9/12/2010

1 saatte tersten konuşma seti

9

dün bir an kendimi, oturmuş bullet express adlı mucizevi ürünün reklamını izlerken buldum. o bıçaklarıyla olsun, mutlakta sadece ekmek kızartma makinesi kadar yer kaplayan ergonomisyle olsun, gözlerimi dolu dolu etmişti.

şu dünya üzerinde en çok inandığın şey nedir diye sorarsanız, hiç düşünmeden bu reklamlardır derim. mesela şu an benim her türlü inancım bullet express. bu 1500 değil 1000 değil 400 hiç değil 315 tl değerindeki mucizevi ürün şu an sahip olmak istediğim tek şey olabilir. o reklamların karşısına geçip de hipnoz olmayanınız yoktur heralde. misal ben bir ara da nicer dicer fanıydım. böyle küp küp kesilen meyveler olsun, makarnanın üstüne parmesan peyniri kesmelerle olsun, soğanları ya da patatesleri kızartma olmaya çabucak hazırlama bakımından olsun, zahmetsiz salatalar hazırlamak bakımından olsun çok büyük tutkum vardı.

ama dünya üzerinde 2 çeşit insan var sen de biliyorsun. 1. tip; bu ürünlere inanan. 2. tip ise bu tip ürünlerin tamamıyle karşısında olan, sanki hayattaki tek düsturu bu ürünü kötülemekmiş gibi takılan insan. işte o 2. tip insan beni hep engelledi yollarıma taşlar koydu. canım güzelim nicer dicer' ıma laflar söyledi. o söyledikçe içime attım. gerçekten de zahmetsizce salatalar yapabileceğimi, ya da dostlarım geldiğinde pratik meyve salataları yapabileceğimi bunun hayatımı gerçekten olumlu etkileyeceğini anlatmaya çalıştım ona ama olmadı.

ondan sonra sauna belt çıktı. nicer dicer yüreğimde tatlı bir heyecan oluşturuyordu hala ama; gönlüm biraz sauna belt' e kaymıştı. çünkü artık spor salonlarında harcanan vakitlerden yorulmuştum. evimde kitabımı okurken filmimi izlerken dostlarımla zaman geçirirken bir yandan da belime taktığım bu mucizevi aparatla yağlarımdan kurtulup baklavalara kavuşabilirdim. hem de 8 saat içinde başvurursam türlü çeşit hediyelere losyonlara indirim kampanyalarına hak kazanabilirdim. ama yine o 2. tip insan geldi ve yok yæ o iş o kadar kolay değil o yağ mağ eritmez su kaybettirir sadece dedi ve gitti. yine yıkılmıştım.

sonra da okulun 1. yılında, mimari proje kapsamında verilen saçmalamak konulu kısa film projesi için çektiğimiz mızan 1 saatte tersten konuşma seti adlı kısa filmim geldi. yıllar sonra yeniden izledim, yeniden güldüm. çekim tekniği, ters ışıklar,sallanan kameraya rağmen amatör ruhunun hastasıyım bu filmin, nacizane.

canınız ne istiyorsa onu yiyin

0

mehmet öz' ün kansere çevirebilecek bir tümöre sahip olması haberi ile birlikte tüm gastronomi, beslenme ve diyetetik dalları ve her sabah mutlaka bir avuç taze bademi koltuk altlarınıza sürtüp yanında bir bardak yeşil su içinci insanların tüm inandıkları şeyler çöktü.

artık herkes rahat olabilir.

9/09/2010

geçmiş yaşamlarında sarma dolmasıydılar

0

-maymundular afedersin.

internet sitelerininin çok büyük bir problemi var; ünlü insanların ünlenmeden önceki hallerini çok merak ettiğimizi düşünüp durmaları. gerçekten ama gerçekten hiç merak etmiyorum. haber yapıyorlar yapıyorlar ve sonunda haber olabilecek şeylerin kıtlaştığı bir döneme giriyorlar ve hemen sürüyorlar piyasaya geçmişte neydiler hikayesini. işte türkiye'nin yıldızlarına katılmış da yıldızı parlamış da. oyuncu olabilmek için yönetmenin kapısında yatmış da bir şeymiş de. madem bu konuyu irdeliyorsunuz yazsanıza böyle ünlenmeden önce orospuydu. misal hülya avşar, misal ajda pekkan ( pek inanmasam da tanıdığım tüm büyyükler öyle diyorlar) garsonken arta kalan biftekleri götürüp evinde yemesinden daha ilgi çekici olur.

-arabaya binmeden önce güneşin hangi tarafa geleceğini hesaplayıp ona göre konumunu belirleyen insandan ölümüne çekiniyorum. nasıl bir küçük hesapların insanısın sen öyle. pis. o kadar hesaplıyor ki; diyelim gidişte güneş gelmeyen tarafa oturdu ama bu sefer de döneceksiniz o zaman da hop geçiyor diğer tarafa. bari herkes geldiği yerde dönseydi. bir yolunu buluyor illa ki.
valla ayağımızdan donumuzu alır haberimiz olmaz.

-nerede denize girişte uzunca bir süre tüm vücudunu suya sokmayan, sokmamaya çabalayan bir insan var; orada çok sevimli bir insan var. istiyorum ki hep onun yanında olayım. o beyhude çabasına helikopterimden halat sallayıp yardımcı olayım. neyin peşindesin diyenlere, uzaktan ona pışır pışır su atan yakınlarına karşı birlik olalım. canı çok kıymetli çünkü onun. ben bodozlama dalsam da anlıyorum onu. sırça saraylarda büyümek kolay değil.

-ama nerede sarmaya dolma diyen bir insan var, işte orada gerçekten sevimsiz bir insan var. sarma sarmadır, dolma dolmadır. bu kadar da bariz bir gerçek. yaprak sarmasıdır misal. yaprağın içine malzeme konur ve sarılır ammavelakin patlıcan, biber,kabak,domates,patates o malzeme ile doldurulur.

-tanrıdan en büyük dileğim ne kadar kilo alırsam alayım, dolma gibi parmaklarım olmamasıdır. böyle de küçük mutlulukların peşindeyim.

-hidayet o ağzındaki damaklık mı her neyse artık. onu çıkarıyor parmağıyla elliyor tekrar ağzına alıyor. maça konsantre olamıyorum. pis pis adamlar elledi ama o topu hep. sonra sen de elledin. öğretmen çocuğu olmanın ağır hezeyanları.

-öğretmen çocuğu olmanın ( bana göre) en büyük getirilerinden biri de devamlı uzun görünen tırnaktır. sübyan zamanlarda dibinden değil neredeyse kökünden kesilen tırnakların beyaz kısımları, tırnağın asıl kısmı olması gereken pembe gövdeden büyük hale gelir. bu yüzden önrümü lan tırnaklarım uzun mu yoksa takıntısı ile yaşamak zorundasındır.

-tırnak deyince de, hani tırnağın uzunluğunu kontrol etme amaçlı genel bir kabul vardır ya. avuç içine doğru düz bir şekilde bakarsın. tırnakların o bakıştan görünmüyorsa uzun değildirler. bu kabul nasıl kabul haline gelmiş?
asma yaprağının arasına, pirinç domates soğan karabiber tuz harcı yapıp koymayı kim akıl etti sorusuyla aynı soru aslında bu. herhangi bir şeyin ilki nasıl oldu merakı.

-mazide kalmışken bir anda tekrar parlayan sanatçılar olmasa mı hiç acaba diyorum. nil burak ile yeliz'e bir honolulu bileti alalım takılsınlar orada derim ben. zira olamıyorlar tekrar.

9/06/2010

gizliajans

3

ana karakterimiz musa kitabın başlarında, aşık olduğu sanem' in gece kalmaya ona geleceğini öğrenir ve şunu geçirir aklından;

"işte havayi fişeği icat eden Çinli' ye esin kaynağı oluşturan duyguyu keşfedişim tam o ana denk geliyordu."

erkek beyni ve hissiyatı daha net ve sade ifade edilemezdi.

facebook'tan karakter tahlili

4

uzun süredir böyle bir doya doya coştuğum, yerli yersiz atıp tuttuğum bir inceleme yazısı yazamadığım için hayıflanmaktaydım. dedim hazır tatile de girmişken neden msn' le başladığım karakter çözümlemeleri(1-2)ne bu seri ile devam etmiyorum?! başlıyorum

1-profil fotosu mavi zemin üzeri beyaz adam olan insan

bildiniz değil mi? onlar gerçekten de varlar. bu insanlar ya gerçekten çok dolular ve herkesin delirdiği bu site için oraya bir fotoğraf koymaya bile zamanları yok; ya da bunların hepsi amerika' nın tüm dünya hakkında istihbarat sahibi olmak için kurduğu oyunlar düsturundan yola çıkan insanlar. ya da bunlardan tamamen alakasız şekilde benim gibi fotojeni yoksunular ya da fotoğraf çekmeyi seven insanlar hiç yok çevrelerinde.

2-1116 arkadaşı olan kız/ insan ama çooğunlukla kız

bundan daha önce de bahsetmiştim. ( isteyenlere ismail yk dan gelsin, bu numaradan beni tıhkla) daha önce yeterli açıklamayı yapmışım o yüzden şimdilik yalnızca istediğim eklemeyi yapacağım. efendim bence bu grup da kendi içinde 2'ye ayrılıyor. 1- yaklaşık 36 tane fotoğraf albümü olanlar; çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı sorusunda tercihlerini neyden yana kullandıklarını çok net anlayabiliyoruz bence. 2- neredeyse 362 tane şeyin fanı olanlar. sanırım ben bu 2. gruptan biraz daha fazla çekiniyorum. neden. herkes çok yönlü olabilir ama bu artık über yönlülük gibi bir şey. düşünüyorum ben hayatta 362 tane şeyin fanı mıyım diye, yok cık değilim. mesela bir filmi seviyorum diyelim, sonra görüyorum ki o fanı olmuş. halbuki ben çok daha kendimi vererek izlemişim o filmi, konuşunca anlaşılıyor gabak gibi.

ayfon ya da bilekberi' lerinden çözünürlük katili fotolar yüklemek de genel tutumları.

3-hiçbir şeyin fanı olmayan insan

adeta üstteki insana tam zıt bir insan. ne uğraşacağım yæ diyor bize farkında mısınız? ben burada bir saymaya başlasam var ya u-huu diyor. benim bildiğim şeylerin burada sayfası bile yoktur hatta diyor. bu insan genelde kings of convenience ya da suede falan tarzı gruplar dinliyor genelde.

kendisi hakkında bir şeyler yazması gerekirse de kimsenin anlamayacağı bir şeylere referans veren ingilizce, genellikle de farklı advanced cümle yapılarında, şeyler yazıyor. hatta kuvvetle muhtemel bu tip paylaşımları olan bir tumblr' a da sahip.

4- bir tane profil fotosu olan insan

işte bu çok güzel bir insan. şekilcilikle uzaktan yakından alakası yok bu insanın. gerçekten birileri arattığında fotoğrafından tanısın diye koyuyor o tek fotoyu da besbelli. hatta çoğu zaman girmiyor da. ne uğraşıcam abi hayat sokaklarda diyor çoğu zaman. sigarasını içiyor bir köşede.

5-neredeyse hiçbir şey paylaşmayan insan

bu psikoloji sadece bende mi var bilmiyorum ama; bence karizmatiklik-paylaşma grafiği yapılırsa eğer kesinlikle ters orantılı bir grafiğe sahip olur. böyle bir grafik niye yapılsın tabi o da ayrı konu.

bir de bunların genel olarak profil fotolarını ya da etiketlendiği fotolarını tıklattırmama özelliği olanları var.

ama genel olarak, arada net tespitler ya da herkese laf sokan iletileri olabiliyor.

6- profil fotoğrafı gül olan aile büyüğü teyze

ailerin bu olayı keşfetmesiyle hepimizin tadı kaçtı biliyorum. ben şahsen birisi saçma sapan bir fotoğraf koyar da yazar da bizimkiler görürse gerilimi yaşarken kendimden çok şey kaybettim. 35 kiloya düştüm. onu gizlemenin engellemenin yolları var biliyorum ama eğer biraz teknoloji bilir bir aile mensubu iseniz işler biraz daha değişiyor.
fotoğrafı gül olan teyze hepimizde ekli bence. bu teyze genelde duygusal şeyler paylaşmayı seviyor ama volkan konak duygusallığından hoşlanıyor. milli bayramlarda da türk bayrakları ile donatıyor profilini. ve de genel huy olarak çoğu fotoğrafa yorum yapmaktan hoşlanıyor.

bu insan geçenlerde de can yücel' in nasıl kadın olunur nasıl adam olunur şiirini paylaştı. hepiniz gördünüz.

7-facebook siyasetçisi

gerçek anlamda sanal alemde tanıdım ben bu insanı. yılmaz özdil güruhu tam olarak ya da tam karşıtı. çok ısrarcı paylaşım konusunda. adeta biz cahil beyinlere dikte ediyor ve genellikle karşıt görüşe tahammülü az. uçlarda olmayı seviyor, genel olarak da; orospu türkan saylan grubuna katılıyor örneğin; ya da başbakanımıza gıcık olanlara gıcık olanlar

8- her şeyi geriden takip eden insan

en çok bu insan için hayıflanıyorum. hayata tutunduğu dalı olayım istiyorum. biz zehra betül'ü artiz ne arar la bazarda ' yı çoktan tüketmişken o daha yeni paylaşıyor çünkü. hayatı hep biraz geriden takip ediyor. mesela sertab' ın koparılan çiçeklerini yeni keşfetti bu insan. amma illa da paylaşmayı çok seviyorlar. o koparılan çiçekler o yılmaz özdil' in yazıları illa ki paylaşılıyor.

bu insanla, sürekli oyun daveti gönderen insanın da çok ortak noktası var. hatta ayrıldıkları nokta nüans gibi bir şey.

9-kendi paylaştığı şeyi beğenen insan

bir noktada söz gerçekten bitiyor.

10-zaytung insanı

efendim bu grup; hayata dair paylaşabildiği en komik şey zaytung haberi olan insan. bir bakıma hüzünlü yani. kendi söyleyebileceği komik bir şeyler olsun o da çok isterdi herhal. ama olmayınca olmuyor.

11-hayatta edebildiği tek muhabbet futbol olan insan

erkeklerin genellikle %60 oranında dahil olduğu bu grubun en sevdiği üçleme de recep ivedik. genellikle forma namustur?! siyah ulan?! kafasında testosteron fışkıran sloganlar paylaşıyorlar. ama bu erkeklerin şaşılır bir şekilde genellikle 6-7 yıllık çok düzeyli ilişkileri de oluyor. futbolu gerçekten sevmek var; misal ben. bir de forma namustur kafası var. çok ilginç.



gece gece kategorizasyonun dibine vurdum. hadi hayırlısı.

9/04/2010

ccc bıyık ccc

0

-devlet bahçeli' nin rocker işareti yapması yukarı, rocker işareti yapması aşağı. hava alanının orada toplanan gençlere ülkücü diyorlar, ne bilgisizler ayarı vererek; yıllardır kulis arkalarında kanayan bu iki işaretin karıştırılması yarasına son noktayı koymuş oldu. büyük adamsın.

-geçende ülkücülerin bıraktığı yanlara sarkık bıyığın amacının, kaşlarla birlikte suratta CCC oluşturmak olduğunu öğrendim. o andan itibaren hayatıma reset attım desem yeridir.

-mehmet turgut' un çektiği çılgın türkler adlı fotoğraf çalışması ve röportajında bebeğim canımın içi serra da var. hiçbir şeyden eksik kalmasın. cemil ipekçi de bir gün bir restoranda herkes şıkır şıkır bir vaziyette yemek yerken her şeyin çok sıkıcı gelmesi üzerine havladığından bahsetmiş. six feet under izleyenlerin aklına eminim ki brenda gelmiştir. iki psikiyatr evebeynin kızı olan karakter brenda küçük yaşlardan itibaren pskolojik tedavi altına alınmasına tepki olarak doktora konuşmak yerine havlamayı seçmişti. onu, yapsa yapsa brenda yapar ama; cemil ipekçi' nin böyle bir şey yaptığına inanmıyorum. tamam gerçekten marjinal bir adam ama, ne ayaksın oğlum sen derler adama. madem bu kadar sistem eleştirmenisin, gitme madem o şıkır şıkır restorana. git marmaris büfe' de patso ye. susuzluk neymiş, ekmek arası parates yemenin dayanılmaz hafifliği neymiş yeniden deneyimle bakalım.

- u2 ne ara dünyanın( tüm zamanların diyen de var) en büyük rock grubu oldu da ben kaçırdım, bilemedim. kim gelse ülkemize en büyük oluyor. beatles, pink floyd, led zeppelin, rolling stones,radiohead................. derken u2 hangi sıraya gelir belirsiz.

-tatilsizlik staj üf püf derken son gün patron elime para içeren zarfı tutuşturduğunda tüm sıkıntılar bitti. her zaman dediğim gibi; parayı sevmiyorum ama sinirlerimi yatıştırıyor. ( joe louis)

8/31/2010

br ba

0

-emmy' nin en mutlu eden yanı, breaking bad' in çifte ödüle layık görülmesi. birisi babam birisi kardeşim.

-bana yıllar gibi gelen bir süre önce yazdığım şükran' la meryem yazısına bir organizasyon firmasından yorum gelmiş. 'Davet organizasyon,Düğün organizasyonu,Sünnet organizasyonları,Masa süslemeleri,Sandalye kiralama," target.
şükran ile meryem' in düğünleri için organizatör aradığım için yazmıştım ben o yazıyı zaten. hepimiz de california' da yaşadığımız için elen degeneres ile karısının evlenmesi kadar normal bir durum bu.

-pazar günü bindiğim bir otobüste, tarzlar birleşimi bir çocuk vardı. sağ kolunda k. atatürk dövmesi varken sol kolunda osmanlı' yı simgeleyen turancı işaretler, sağ elinde şövalye yüzüğü ve elde bir tesbih.

-büyük boy çay istediğimde, çayı su bardağında getiren bir işletmeyi ciddiye almam söz konusu olabilemez. bir de o bardak, bulaşık makinesinde altı yüz elli iki kere yıkanmaktan çizik çizik olmuşsa. düşündükçe yaprak gibi titriyorum.

-küçük sırlar' ı değil ayşegül' ü izliyorum. sinem kobal histeri krizleri geçiriyormuş ayşegül parladıkça. sn kol' un tespitine göre biricik ayşegül' ümüzü senaristler hep dışarıdan senaryosu çalınan dizilerde oynatıyor bir de özellikle ismini ayşegül koyuyorlarmış. türk işi lost yapılır da orada da kate' i oynamasına rağmen adı yine ayşegül olursa bu tezi ispatlanır diyorum.

- son not; hayat bu ara aşırı sıkıcı.

staj

0

gün:20
hayat ne ara bu kadar sıkıcı hale geldi?

8/28/2010

biz de ayranın formülünü söylemeyelim

0

-rakkam ne allah aşkına ya?! ilkokul 2' de erasmus mu yaptınız? yabancı bir ülkede alkolün ve sevişin içinde kaybolup sayı ile rakamın farkını öğrenmeyi mi kaçırdınız. bir tutturmuşlar rakkam da rakkam. bu kelimeyi yanlış telaffuz eden insanlarda yersiz bir öz güven oluyor; bunu da çok rahat iddia ederim. hatta muhtemelen rakama rakkam diyen insan; yapmağa( yapmaağa) , etmeğe ( etmeeğe) diyen insanla aynı insan.

-cep telefonu patlama yaptığı zaman nokia 3310 kullanan insan, şu an da nokia 6300 kullanıyor. ama tüm 87-88-89 neslinin kullanmasından bahsetmiyorum burada, cep telefonu bir imitasyon deri kılıfla pantolon kemerine asılı gezen insandan bahsediyorum.

-dolmuşa bindin diyelim. birkaç kafa dengi arkadaşın varsa nasıl eğleniyorsun. muhabbet nasıl tatlı geliyor. o kadar eğleniyorsunuz ki dolmuştaki diğer insanlar sinir oluyor size. her ne kadar hayatınızı dolu dolu yaşayan, akademik kariyeri koltuk altlarından taşan bir insan olursanız olun kınıyorlar sizi ve basit bulunuyorsunuz.
sonra bir gün bu sefer sen yalnız biniyorsun ve otobüste geçende senin yaptığını yapan bir arkadaş grubu var ve sinir oluyorsun. bu çelişki insan doğasının özeti gibi bir şey.

-çocukken, yeterince uzun bir süre, 7up adlı gazozun ismini zup sandım. hatta gerçeği öğrendiğimde mutsuz oldum bile diyebilirim.

- eyvah eyvah' ı izledikten sonra bu fasulya 7.5 lira. hem kaynasın hem oynasın şarkısını kendi kendine söylemiş 1 milyon insan bulunur rahat.
ne güzel film olmuş, ata demirer iyi iş çıkarmış gerçekten de. ben film boyunca güldüm eğlendim yalnız; beraber izlediğim herkes demet akbağ' a kıl oldu ve filmi beğenme oranlarını etkiledi kadın.

-ben ayran seven insanım. böyle büyük boy ayran söylüyorum mesela, nasıl kana kana içiyorum. yoğurdu suyla birleştiren, içine de bir tutam tuz atan zekaya şükrediyorum her seferinde. yalnız ayranımın büyük boy olmasına güvenip de hızlı hızlı içiyorum ve daha içinde çok ayranım olduğunu düşünürken bir anda pipetin içinden boş hava gelmeye başlıyor ya; işte o anda kallavi bir pişmanlığa bırakıyor mutluluk yerini.

- son olarak haşlanmış yumurtayı tek başına lümbür lümbür yiyen insan. çok mutlu bir insan gibi. hayatta sıkıntı yaratabilecek her şeyden sıyrılmış gibi. ya da hiç aç kalmaz gibi. bu insandan daha çok korktuğum bir insan varsa, seyyar satıcıda tüm gün beklemiş özensiz ve aşırı kaynatmanın üstüne o beklemişlikle moraran haşlanmış yumurtayı boyozla birlikte götüren insandır.

8/25/2010

0

8/24/2010

.

2

-internet explorer kullanan insan, ne bileyim, beni biraz tedirgin ediyor. daha fonksiyonlu olanları varken yani.

-geçen metroda bir grup dışarı eğlenmeye çıkmış gencin muhabbetine kulak misafiri oldum. normalde hiç huyum değildir muhabbet dinlemek falan. hım hım. mekan seçmeye çalışıyorlardı. dört kişilik bir grup iki kız iki erkek. bir kız bir erkek sevgili, diğerlerini de muhtemelen yapmaya çalışıyorlar. hani şöyle onlar da bir sevgili oluverse rahata erecekler diyeyim size. sevgilisi olmayan kız, sunulan tüm mekanlara bahaneler bulmakta, sigara içilebilen bir yer olması hususunda ısrarla direnmektedir. bu sırada çiftimin erkek olanı, beatles kafe' yi önerdi. sevgilisi sevinçle karşılarken diğer kız bombayı patlattı. 'ne kafe anlamadım.' beatles cevabını alınca tekrar, 'orası neresi yæ' oldu kız. bunun üzerine bu sefer çiftin dişisi devreye girdi ve 'ya böyle bir mekan işte beatles pink floyd falan çalan bir konseptleri var' diye açıkladı ki, esas kız bombayı patlattı. 'beatles ne yæ?' çocuk da hayatımda duyduğum en sağlam açıklamayı yaptı akabinde. 'hani böyle bir adam var yuvarlak gözlükleri var, ona benzer dört adam daha var. onlar işte.'

o sırada devreye ben girdim; 'pardon, marstan ne zaman indiniz?'
içimden tabi.

-yurdum bir bilemedin iki kez spora gitmiş kaslısı çekiyor üstüne atleti, çekiyor üstüne atleti. gözlerimiz şenleniyor tabi doğal olarak.

serra yılmaz olmasa mı hiç

1


geçen gün mükemmel bir gün( un giorno perfetto)' ü izliyorum. tam ferzan özpetek' in bir filminde, serra yılmaz yok diye seviniyordum ki son dakika golüyle dondurmacı olarak çıktı karşıma. bana bu kadının her yerden çıkıp sürekli aynı insanı oynamasını izlemekten gına geldi. kendisi tüm konsept olarak sanatçı tribini fazla abarttığı için zaten hiç şansı yok gözümde. bir de kendisine yüklenen anlamın sezen aksu'ya yüklenenle aynı olması problemi var. sanki entelektüel tayfa anlaşmış ve serra yılmaz ne yapsa gideri vardır gibi bir karar almış.
sürekli hayattan ve herkesten tiksinir; ben buralara zaten çok fazlayım diyen bir ifade. harem' de bir görevliyi oynasa da aynı kadın, eşcinsel dostları olan bir kadında aynı kadın, hapse giren kadında da aynı.

ama iticiliğinde doruk noktasına ulaştığı yer, vavien' dir. çok net. git ümüğünü sık, o derece. gerçi orada ölümden dönmüş binnur kaya' ya yalnız o dolmalar akşama hazır olacak mı? diye soran replik çok çok iyi ama serracığıma hiç gerek yok. fransızca-italyanca anında çeviri yapsın, bu dillerde twit' lesin.oyunculuk yapmasın. ya da dur. o sinop'ta oynadıkları dizideki kullanılmayan hapishanede yaşasın bundan sonra. evet, en mantıklı çözüm bu gibi.

başıma bir şey gelmeyecekse serra yılmaz' dan nefret ediyorum.

8/23/2010

bugün sana mavi açmayı çok istiyorum.

3

-üstünden o kadar zaman geçti ona rağmen hala o, kutunun üstündeki ipi kopardıktan sonra ufalanan bal mumlarını elle süpürme kafasına anlam veremiyorum var mısın yok musun' daki.

dün akşam kafam biraz güzelken tv'ye kitlendim. baya oturmuş kendimi var mısın yok musun izliyor halde buldum. hem de öyle kitlenmişim ki böyle bir gereksiz stres bir gereksiz sıkıntı. 500 bin açıldıkça bir hayıflanma. hayattaki tek sıkıntım oymuş gibi takılmışım bir süre. dedim sonra ne oluyorsun, ne iş. sana giren çıkan ne.

tam programa kitleniyorum pat reklam. ordan geçiyorum çghb'a. güzel kafayla pek bir üç boyutlu geliyor o program. tam ona kitleniyorum pat reklam. ondan ona seke seke izlerken dedim neden bir yandan da yemek yemiyorum. bir güzel hazırlıklarımı yaptım bir şeyler tam oturdum ki, bu sefer ikisi de reklama girdi.

tv'de izleyeceğin aptalca şeye tam kitlenmişken, bir yandan da yemeğimi yiyeyim keyfime keyif katayım dediğimde kanal reklama giriyor ya, işte tam bir mutsuzluk tanımı.

var mısın yok musun' a bir takılsan sayfalar dolusu yazı çıkar. ekranlarda sürrealizmin tarihi yeniden yazılıyor. farkında değiliz. oradaki insanlar çok farklı bir boyuta geçmişler. şimdi dün bir tane kız vardı, amerika'da yaşıyorlarmış. acun, tam bir klasik türk insanı gibi davranarak kızdan ingilizce konuşmasını istedi. sonra türkçe' sini de dinledikten sonra, kız en son babasının off-günü olduğundan bahsetti ki o anda, iki dili de ayrı ayrı güzel konuştuğuna ikna olduğumuz kız iki dili karıştırarak hepimiz hayal kırıklığına uğrattı. evet. bu yarışmanın formatı bu. tam anlamıyla bir bizlik duygusu oluşturuyor. yoksa mal gibi oturup izlemezsin. sonra kızın bugün gitmesi gerekiyormuş, bir güzel öptü uğurladı acun. kanal bir 10 dakika boyunca bu anlamsız muhabbete kilitlendi. zeynep casalini' den amacım yok yaşamak buysa sözünü alıp programa format yapmışlar.

insanlar bu yarışmada kutu açmak olayına kutsal bir şeymiş gibi yaklaşıyorlar. muhtemelen format gereği olan bir şey ama; o kadar moda girmiş olmaları hepsinin içinde de var olduğu gerçeğini gizlemiyor.

bugün sana mavi açmayı çok istiyorum. lan. kendinize gelin. cannım kızım, çok istiyorum sana mavi açayım. sonra teklifler bir şeyler geliyor. önce telefon, arkasından yavan ötesi bir hamdi bey muhabbeti. acun bize bildiriyor ki, acun bey hesap kitap yapıyormuş. allah aşkına nasıl bir hesap çok merak ediyorum. üç katlı integral mi çözüyorsun orada. sonra hamdi bey' e çok teşekkür ediyorum ama yokum.

bu sırada yarışmacılar iyice kendinden geçmiş vaziyette beş yüz bin beş yüz bin sloganı yapıyorlar. böyle işte gaz verme amaçlı öyle saçma sloganlar yapıyorlar ki, beş yüz bin beş yüz bin narası sevimli gelmeye başlıyor diğerlerinin yanında.

ama ben en çok yarışmacıların, bilimsel verilere dayanan çıkarımlarından hoşlanıyorum.
hmmm, dün ben kırmızı açmıştım ama ondan önceki üç gün sarıydı, ayten hanım da hep mavi açıyor bu yüzden ben onun arkasında olduğum için bugün kırmızı hissediyorum. cümlenin sonunda başını çoktan unutmuş oluyorum o kadar saçma çıkarımlara inanıyorlar.

hepsinin kutusu kutsal. bu işin şakası yok.
-kutunu açar mısın canım?
-seve seve.

haydaa. seve seve? o ipi bal mumundan kurtaracaksın sonra pislikleri pıst pıst diye masanın üstüne dökeceksin ve açacaksın bu kadar basit. sevgiyi falan ne karıştırdın şimdi canım.

yarışma bir yandan tam gaz devam ediyor, ekspresyonizm' in dibine vurmuşuz derken altın vuruş şu diyalogla yaşandı.

-arzucum ne hissediyosun?
-valla canım benim, seni çok seviyorum. biliyorsun. zaten bir alt odamda kalıyorsun. paylaşımlarımız çok büyük.. ama ben bugün kırmızı hissediyorum. --- paylaşım ne alaka burada şimdi?
-kutunda mavi hissediyorum desem kırılır mısın?

aa. kırılmak ne alaka . böyle yapış yapış bir muhabbet, herkes bir hisler içinde. birbirleri için pazara kadar değil mezara giderler ama sonra gidip survivor' da birbirlerini boğazlarlar. bu işler böyle.

son sözüm de acun'a. paranın içinde yüzmekte olan bu arkadaşımız giyinmeyi asla ama asla öğrenemedi. yapacak hiçbir şey yok.

-tüm firmalar topluca anlaşmışlar ve güzel t-shirt üretimini durdurmuşlar. yok anacım. ben bulamıyorum.

-dışarıda bir yerlerde kuru fasülye - pilav yiyeceğim diyelim. bayılırım. ama ben ikisini ayrı ayrı birbirine karışmamış vaziyette ve yanyana yemeyi seviyorum. türkçe'de çatı kuralı. işteş çatıda birlikte mi karşılıklı mı muamması.
ama ben müdahale edene kadar, usta hop koyuyor pilavın üstüne bir kepçe kuru fasülyeyi. sonra o pilav kırmızı sulu sulu bir hal alıyor ve ben tüm konseptten soğuyorum. bir şey de diyemiyorum tabi. yiyiyorum kuzu kuzu. yalnız bunu değiştirir misiniz? buranın sorumlusu kim diyebilecek acarlıkta bir insan olamadım hiç.

-barlarda, yarım bardak limon suyu içinde gelen, dikine kesilmiş havuç ve salatalık çubukları. nasıl desem. biraz özensiz geliyor bana hep. dolaplarda kalan saçma alakasız şeylerden yemek çıkarmak gibi. ya da evde bulunan artık malzemelerden maket yapmak gibi. onun olduğu bar karizmatik bir yer olamıyor asla gözümde.

- ekranlarda koca yanak diye bir çocuk figürü yarattılar ya. maret reklamında kadir çöpdemir ile baba oğul bir sucuk serisi hikayesi vardı. hepimiz inanmıştık onların baba oğul olduğuna. sonra ne oldu. o çocuğun babası farklı bir adam olacak şekilde yeni bir reklam çekmişler. e noldu şimdi böyle. nerede kaldı bizim inandığımız baba oğul. duygularımızla oynamadınız mı.

-inception filmindeki mimar hikayesini anlamadım. ya ben anlamadım ya da havada kalmış. o kız ne yaptı bir mimar olarak o filmde. bir de neden daha usta bir mimar değil de bir öğrenci. bu mimar kafası üzerine gittim matrix' leri yeniden izledim. oradaki mimar hikayesi çok iyi bir şekilde açıklanıyor iken, inception' da fazla zayıf kalmış. gerçi adam nasıl bir hikaye yazmış dil uzatmak haksızlık olur. ama nasıl ki, türk filmlerini izlerken buram buram türk filmi olduğunu hissettiren bir şeyler varsa, aynı şey hollywood filmlerinde de var. olayı hemen aksiyona bağlamak. biz teknolojinin kitabını yazdık mesajı. aslında hiç gerek yok. yalnızca o nehre yuvarlanan araç ile hotel odasındaki yer çekimi olayı arasında ilişkinin kurulmuş-kurulabilmiş olması bile bu filmi çok başarılı kılıyor.
yine de bana göre christopher nolan' ın en iyi filmi hala the dark knight. ondaki o yoğun his başka.
bir de yaratılan dört katmanlı hikaye ustaca kotarılmış iken o karlı kısım fazla gereksiz geldi bana.

-çarşafları değiştirince beni en çok geren şey, yastık kılıfını doğru şekilde takmak. şimdi yastık genelde yatmaya alıştığım bir tarafında belli girintiler çıkıntılar oluşturuyor ve ben onlara alışıyorum. bir yandan da yastık kılıflarında yüzüme doğru denk gelmesini sevdiğim taraflar var. yastık kılıfını yastığa geçirirken en kilit unsur bu; farklı iki girdiyi doğru şekilde kesiştirmek. yatağın yatmaya alışık olduğum yüzüyle, kılıfın sevdiğim yüzü üst üste binmelidir. yoksa katiyen yatamıyorum.

-merhaba. benim ruhum hasta.

8/17/2010

hastalık yapar: kelis-acapella

2

bu gerçekten kelis mi. milkshake' den buraya çıkan bir kariyer hayal etmesi bile güçken kelis başarmış. adeta bir lady gaga-rihanna arası görsellik, roisın murphy şarkıları tadında alt yapı. olmuş olmuş olmuş.




8/16/2010

dilli kaşarlı

3

bugün stajın en tuhaf gününü yaşıyoruz. patronlar iş sebebi ile şehir dışındalar ve bu durum fazladan bir rahatlık getiriyor çalışanlara. siz siz olun patron olursanız işinizin başından gitmeyin, vallahi iş yavaşlatıyorlar.
pazartesi sendromu denen şeyi de bugün çok net yaşayarak öğrendim. büroda herkes birbirinden tiksiniyordu. yavaş yavaş muhabbet açıldıkça, eski dost olduklarını hatırlayan çalışanlar birbiri ile yeniden kaynaşmaya başladı. ofisin mimarlar kısmında üç bayan mimar ve ben çalışıyorum. hayat kaderim gibi bir şey oldu artık bu durum kabullendim. bir zamandan sonra bu grup bayanlar size tamamen alışmaya başlıyorlar ve muhabbetler güzelleştiği kadar da çirkinleşiyor. bayanlardan bir tanesi hafta sonu birisi ile buluşmuş. iş bu ki muhabbeti biraz daha kontrollü kılmaya çalışıyorlar fakat beni henüz az tanıyorlar. eve mi gittiniz? sorusunun ardından sürpriz olmayan soru geldi tabi hemen akabinde.
naptınız kız?
yemek yedik işte falan.
ne yediniz? dilli kaşarlı mı?
o-hoo dilli kaşarlı sosisli sucuklu ne varsa yedik.


[abaaouuvv!] içime attım hep, içime.


pardon da..

8/15/2010

insanlar aşksız sevişiyor

2

-düğünlerde slow müzik eşliğinde dans eden 10-13 yaşında kızlardan daha çok korktuğum bir görüntü varsa, o da 14-16 yaşındaki kızların dans etmesi görüntüsüdür. gelin başı ekibiyle birlikte kuaföre giden küçük kızlar, saçları kadınlığa alışmaları açısından yaptırılmış ki muhtemelen topuz ve yanlardan iki bukle, ya çok abartılı kıyafetler giymişler ya da son derece pespaye şeyler ve elleri birbirlerinin omuzlarında. evet genelde elleri sağ köşegen hizasında birleştirme dansını(genel karşıt cinsler düğün dansı) da etmezler, eller omuzlarda olur ve yalnızca sağa sola salınırlar. bir de ellleri bellere koyma dansı var ki o daha sürreal.

-bazen facebook'ta güzel güzel duygular içinde özene bezene bir mesaj yazıyorum. cevap gelmiyor. sonra diyorum ki tüm iyi niyetimle, internete girmemiş olabilir. ama sonra görüyorum ki sitede aktif bir şekilde bir şeyler yapıyor işte o zaman mimliyorum gözümde. yapacak bir şey yok. hatta biri bu tip bir olaydan sonra yani mesajıma cevap vermedikten sonra gelip fotoğrafıma yorum yapmıştı. çok değişik duygular yaşamıştım.

-bir de az samimi olduğun insanın, fotoğrafına yaptığı yoruma ne tip bir cevap vermen gerektiğini bilememe tedirginliği. küçük küçük kemirgen bunlar.

-bir de iletisine sürekli kitsch derecede arabesk şeyler yazanlar benden direkt gizle'yi yiyorlar. geçende gördüğüm bir tanesi iyice yok artık dedirtti. "Doguştan Çaresi Olmayan Bir Hastalığım VAR !!! Her Gördüğümü İNSAN SANIYORUM.."
noldu onu oraya yazdın da. kendin gibileri etkiledin sadece. muhtemelen sana kazık atanın da umurunda bile olmamıştır.

-geçen gün ada zombilerin düğünü filmini izledik. başta inanılmaz ön yargılarım vardı. türk işi korku filmi deyince çok sıcak yaklaşmıyorum tabi ki ama bu film aslında komediymiş. hatta itiraf etmek gerekirse çok iyi kotarılmış diyaloglar barındırıyor. gelgelim, hala sebebini çözemediğim bir gerçek var. birçok türk filmini izlerken, film buram buram ben türk filmiyim diye bağırıyor.
görüntü yönetmenliğinin çok büyük etkisi var ama yine de tam sebebi çözemiyorum. çok iyi metinler yazılıyor, çok iyi fikirler var ama çoğu zaman görüntüleme belki de oynanma kısmında heba oluyor. aynı şeyler şüphesiz ki dizilerde de var. yalnız bir de bunun çok bariz aşıldığı filmler de var. mesela polis. hatta beni çok şaşırtan bir film söylemem gerekirse, halit ergenç ve cansu dere'nin oynadığı acı aşk' ı sayabilirim. bu film kesinlikle gizli kalmış, hakkı yenmiş bir cevher. bir göz atın.

-play station'ı belli bir süre oynamadıktan sonra, sol baş parmağın olaya tekrar adapte olması süreci ne menem bir şey. nasır tutana kadar rahat yok.
ama asıl söylemem gereken şey şu ki geçen ayın fhm' inde erkeklere tavsiyeler diye bir kısım vardı. oradaki maddelerden biri de konsol oyunları oynayın. götüm.
o tavsiyeleri okuyup da hayatına geçiren birileri var mı çok merak ediyorum. hayatta en çok merak ettiğim şey bu sanırım. bu dergilerin kolpa önerileri bana her zaman komik gelmiştir. hayatta hiç problem yokmuş gibi modern erkeğin günün yorgunluğunu konsol oyunu oynayarak atması, bunun önerilmesi. çok plastik. en az seda sayan' ın vegas' ta 7. evliliğini yapması kadar plastik.

-çevreyi yeni yeni tanıdığım bir yerde dolmuşa binmek, benim ömrümden çok şey alıp götürüyor. parayı ne zaman ödemeliyim. birisine uzatmasını mı rica etmeliyim yoksa kalkıp kendim mi vermeliyim. yerin adını söylesem tibaş konutları desem biliyor mudur. bilmiyorsa çevresinden neyi söylesem biliyordur. inerken durakta mı inmeliyim, müsait bir yerde de inebilir miyim. müsait mi demeliyim yoksa modern bir insanı çizgisi çizip uygun bir yerde.. mi demeliyim. ilk sefer özellikle. aman aman.

-bengü, insanlar aşksız sevişiyor demiş. güzelim, bir tanem. insanlar sevişmek için aşık olmayı beklerlerse bu dünya ne hale gelir biliyor musun?! takma kafana sen böyle şeyleri, bırak sevişsin insanlar rahat rahat. haydi canım, kocaman kocaman öpüyorum.

8/07/2010

bir

0


şantiyede bir gün sıkıntıdan açtığın bu blogubir yıldır yazıyorsun, belki de en büyük eğlencen. şu süreçte nelerle uğraşıp durdun be. işin gücün mü yok senin. bu süreçte en çok seda sayan' ın kaymağını yedin, gözümden kaçtı sanma. ama sen de haklısın, kadın bitmek bilmeyen bir maden. kazdıkça çıkıyor. fakat adeta bir güneş, balçıkla sıvayamıyorsun. bir de bu nip/ tuck neymiş arkadaşım. her şeye niptak da niptak. edepsizlikten biraz hoşlanıyor gibisin o da kaçmadı gözümden. topuklu ayakkabı giyip dans eden güzel klipler çeken kadınlara da bir ilgi söz konusu. ama bir garipsin sonra gidip de beatles falan da dinliyorsun. geçende kitaplığında gördüm hande yener ile beatles' ın albümleri yan yana duruyordu. lennon mezarında ters döndü valla. ama olsun herkesin saklı zevkleri vardır, halden anlıyor ve bunu mazur görüyorum. bir de aşağı mimarlık yukarı mimarlık, ne zor okulmuş anacım. özellikle başlarda daha çok dertleniyordun da sonradan kimseyi daha fazla sıkmayayım aman izleyici sayım azalır falan gibi kaygılarla yazmamaya başladın. yoksa jüriymiş projeymiş biz bilmiyoruz. onun yerine sevda demirel'i itin götüne sokmanı okumak istiyoruz. bir de tutturmuşsun lost in translation muhabbetini. işte neymiş ben onu ateşlemedim o yeniden imzaladı falanmış. bu tip çeviri değişiklikleri, ne biliyim. sence de lisede kalmadı mı dostum? ama şükran'la meryem' in yeri benim de kalbimde bir başka. o yüzden bunu da tolere ediyorum. bir de başta filmlere uzun uzun güzel yazılar yazmak istiyordun ama sonradan bir de baktım onları da geyiğe çevirmeye başladın. evet biliyorum ama ne olacak bu tüketici hayat tarzın senin, sıkıl sıkıl nereye kadar bilmiyorum. blogun tipiyle de oynadın durdun. ama bence bu son hali en iyi oldu, ama geçende başka birinde de gördüm bu şablonu hem de daha çok izleyicisi vardı. seni tanıyorsam buna gıcık olduğundan adım gibi eminim. bir de aşağı madonna yukarı lady gaga. geçende gaga haus t-shirt' ünü almadığın için hala pişman olduğunu da biliyorum. bir de msn'den karakter analizi yapmıştın, sonra msn' den de soğudun. ne bu bohemlik. bir de artık ıssız adam'ı izleyip, melis birkan'a avam demeni istemiyorum. ne güzel oynuyor kızcağız. 7 fark serisine daha çok yazmanı istiyorum. onu bunu ucuzluksa suçlayıp sonra gidip zuhal topal ile izdivaç izliyorsun bir de, ne ayıp. yaş takıntısı desen şimdiden başladı, işte 2000'de doğmuş insanlar var mış falan. bunların hepsi çocukluktan belliydi ama zaten. o çizdiğin resimler bir şeylerden. yoksa bir insan çocukken gelinlik çizmez ya da tarlatan kelimesini bilmeye gerek duymaz. hafızanı böyle saçma şeylerle dolduruyorsun sonra asıl lazım olan şeylere yer kalmıyor. ne geçmişmiş arkadaşım anlat anlat bitiremedin. bir de hıncal uluç iğrenç bir adam. bence yani.

hikmet karaman
beyonce'nin alt benliği sasha fierce, benim de buymuş meğerse




ayrıca bir yıl oldu yazısı ve doğumgünü fotoğrafı koyarak bu yazımı ispatlamış gibi oldun.

bir süre internetsiz bir hayatım olacak. o zaman bir ara diyorum.



istanbul fanatiği, arkadaş bulucu kullananı

2

facebook'um kendi kendini diline ingilizce'ye çevirip, istanbul'un fanı olmuş. evet istanbul'u çok ingilizce'yi de normal seviyorum ama; neyin peşindesin facebook?

ayrıca herkese de sordum, kimse arkadaş bulucuyu kullanmıyormuş. benim adıma da kullandığımı iddia eden cümleler sarf ediyormuşsun. her zaman dediğim gibi, çılgınsın.

8/05/2010

merhaba benim içime ergen kız kaçtı

1

gece gündüz dinliyorum.

8/04/2010

nadide's

2

bayılıyorum ülkem san'atçısının yaratıcı duruşuna. nadide's; gülSHEn 'in zirvedeki yalnızlığına son verecek gibi.