, kullanılmamış olanları kaldırıp yeni yıkananları aşağıya aldıktan sonra, eskileri üste koyuyormuşuz ki devir daim olsun.
-bir günümü size anlatmak istiyorum. kalkınca çocuklar duymasın eşliğinde kahvaltı ediyorum. sonra o bitince doktorlar eşliğinde keyif kısmı, o biterken tam hüzünlenecek gibi oluyorum ama bu sefer de akasya durağı' nın başlayacak olması yüreğime su serpiyor. akasya durağı' nı izlerken de arkasından arka sokaklar' ın geleceği garantisi ile huzur doluyorum. sonra işte yine yemekti falandı derken doktorlar yeniden başlıyor, günlermiz geçiyor iyi gün saya saya.
-geçenlerde haberdar olduğum bir site sayesinde le corbusier ile einstein' ın beraber çekildikleri bir fotoğrafa denk geldim.o günden beri de ara ara şaşırıyorum. bu iki insanın tanışık olması hatta fotoğraf çektirecek samimiyette olması falan çok acayip bir his yaratıyor bünyemde. tıpkı ibrahim tatlıses' in başbakana mesaj atıp çok karizmatiksiniz demesi -daha doğrusu birbirlerinde cep telefonlarının olması- gibi. bu ikiliye çok şaşırmak için biraz tasarım/ mimarlık dünyasının içinde olmak lazım aslında. bunun dışında kaç kişi le corbusier' ı duymuştur bilmiyorum ama kendisi aşmış bir mimardır. bu iki insanın aynı karede olması benim için, -adeta- ilkokuldan bir arkadaşımla benimle aynı üniversiteden olan ve alakasız bir şekilde tanıdığım -hazırlık sınıfından falan, sonra da hiç görüşmediğimiz- bir insanla kanka olduklarını boy boy fotoğraflarını facebook' ta görüp öğrenmem gibi.-yabancı şarkılarda çok ünlü insanların özellikle modacıların isimlerinin geçirilmesi sevgisi var ya. my humps' taki dolce and gabbana, fendi and andona ya da madonna' nın vogue' un saydığı bir sürü isim gibi. türkiye' de öyle bir şarkı yapılsa diyorum. o şarkıyı da çok büyük ihtimalle atiye yapar gibi bir his doğuyor içime. sözleri de nur ve yıldırım, cemil ve cengiz şeklinde olsa, çok acayip olmaz mı?
- son olarak, reklamlardaki özellikle de yoğurt reklamlarındaki çoğu yemek görüntü olarak korkunç oluyor bence. hani sözde onların insanı cezbetmesi lazım ama beni bilhassa itiyor. bu reklamlardaki en korktuğum yiyecek ise kabak dolması. yatılı kalmanın bir getirisidir belki bilmiyorum ama o boru gibi kabakların içlerine tıka basa doldurulmuş kıyma görüntüsünü gördüğüm anda tüm enerjim çekiliyor. yapmayın etmeyin şu dolmalara kıyma koymayın, dolma-sarma bunlar zeytinyağı ile güzel. börekler de bir değişik gibi oluyor, bilemiyorum.
Etiketler:
potpori
8/15/2011
en başarılı yabancı dizi jenerikleri
zaman:
8/15/2011 02:27:00 ÖS
4
4
10- friends
aslında bu listeyi oluştururken düşündüğüm açılışa (görsel doyuruculuk bakımından) tam uygun olmasa da, arkasından friends' i izleyeceğimizin habercisi olan bu jeneriği 10. sıraya koymakta bir beis görmüyorum.
+not, friends jeneriklerin yıllar içinde hep değişkenlik göstermesi bakımından, aslında koymak istediğim versiyonu what could have been bölümlerininki idi. paylaşımcı, embed olayını engellemiş.o yüzden link veriyorum.
9- shameless us
en küçüklerinin klozetti karıştırdığı fırça ile dişlerini fırçalaması bu dizinin çok net bir özeti değil mi?
8- nurse jackie
nurse jackie jeneriğini daha önce de vurgulamıştım. minimalist duruşu çok başarılı. yalnız 3. sezondaki bariz düşüş daha yukarılarda olmasını biraz engelledi gözümde.
7- house md
bunun jeneriğini sevmemin en büyük etkeni kuşkusuz massive attack. hani dizi başladığında bir vakayı görüyoruz ve can alıcı bir yerde görüntü gidiyor ve teardrop giriyor ya, işte orada her seferinde içim bir hoş oluyor benim. nehirli mehirli kısımları olmasa daha üstlere oynayabilir. oraları beni itiyor nedense.
6- game of thrones
işte bu ve daha üsttekiler görsel açıdan beni mest edenler. bu jenerikte en başarılı bulduğum anlatım ise küçük modellerin yükselmesinin ve gelişmesininin 3 boyutlu olarak gösterilmesi.
5- nip/ tuck
"make me beautiful" . bu diziyi benim için vazgeçilmez yapan şeylerden biri olan görselliğinin en güzel kanıtı da bu jenerik. plastikliğin mankenlerle anlatılıyor olması ve baştaki mankenin parmağının bir anlığına hareketi. alt okuma yap okuyabildiğin kadar.
yine embed kodunu bulamadım. link
4- dexter
o yumurtadan canı istemeyen var mı aranızda?
kanın, her türlü çağrışımla kullanılışı ve dexter' ın az pişmiş eti ağzına atışı; portakalın kan portakalı oluşu ve portakalın suları fışkıracak şekilde kesilişi.
3- six feet under
bilöğgğgh' u bayadır takip edenler bir şekilde bu diziyi bir yere mutlaka tıkıştırıyor diye düşünmeye başlamış olabilirler ama 3. sıraya koyuyorum ki objektif olduğum anlaşılsın hım hım.
2- true blood
böcek kapan bitkiyi ve kurtlanan tilkiyi bile bana zevkle izlettiyor bu açılış. bu 10 jenerik içinde de en başarılı müziğe ( jace everett - bad things) sahip bana göre. bir şarkı ancak bu kadar afrodizyak olabilir. çürüyen hayvan falan izletirken içini gıcıklandırmayı başaramazdı aksi halde. alan ball' ın bir sonraki dizisinde bir öncesini aratmaması ( sadece jenerik için konuşuyorum) da kendisine saygımı arttırıyor.
1- carnivale
bir liste yaptığımda hülya avşar' ın şampiyon belli ikinci kim lafını etmeden duramam. daha önce de söylemiştim tadında ukalalık çok seksi bir şey.
carnivale' a gelince, evet yine hbo şaşırdınız mı? bu işin bir formülü varsa, onlara sormak lazım. alt metin okumalarına doymak istiyorsanız jenerikten başlayarak carnivale' a girişin derim. buhran yıllarında geçen dizide en sevdiğim şey tarotun kullanımı. kartlardan görüntülere geçişler, geçilen görüntülerdeki ve müzikteki hüzün, dönemi ve hatta son dönem insanlık tarihini yansıtışı çok başarılı. ileri almadan her seferinde izliyorsam, benim için bir jenerik çok başarılı demektir.
aslında bu listeyi oluştururken düşündüğüm açılışa (görsel doyuruculuk bakımından) tam uygun olmasa da, arkasından friends' i izleyeceğimizin habercisi olan bu jeneriği 10. sıraya koymakta bir beis görmüyorum.
+not, friends jeneriklerin yıllar içinde hep değişkenlik göstermesi bakımından, aslında koymak istediğim versiyonu what could have been bölümlerininki idi. paylaşımcı, embed olayını engellemiş.o yüzden link veriyorum.
9- shameless us
en küçüklerinin klozetti karıştırdığı fırça ile dişlerini fırçalaması bu dizinin çok net bir özeti değil mi?
8- nurse jackie
nurse jackie jeneriğini daha önce de vurgulamıştım. minimalist duruşu çok başarılı. yalnız 3. sezondaki bariz düşüş daha yukarılarda olmasını biraz engelledi gözümde.
7- house md
bunun jeneriğini sevmemin en büyük etkeni kuşkusuz massive attack. hani dizi başladığında bir vakayı görüyoruz ve can alıcı bir yerde görüntü gidiyor ve teardrop giriyor ya, işte orada her seferinde içim bir hoş oluyor benim. nehirli mehirli kısımları olmasa daha üstlere oynayabilir. oraları beni itiyor nedense.
6- game of thrones
işte bu ve daha üsttekiler görsel açıdan beni mest edenler. bu jenerikte en başarılı bulduğum anlatım ise küçük modellerin yükselmesinin ve gelişmesininin 3 boyutlu olarak gösterilmesi.
5- nip/ tuck
"make me beautiful" . bu diziyi benim için vazgeçilmez yapan şeylerden biri olan görselliğinin en güzel kanıtı da bu jenerik. plastikliğin mankenlerle anlatılıyor olması ve baştaki mankenin parmağının bir anlığına hareketi. alt okuma yap okuyabildiğin kadar.
yine embed kodunu bulamadım. link
4- dexter
o yumurtadan canı istemeyen var mı aranızda?
kanın, her türlü çağrışımla kullanılışı ve dexter' ın az pişmiş eti ağzına atışı; portakalın kan portakalı oluşu ve portakalın suları fışkıracak şekilde kesilişi.
3- six feet under
bilöğgğgh' u bayadır takip edenler bir şekilde bu diziyi bir yere mutlaka tıkıştırıyor diye düşünmeye başlamış olabilirler ama 3. sıraya koyuyorum ki objektif olduğum anlaşılsın hım hım.
2- true blood
böcek kapan bitkiyi ve kurtlanan tilkiyi bile bana zevkle izlettiyor bu açılış. bu 10 jenerik içinde de en başarılı müziğe ( jace everett - bad things) sahip bana göre. bir şarkı ancak bu kadar afrodizyak olabilir. çürüyen hayvan falan izletirken içini gıcıklandırmayı başaramazdı aksi halde. alan ball' ın bir sonraki dizisinde bir öncesini aratmaması ( sadece jenerik için konuşuyorum) da kendisine saygımı arttırıyor.
1- carnivale
bir liste yaptığımda hülya avşar' ın şampiyon belli ikinci kim lafını etmeden duramam. daha önce de söylemiştim tadında ukalalık çok seksi bir şey.
carnivale' a gelince, evet yine hbo şaşırdınız mı? bu işin bir formülü varsa, onlara sormak lazım. alt metin okumalarına doymak istiyorsanız jenerikten başlayarak carnivale' a girişin derim. buhran yıllarında geçen dizide en sevdiğim şey tarotun kullanımı. kartlardan görüntülere geçişler, geçilen görüntülerdeki ve müzikteki hüzün, dönemi ve hatta son dönem insanlık tarihini yansıtışı çok başarılı. ileri almadan her seferinde izliyorsam, benim için bir jenerik çok başarılı demektir.
Etiketler:
dizi/seri
8/14/2011
bile bile lades
zaman:
8/14/2011 09:07:00 ÖS
0
0
herkes telefon melodisi güzel olsun ister. o melodi ile farkını ortaya koymaya çalışmayan yoktur zannımca. ama benim gibi telefondan zerre haz etmiyorsan, melodi işini de zorlamayacaksın. ben telefonu sürekli titreşimde olan insanım, yalnız bu durum telefonu hiçbir zaman duymamam( acaba) olarak meyvesini verince, evde olduğum zamanlarda sesini açmaya yöneltti beni. e bu durumda da, nokia tune kullanacak halim de yok değil mi? böyle derken telefonum nokia bile değil ama metaforu anladığınızdan adım gibi eminim bilöğgğgh-severler. hepinizin ne kadar cin gibi olduğundan bahsetmeme gerek bile yok. bu noktada devreye işte o müthiş sıkıntı giriyor. telefon melodisine uygun şarkı bulmak.
açmazsan ve karşıdaki de sen açana kadar yılmazsa telefonun çalma süresi yaklaşık 30 saniye. benim obsesyonlarım çerçevesinde düşünülürse, bu durum melodi olabilecek şarkının ilk otuz saniyesinde söz girmiyor olması gerekir. sözlü telefon melodisi kaldırmaz yüreciğim.
muse' un undisclosed desires şarkısı bu olumsuzluğu bünyesinde barındırsa da bir telefon melodisinden tam olarak beklediğim şeylere sahipti. can alıcı ve sakin melodi. bu sebeple yirminci saniyede söz girmesini göz ardı ettim. zaten açacaksam o zamana kadar duymuş olurum ben o telefonu falan diye de kendimi ikna ettim. ama şu an geldiğim noktada bu şarkıyı da kaybettim. tıpkı daha öncekiler gibi. asla normal bir zamanda dinleyemiyorum. ölümüne soğudum şarkıdan.
aslında bunun tek bir tanımı var; bile bile lades.
açmazsan ve karşıdaki de sen açana kadar yılmazsa telefonun çalma süresi yaklaşık 30 saniye. benim obsesyonlarım çerçevesinde düşünülürse, bu durum melodi olabilecek şarkının ilk otuz saniyesinde söz girmiyor olması gerekir. sözlü telefon melodisi kaldırmaz yüreciğim.
muse' un undisclosed desires şarkısı bu olumsuzluğu bünyesinde barındırsa da bir telefon melodisinden tam olarak beklediğim şeylere sahipti. can alıcı ve sakin melodi. bu sebeple yirminci saniyede söz girmesini göz ardı ettim. zaten açacaksam o zamana kadar duymuş olurum ben o telefonu falan diye de kendimi ikna ettim. ama şu an geldiğim noktada bu şarkıyı da kaybettim. tıpkı daha öncekiler gibi. asla normal bir zamanda dinleyemiyorum. ölümüne soğudum şarkıdan.
aslında bunun tek bir tanımı var; bile bile lades.
Etiketler:
N,
üzülüyorum
8/12/2011
çoluk çocuk bekliyoruz
zaman:
8/12/2011 01:43:00 ÖÖ
3
3
"3d gözlüğünüzün yanında şeftali suyunu ısrarla isteyiniz" hıncal uluç
"filmde yarım saat karşılıklı sarma yenen, son derece durağan, sahnede iki usta oyuncu karşılıklı döktürürken siz sıkım sıkım sıkılıyorsunuz. hayatın kendisi de böyle bir şey değil mi zaten.." atilla dorsay
"sizi bilmem ama şimdi düşününce ben, belki de haklılardı diyorum" ömür gedik
Etiketler:
film
8/07/2011
8/06/2011
2009 kaldır 9 ile 0' ları ne kaldı
zaman:
8/06/2011 05:25:00 ÖS
2
2
bilöğgğgh, insanın sevdiğinden nefret etmesi ile nefret ettiğini sevmesi arasında geçen bir zihin oyunu derken; 2 yıl geride kalmış.
dedim madem boşum, neden bir best of yapmıyorum? oturdum ayıklamaya çalıştım ama hepsi benim çocuğum gibi klişesi yakamı bırakmadı. tüm ucuz popçulardan özür diliyorum, meğer hepsi haklıymış. başlangıçta bu da güzel bu da derken 86 tane yazı seçmişim. bu gidişle nostalji 12' ye kadar dizginlenemeyen muazzez ersoy' dan bir farkım kalmaz diye diye azaltmaya çalıştım ve ancak bu kadar eleyebildim.
| coşkun
8/04/2011
son single; yıldız tilbe - oynama (a.k.a oduna da gül gibi bakmam)
zaman:
8/04/2011 12:35:00 ÖS
3
3
mademki lady gaga' nın kliplerini irdeliyoruz neden yıldız tilbe' ninkileri de irdelemeyelim ki dedim ve; yıldız' ın son eserini ve klibini masaya yatırdım. öncelikle dream theather şarkılarında 10 kez ritm değişiyor diye ayılıp bayılan türk gençliğinin bir de bu şarkıya kulak vermelerini rica ediyorum. şarkıda kaç kere ritm değişiyor ben sayamadım. bazıları bu şarkıdan belki de üç şarkı çıkarır ama yıldız adeta tükenmeyen bir kaynak olduğu için hoyratça bir şarkı olarak kullanmış bu cevheri. şarkı son dönemlerin popüler tekniği olan auto tune ile başlıyor. yıldız albüm öncesi röportajlarında da özellikle kanye west( özellikle 80s & heartbreak albümünden) ' ten çok etkilendiğini özellikle vurgulamıştı. şarkının içinde geçen "...gözlerinin cayır cayır yangınında" konsepti bize klipte yangın merdiveni ( şu okullarda bulunan ve üstünde her bir kovaya bir harf düşecek şekilde YANGIN yazanlardan) olarak dönüyor ve klibin ana mekanına dönüşüyor; ama tabi ki bu alt metin okumasını yapmak için yıldız' ı delikanlım'dan beri takip ediyor olmak lazım ( bazı sonradan fanlar bilemez) . "ben bir melektim, aşkta çok bebektim çok" kısmında yıldız modern insanın aşk çıkmazını en iyi şeklinde sorgularken üstüne gelen -tokat gibi ritmiyle- be-nim sap-lan-tım tek bir aşk bizi şöyle bir silkeliyor. akabinde gelen balerin ise black swan' a saygı duruşunda bulunurken, aslında hepimizin içinde kara kuğular yok mu ki? sorusunu düşünmeye itiyor bizi. nakaratta geçen oynama sözünün olduğu kısımlarda bir dansözün göbek atması ise, serdar ortaç' ın binlerce dansöz var tadındaki kara mizah anlayışını yakalamaya çalışmış. başarmış mı derseniz sizi bilemem ama bence başarmış. son olarak eklemek gerekirse; yıldız yine doğal, kendi seçtiği kıyafetler içinde çok şık ve hepiniz kabul edersiniz ki bu kadına dans etmek çok yakışıyor.
ilk günkü gibi hiçbirimize gül bahçesi vadetmeyen yıldız yoluna, oduna gül muamelesi yapmamak gerektiğini vurgulayarak devam ediyor.
Etiketler:
klip yorumları,
kritik,
müzik
8/02/2011
ibo show' da tekno yapan hande yener gibiyim
zaman:
8/02/2011 12:19:00 ÖÖ
3
3
yıllardır erteleye erteleye bir hal olduğum ehliyet kursuna bıçak kemiğe dayanınca yazıldım. etrafımdakiler, sizi artık "bak hala almadın şu ehliyeti artık çok zorlaşçakmış, stajyer oluncakmış bak" demenin zevkinden mahrum ediyorum, üzgünüm. benim açımdan asıl durum, tüm arkadaşlarım kursa hiç gitmeden ehliyetlerini almışken, babamın sanki dünyada en çok istediği şey benim düzenli olarak bu kursa gitmemmiş gibi davranması. dedim, seni mi kıracağım ya dedim kalktım gittim ben de.insanlar askerlik anılarını anlatır ya ballandıra ballandıra, ben sırf bu kursta hissettiklerimi anlatsam "bir yabancılaşma hikayesi" konulu tez yazarım. hatta sanırım belki de sırf bu yüzden devam edeceğim. o değil de, ben ömrümde hiç, bir ortamda kendime ve ortama bu denli yabancılaşmamıştım. tam bir alienation örneği. böyle diyeyim de kendini yabancı dilde daha iyi ifade edebilenlerdenmiş gibi olayım. böyle ortamda bir espriler, bir şakalar dönüyor; hoca atıyor pası ehliyet ahalisi atıyor golü, bazen tam tersi oluyor. ellerindeki hayali disko topunu birbirlerine atarak eğlenen disko insanı gibi. güldükçe gülüyorlar coştukça coşuyorlar benim verebildiğim en tepki the big bang theory' den sheldon' un gülmesi kadar. tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de ara olunca hoca beni "hiç sesin çıkmadı, anlamadın mı?" diye rencide etmez mi? allahtan yengeç.. kabuk.. falan hallettik olayı da salon erkeği çizgimden çıkmadım. yoksa, diğer acarlardan olsam daha mı mutlu olacaktın beöö diye çemkirmesini de bilirdim hani.
devamında, öncesinde yirmi yaşında olduğunu söyleyen çocuğun on iki yıldır araba kullandığını ve hiç polise yakalanmadığını iddia etmesi yetmezmiş gibi, ehliyet kursunda oturan dört çocuk annesi kadının araba kullanırken polisin çevirip ehliyet sormasına ve ceza yazmasına çok sinir olduğunu cıkcıklar eşliğinde ısrarla vurgulaması ve ders anlatan adamın, içkiliyken polise yakalanırsanız oyalanın ve üflemeyi reddedin hastaneye gittiğinizde kan testinde elli promil çıkmayacak bile şeklinde verdiği akıllar derken bir bakmışım üstümde bir mayokini belirmiş, ayağımda topuklular " kavga etmez sever beni romiyo, romüyo, romeyo, romiyo" tüm kurs, göbekli teyzeler klimacı amca suzan kardeş alkış kıyamet..
Etiketler:
denişik,
N,
üzülüyorum
8/01/2011
hep beraber kemoterapiye
zaman:
8/01/2011 03:30:00 ÖS
0
0
19- çok bronz şezlongcu çocuk

onları hepiniz tanıyorsunuz bilöğgğgh severler. tahmin edersiniz ki onlardan çekinmemem kaçınılmaz. onları gittiğiniz herhangi bir plajda bulmanız çok olası, çok mümkün. hatta sizin onları bulmanıza gerek bile yok, onlar zaten bu konuda yeterince ustalar. bence bu kişiler, işletmeciler tarafından nisan-mayıs gibi kampa alınıyorlar. öncül kural; müşteriye olabildiğince sıkıntı vermek. bu kuralın uygulama biçimi, plaja gelmiş tatilci insana pis bir sırıtma ile yanaşılır ve tüm konuşmanın konsepti o şezlonga illa oturulacağı ve parasınının da çatır çatır verileceği üzerinedir. zaten, o civciv sıcakta 7-24 üstsüz dura dura, cildi gönül yazar kıvamına gelmiş şezlongcu çocuğa karşı psikolojik olarak 1-0 geridesinizdir. her horoz kendi çöplüğünde öter ve buraların ağası odur. genelde kaslımsı olurlar ve vücutları ne kadar kararmışsa vücut kılları da o kadar sararmış olur. küçük çocuklarla iletişimleri iyidir ve su sporlarına hakimdirler ama; asla denize girmezler. bu denize girmeyişin altında inceden ' ben zaten doymuşum denize, ne gircem aağbi' mesajı vardır. arada doğuş' un düşünmeden uğra bana(uyan) klibindeki gibi artistik hareketler yaparak biz loser' lara karşı üstünlükleri perçinlerler.
ah çok bronzluk, sen nelere kadirsin.
ah çok bronzluk, sen nelere kadirsin.
Etiketler:
hayatta en çok çekindiğim insan modelleri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









