12/05/2010

kazak ♥ saat ♥ mont

1


iki kadın, bir adam; aşk çekilir aradan (tilbe,07).

-kazak giydiğim zaman, özellikle de kolları yapışan bir kazaksa; o kazağın saat ile buluştuğu noktada kıvrılması, kıvrışması,buruşması,deforme olması ne dersen artık nasıl bir mutsuzluk. kazağı üste sıyırırsın ama ne yapar ne eder aşağı aşağı süzülerek saate sokulur ve kıvrılır. bundan tuhaf bir zevk aldığından şüphelenmekteyim.

-eğer ki montun kolları da bileğe yapışan türdense buyurun sıkıntı sofrasına. o saat nerede duracak artık, çık işin içinden çıkabilirsen. orası adeta terim terim terleyecek o katmanlaşmanın içerisinde.

-geçende kuzenimin 5 yaşındaki oğlu, annesi ona ceketini giydirmek isterken içte kalan pijamasının en uçlarından tutamadığı ve o pijama kolu ceketin sürtünmesi ile birlikte içerilere doğru meçhul bir yolculuğa çıktığından ötürü cinnet geçirdi. işte o an gerçekten kan bağımız olduğunu hissettim. ben de katiyen katlanamam o duruma.

-dünya üzerinde youtube açılmayan tek insan benim bence şu an. hani açılmasın varsın dert değil de, amanın o meret de açılmadıkça nasıl çekici geliyor. adeta ulaşamadıkça peşinden koşuyorum. neler neler deniyorum ama yok cık. açılmıyor.

-geçenlerde komedi dükkanı izleyip kahkahalar atan hatta kelimenin tam anlamıyla yarılan bir insan gördüm. hem de sınıfta, bilgisayarında izliyordu. bölümleri falan indiriyor yani, o kafa. gerçekten şoktayım.

-gerçi aynı insan 1. sınıfta 150 kişilik amfiye, elinde tabağıyla birlikte kahve fincanı tutarak girmişti. bambaşka bir kafayı yaşıyor kendisi.

-son olarak bir başka mutsuzluğumu daha paylaşmak istiyorum. mesela diğerlerine göre daha az yıkanan çamaşırlarınızı düşünün. onların yıkanması için genelde bir birikim süreci sonuna gelinmelidir ki hep beraber yıkanabilsinler. işte tam o birikme tamamlanıp da o gün gelip çattığında, çamaşırları makineye koyup da yıkanma işlemini başlattıktan sonra bir tane çamaşırın dışarıda kaldığını fark etmek. onu asla oraya, o diğer nadirlerin arasına bu sefer sokamayacağını bilmek; ama yine de beyhude bir çaba ile kapak belki açılır diye denemek. işte öyle bir şey.

küçük hesap

4


bilgisayarda herhangi bir şey hata verirse, hata raporu gönder ibaresi çıkıyor ya hani. eğer o anda mutluysam, ya da sevimli bir şeylerle uğraşıyorsam ve bununla karşılaşırsam, tüm iyi niyetimle o hata raporunu gönderirim. o an sanarım ki karşımda direkt bir insan var ve o raporu alır almaz bu eksikliği düzeltmeye çalışıyor. adeta kanatlarımın rahatsız ettiği anlar yaşarım. lakin; mutsuzsam, gıcık olduysam, o hata raporunu asla göndermem. hatta bir nevi o raporu göndermeyerek intikam aldığıma, o programa belki de deva olacak şeyi göndermediğime inandırırım kendimi. yaparım bunu. böyle de küçük hesapların peşindeyim.

12/01/2010

uccuz sisi

2

adeta bela paratoneriyim. son derece can sıkıcı günün ardından metroya girmişken, önümüzden son derece anarşist ben buralara ait değilim sistemin çarkları o şit şeklinde yürüyen bir abla geçti. üstü başı ve tavırlarının çılgınlığı bir yana arkasından sürüklediği ceketini yerlere yerlere temas etmesi umurunda değildi. ben de aa pis karı yerlerde sürükledin ceketini dedim kendi kendime. bunu dememin ardından 2 dakika geçti geçmedi köşeyi döndük bir de ne görelim, ablam metro beklenen peronun orada bir güzel oturmuş yerlere. bunu görünce biz de ben ne diyorum sen hangi kafalardaymışsın meğerse modunda gülüştük. ama olacaklardan son derece habersizdik. ablanın ceketinin laneti peşimizi asla bırakmayacaktı.

neyse geçtik oturduk ve karşımıza iki tane sisi tadında, sisi'ye yukarıdaki cerrahi müdahalelerin uygulandığını düşünün -ama böyle adam kalmış olsalar 2 yarma adam olurlardı- tip oturdu. iş bu ya, bulacak yani. gerçekten zamanlamasıylan olsun seçtiği yer bakımından olsun müthişti. tabi ben görür görürmez kıkırdadım. - asla kaçırmam, aferin bana-. anam bu sisi çakması bir dellendi. yaoao kızıyorum bok böyle güldüklöründö- ama bir dödü ki o dudoklordon o kölümölör nasıl çıkıyor böyle. kelimelerin suratıma suratıma gelişini görüyorum karşıdan. birkaç tanesini alıp cebime atıyorum o derece. metro o anda buz kesti, arkadaşım kapaklanmış bense mal gibi kilitlenmiş vaziyette sisiye bakıyorum. bu sefer yanındaki devraldı hakimiyeti. yo nüyö kızıyoson, o onun görüzokololoğu, o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü o onun özürlülüğü şeklinde belki de 12 defa tekrarladı. ondan sonra sisi uzunca bir süre atayım mı suyu kafasından atayım mı suyu kafasından şeklinde fake atıyor bana, bense yalnızca boş bakıyorum. ondan sonra dedim arkadaşa kalkalım burdan, götüm götüm kalktık gittik yanlarından. başka yere geçtik ama tutamıyorum kendimi. nasıl bir gülme geliyor.  meğer ben bunları yaşarken arkadaşım o atılan lafların hedefinin ben olduğunun bile farkında değilmiş. üstüne bir de sen inince bunlar beni yemesinler? demesin mi. dedim şimdi jilet tozunu serpecekler suratıma. ( burada çok önemli bilgi devreye gidiyor; efendim şimdi bu travestiler günlük hayatlarında da birtakım sapıklıklara fazlasıyla maruz kalmalarından dolayı yanlarında jilet tozu taşırmışlar. kızdırırsan suratına atarlarmış. sen suratını yıkamaya çalıştıkça elin yüzüne değdikçe o jilet tozları iyice cildine saplanırmış ) şimdi ben bu bilgiyle yetişmiş çok temiz bir çocuk olduğum için hiçbir şey yapmadım tabi.

sonra ilerledik, bir de kimi görelim. az önceki, laneti tutan anarşist abla. nasıl? sisi, onu tamamen unutturmuştu değil mi?

bu da böyle bir anektot a dostlar. mübalağa sanatına hiç başvurmadığımdan da emin olabilirsiniz.

11/27/2010

hep beraber çekiniyoruz

3

11- hayriye hanım tacı takan erkek

şimdi görsel olarak bulunabilenler futbolcu. onları yine bir nebze anlayabilirim; saçları gözlerine gelmesin de falan da filan da. ama normal hayatta bunu takıp da gezen erkek insanı anlayabilemem. bu tacı gergin bir şekilde taktıktan sonra, arkadan alna doğru ufak bir hareketle -ön kısımları pofuduklaştıracak şekilde -  öteleyerek hayriye hanımlaşan erkek insandansa çok net uzaklaşırım.

11/23/2010

mutsuzluk

2

çok bayıldığın ve masaüstü arka planı yapmaya layık gördüğün görselin; doğru en boy oranına sahip olmamasından dolayı o arka plana asla doğru düzgün oturamaması. ya ortada çük gibi kalması ya da uzat dediğinde tüm sevimliliğini kaybediyor olması.

11/21/2010

giden sevgiliye verilen ayarların şarkıcısı

5

-telefona bırakılan bir çağrıdan ya da bir arkadaştan ilk kez gelen mesajdan onun numarasını kaydediyorsun, başındaki +90' nı da kaydediyor ya; işte ben katiyen o şekilde kaydedilmiş bir numarayla huzur bulamam. uykularım kaçar. o baştaki +90 illa ki silinecek.

-facebook'ta gizlediğim insanı unutup da üzerinden baya zaman geçince hiç sesi solu çıkmıyor öldü mü acaba diye merak etmem. ah bu ben.

-bayramda fasıla gittim. fasılda dansöz vardı. hani bir çok insan, palyaçolardan korkar ya için için. işte ben de aynı şekilde dansözlerden korkuyorum. bu dünyada gerçekten baş etmemiz gereken bir şey varsa cicişler; o da dansöz öz güvenidir. allahım kadın sataşıyor da sataşıyor, ben yerimde gerim gerim oturdukça iyice şımardı - tabi buldu benim gibi ürkek ceylanı- öhöm. üstüme çıkacaktı az kalsın. o üstüme çıktıkça ben mimicik kaldım. en sonunda bir de " utandın mı?" diye rencide etmesin mi?! abaaoouuvv. ablacım sen orada neler yaptığının farkında mısın? bir kere biz hepimiz pantolonlu gömlekli otururken sen bikini gibi bir şeyle takılıyorsun. öz güven tam. o yetmiyor, çılgınlar gibi mutlusun. coştukça coşuyorsun. lütfen. şartlarımız eşit değil.

-bayramda beyaz şov'da demet akalın' ın olacağına dair tanıtım yapılırken " giden sevgiliye verilen ayarların şarkıcısı" gibi şeyler kullanmışlar. tamam zaten kadının başka bir misyonu olmadığını hepimiz biliyoruz ama ne bileyim, böyle resmiyete dökülmesi..

-antep fıstığı nasıl da can. çocukken, kabuğunu dişlerimle açtığımda babam hep müdahale ederdi ve ben onun baktığı zaman tırnaklarımla açıp yerken, öyle yediğime ikna olduğu anda hemen yine dişlerimle açmaya başlardım. onun o tuzlu tadının dudaklara bulaşması. kabuğunun gitgide dudaklarda koyu bir renk bırakması. bunlar olmazsa ne anladım ben o işin keyfinden.

-ne zaman ailemin yanına gitsem illa ki çocukluğumun muhabbeti açılır. bazen onlar anlatır ben hatırlamam ama çoğunlukla ben anlatırım onlar hatırlamaz. mesela anneme " annö sön bono böylö böyle yopordon" derim, annem de "yaa, yapmamışımdır be" der. bu sefer de aklıma şey geldi. ortaokul zamanı - yani ailemle yaşadığım son zaman dilimi- arkadaşlarla bir şey yapılacaksa bir yere gidilecekse; o ortama illa ki gidebilen çocuk ben olurdum. herkesin olmasa bile çoğunluğun ailesi son anda izin vermez göndermezlerdi. bir zaman sonra bu bende takıntı haline gelmişti. ulan herkesin çocuğu kıymetli de ben mi kıymetsizim be beni niye her yere yolluyorlar? o_O pskolojisi oluşmuştu. ahaha psikolojiye gel. bayramda anlattım yarım saat güldüler.

-bir keresinde de babama günlerce öndeki sert kısmı tam kıvrık şapka aratmıştım. priene' ye okul gezimiz vardı ve o şapkanın o geziye yetişmesi gerekiyordu. bakmadığımız dükkan sormadığımız yer kalmamıştı. ama bulamıyorduk. en sonunda rengi güzel ama önü düz bir şapka alıp onun ön kısmını birkaç gün iple bağlı tutmak suretiyle kıvrık olmasını sağlamıştık ve anca o zaman huzur vermiştim.

-çok bilene leylek kaçar (kol,08).
çocukken ben mandolin çalıyordum. 23nisanlarda çıkıyor coştukça coşuyorduk.gurbette yorgun düştüm be ceylan hasret tükettim bittim be ceylan. en favori parçamızdı. sokakta biri görse sen ne çalıyorsun be kızanım derdi hemen. mandolin deyince de ne mandalin mi keh keh diye esprisini yapmadan geçmezdi. sonra müzik hocası çıktı bu çocuk gitara geçsin daha da iyi yapar dedi. sonra ben geçtim gitara. türlü çeşit kursa gittim ama yok cık olmadı. hep bir yere kadar sevebildim gitarı. belli ki akdeniz akşamları bana göre değildi. oysa ki mandoline devam etmiş olsam şu an belki de bir mandolin virtüözüydüm. müzik kariyerimi bitiren hep o kadın bence. benim hiç suçum yok çünkü bence. evet.

-annem, " sen şimdi baya seneye para falan mı kazancan?" diye sordu bayramda. aa dedim. ne oldu beğenemedin mi dedim. yok yani bana hep sen sonsuza kadar okucakmışsın gibi geliyodu. ondan yani dedi.
ondan sonra okul beni baydı deyince nazım hep mızmız oluyor.

-geçenlerde bir fan sitesinde bir hayran tarafından çizilmiş şebnem ferah portresi gördüm. sürekli denk geldiğim bir vakayı anımsattı bana yeniden. şimdi bu çizimler çoğunlukla - her ne kadar sevgi ve emekle yapılırsa yapılsın- iğrenç oluyor. mesela bu resimdeki bayan, şebnem ferah'tan ziyade daha çok bir tuğçe san-seher dilovan kırması olmamış mı?
referans vermeyip dedikodunun sonsuz enerji ırmaklarına dalıyorum izninizle.

11/16/2010

minimal 7 fark

4

pars, bence daha orijinal ve çok asil bir isim ( şallı,2010).
nedense, erkek çocuk annesi olmayı çok havalı buluyorum (ergen,2009).

11/15/2010

mutlu azınlık vol. 5

0

mesela ben deprem olursa nereye gideceğimi, nerede toplanacağımızı bilmiyorum. siz biliyor musunuz? eveeet, siz de bilmiyorsunuz. biliyorum. ama bu apartmanda oturan mutlu azınlık erhan gedikpaşa lisesi karşısındaki boş alana damlayıvericek allah korusun bir şey olsa. lakin mesela onlar, emin adım o boş alana doğru ilerlerken biz sudan çıkmış balıklara döneceğiz. allahım bizim neden toplanacak bir boş alanımız yok diye kakalak gibi kalacağız.

o değil de, geçenlerde insanların 2010 yılına dair evrim yolundaki hayal kırıklıklarının uçan arabanın hala icat edilememiş olmamasının yanında, benim en büyük hayal kırıklığımın hala saç yağına bir çözüm bulunamamış olması olduğundan bahsetmiştim. deprem karşısındaki çaresiz halimiz de bununla kapışır nitelikte. deprem bilimcileri çok kınıyorum.



*aslında görseli salı akşamı arkadaşımın apartmanından çektim ama birtakım çetrefiller yüzünden yazıyı yazamamıştım. o süreçte memleketimin beşik gibi sallanması da ayrı bir mesaj gibi oldu. 

11/09/2010

kayseri'li sweeney

0

tarz gibi bir şey miymiş o?

11/02/2010

böyle evin ortasında, dökümden

5

-bak günlerdir yazamadım, sinsi gibi kabuğumdayım orada. kimse de demiyor ki bu çocuğun bir sıkıntısı mı var? neden yazmıyor. neden ota boka bok atıp rahatsız ruhunu deşifre etmiyor. bu kez anladım bilöğghh. kuru yapraklardan bi köprüden geçiriyorum.


-2 dakika duygusal anlar yaşayayım istedim. aklıma emre aydın geldi ve duygusallıktan soğudum bak.

-geçen hafta mütemadiyen karnım ağrıdı. artık öyle bir an geldi ki, vücudumun ufak bir rahim oluşturduğundan emin gibiydim. ne yaptıysam geçmeyen ağrı, sizleri çok iyi anlamamı sağladı karşı cinslerim. acımız büyük. artık daha da yanınızdayım. çünkü çektiğinize çok yakın olduğuna yürekten inandığım ağrılar çektim. bu hususta özellikle en çok kıllandığım şey karnımın sürekli sıcak olmak isteğinde olmasıydı. karnıma koyacak soba üzerine ısıtılmış bir tuğla aradım. tanıdığım bir teyze yapardı. çok iyi geldiğini söylerdi. aynı teyze, soba dışındaki tüm ısınma aletlerine karşı çok katı bir tutum da içerisindeydi. bu konuda annemden sonra tanıdığım en katı kadındı belki de. annem yıllar yılı soba dışındaki ısıtıcıların hep karşısındaydı. diğerlerinin hiçbirinin ısısının, sobanınkini tutmadığına dair net cümleler kurardı. ama ben soba bulamadım tabi. bir pet şişenin içine kaynar su doldurup karnıma koydum. oyyş diye mutluluğa yelken açtım. o gün çok emindim, gerçekten vücudumun imkanı olsaydı küçük bir rahme sahip olmaya hayır demezdi o gün.
bir dahaki sevgilimin pms kölesi olacağım. söz.

-sene 2002. çocuklar duymasın nasıl patlamış, nasıl sükse yapmış. heh işte tam o zamanlar. bir bölümde soba muhabbeti geçmişti. şimdi soba deyince aklıma geldi. istanbul' da kaloriferli evde büyüyen çocukların soba bilmezliği - evde yangın çıkmıyor mu? O_o  şeklindeki yaklaşımları-, meltem'in çok bilinçli bir anne edasıyla böyle evin ortasında, dökümden..  diye sobayı tarif edişi.işte bir başka "götüm" vakası, mutlu azınlık hikayesiydi.

-sizce de kemal kılıçdaroğlu, gerçek değil de; olacak o kadar'dan fırlamış bir levent kırca tiplemesi gibi değil mi? ben çok pis kıllanıyorum. her an öyle olduğunu açıklayabilirler.

-kral çıplak' da cemil ipekçi'yi izledim. daha doğrusu ağzım açık dinledim desem yeridir. adamın o böyle buram buram kültür fışkıran konuşmaları beni benden aldı. tüm bunlar bir yana. artık ön yargılar mı yoksa kendisinin oluşturduğu birtakım imajlar mı nedir, hep aklıma başka şeyler geliyor onu dinlerken/izlerken. mesela kendisi modacı değilmiş ve modacılardan nefret edermiş. hayda. verebileceğim tek tepki bu. bir başka zaman da başka bir yerde izlediğimde, cildinin tazeliği ile ilgili sırlar paylaşıyordu misal. diyellim cemil, meyve yiyor. meyveyi sadece yemezmiş. kayısıyı şeftaliyi bir yandan yer, bir yandan yüzüne gözüne siler/yapıştırırmış. bir de kendisinin "erkek sabun kokar" şeklinde bir iddiası olmuştu ki, o günden beri parfüm ve koku sevgimi sorguluyorum. güya bir gün cemil, bir mankenle görüşme yapacakmış. manken de etkilemek için olsa gerek, kokular sıkınıp gelmiş. fakat; erkeğin yalnızca sabun kokması gerektiğine sonsuz inancı olan cemil, adamı duş alıp gelmesi için evine yollamış.
bu yazı içindeki "götüm" vol. 2 vakası diyorum.

-balkondan aşağı düşmüş telefonu almak için iple alt kata çocuk sallayan kadının hayat yolundaki aceleci tavrı, bazen benim de yakamı bırakmıyor. neyse ki, onun aksine kendimi dizginleyebiliyorum.

-hayatım bilgisayarla geçiyor ama bilgisayarım beni kırmaktan hiç gocunmuyor.
"bu bilgisayarda insanlar oturum açtılar" . bunu nasıl bir atar arkadaşım? resmen bir insan gibi ayar veriyor. yalnız sen bunu kapatmaya çalışıyorsun ama; pardon da....[orada bilgisayarın es verişini hissediyoruz]... bu bilgisayarda insanlar oturum açtılar.

- öte yandan, caps lock açık olduğu anda tarifsiz bir huzursuzluk yaşıyorum. onun ışığı sönmediği müddet de huzura eremiyorum.

-geri dönüşüm kutumun boş olması gerekliliğinden uzun uzadıya bahsetmeye gerek bile yok zaten.

-tüm program firmaları, kendi programlarının kullanılması konusunda ısrarcı oluyorlar ama apple' ın baskıcı tavrı daha bir başka. müzik çalarıma şarkı atabilmem için i-tunes yüklememi beklemesi yetmiyormuş gibi, onunla birlikte bir de quick time media player' ı yolluyor. o da yetmiyor safari yolluyor. ve asla ama asla vazgeçmiyor. başka bir şey olsa böyle ısrar etmezsiniz. pisler.

- o hani alışveriş merkezlerinde tuvaletlerde falan olan kurutucular var ya. onlar aslında huzurla el kurutmanın haram olduğu şeyler. asla yeterince süre üfürmez. kendi kafasına göre üfürür. canı isterse ara verir, sonra canı istemezse hiç üfürmez. yapacak hiçbir şey yok.

-çaycı diye bir alet var ya. nasıl can. böyle devamlı sıcak duran çaydanlık. şimdi onun altındaki su, kaynama noktasına ulaştıktan sonra muhafaza olması için pıt diye sabit dereceye alıyor kendisini. ama sen kapatmazsan da o sabiti korumak için, sonsuza kadar da uğraşmayı bir görev biliyor. işte eğer sen unutmayıp da kapamazsan mekanizmayı yanıverir o alet. işte bu yüzden kendisi benim için, ya çaycının altını tümden kapamadıysam ya suyu biter yangın çıkarırsa diye uzayan listeler şeklinde kafamda sıkıntılar yaratıyor. ben de oluşan bu tik üzerine, kafam rahat olsun diye alet hiç çalışmasa da içine biraz su koyuyorum mutlaka. asla boş bırakmıyorum.nasıl küçük bir hesaptır bu? güya, en azından o suyla meşgul olan alet bir yaramazlık yapmayacak. bence hiç yoktan iyi gibi. bence öyle. bence bilöğğghhh.

liste kabarıyor

0

10- bilgisayarındaki tek ortam yürütücüsü windows media player olan insan. internet explorer kullanıyor aynı zamanda. daha önce de dedim. daha güzelleri var oğlum! niye gençliğinizi çürütüyorsunuz salak media player ile.

9-(bu daha önce bir yazıda geçmişti, listede ayrıca da görünsün.)
toplu kullanılan yapıların banyolarında yalın ayak gezebilen, duşa girebilen insan. karşıma bir daha çıkma sakın demek istiyorum. kanım çekiliyor yeminle.

10/27/2010

ruğyanız hayrolsun annem

0

rüyamda bölümden bir arkadaşım fiona ile, lisede aynı sınıftaymışız gibi gördüm kendimi. böyle kimya sınavındayız[neden kimya], sınav test ve beraber yapıyoruz. ama daha çok tam bir klasik liseli ben tribi ile çalışmamışım ve fiona' dan geçiriyorum sınavı. neyse, sonra sonuçlar açıklanıyor kağıtlar dağıtılıyor falan. fiona 15 almış ben 4. anam ben bir atarlanıyorum. nasıl olur diye. nasıl 4 yæ falan oluyorum ve hocaya; "nasıl olur hocam, biz sınavı fiona ile beraber yaptık nasıl ben 4 alırım?" diye kendimi savunuyorum. evet kendimi sınavı beraber yapmış olmakla savunuyorum.

sonra hoca, siz geçen ders sınıfta bira içmiştiniz ondan puan kırdım diyor. ve adam bunu dediği sırada ben flashback görüntüsü şeklinde fiona ile ikimizi sınıfta böyle birer 50lik[bardakta] ellerimizde, tokuştururken görüyorum. [neden sınıfta bira içiyoruz? şimdi şekerim ben birayı bıraktım, biliyorsun sağlıklı beslenmeyi, yaşam biçimine dönüştürmüş insanım. ama görüldüğü üzere, bilinç altım tam olarak yaşam biçimine dönüştürememiş. hatta fena patlaklar vermiş.]

bu durum karşısında önce nasıl ya, sınıfta bira içmenin nesi kötü ki? diye bir kalıyorum önce. sonra da hocaya, hocam ben sizin bundan alınacağınızı hiç düşünmemiştim.ben öğretmen çocuğuyum, annem öğretmen babam öğretmen .[öğretmen çocuğuyumdan da sonra anne ve baba şeklinde de ayıran ısrarcı yaklaşım] ben öğretmenlerin içinde büyüdüm, bir öğretmene asla saygısızlık etmem. sizi kırdıysam özür dilerim diyorum. ve adam özrümü geçerli bulup, notumu 8'e yükseltiyor[bu nasıl bir not baremi allasen?]. konu da orada kapanıyor.





*görselin yazının önüne geçtiği zamanları sevmiyorum ama bu artık yine rüya etiketi için görselim oldu.

10/26/2010

bunun adına yürek derler

5

doğuş' un unkle' dan klip çarpması da neyin kafasıydı?



internette doğuş' la ilgili bir şeylere denk gelmem üzerine bu klibi hatırladım. doğuş insanı, bu güzelim klibi zamanında gözümüzün içine baka baka araklamış ve muhtemelen telif gibi sebeplerden klibin en güzel yeri olan sonunun içine sıçıp kendi yorumunu katarak kakalamaya çalışmıştı bizlere.


ama gerçek şu ki, işin ilginç olan yanı hala; doğuş' un bu gruptan, thom yorke' dan falan haberdar olması hatta - tabi mcm ya da mtv 'de falan görmedilerse- belki de dinliyor olması. zamanında yıldız tilbe' nin en sevdiği müzisyenler arasında led zeppelin, jimmy hendrix' i sayması gibi bir şey.


ömrü hayatımda sadece 5. sınıftayken servisle gidip geldim okula. onda da çok kıymetli sezai amcamız, bize devamlı olarak doğuş' un 1998 yılı çıkışlı doğuş ve şarkıları albümünü dinletirdi. o kadar çok dinledik ki hepsini ezbere biliyordum. kendi kendime çelik fanı olduğum ve tüm albümlerini ezbere bildiğim çocukluk yıllarımda belki de bir albümünün tamamını ezbere bildiğim 2. şarkıcı doğuş olmuştu. sezai amca, nasıl bir tecavüz etmişse artık körpecik dimağıma, az önce bakınırken şarkı listesine şarkı isimlerini gördüğümde, kendimi mırıldanır(evet mırıldanabiliyorum) halde buldum.


milyoooondaaa birrr milyonndaaa biiiiğğğrrr böyle seveeen bulunurr çiçeğimmm değerini billl........


sabah akşam birer doz bunun adına yürek derler, öyle bir anda silemezler; biz burada neciyiz neyiz? seversek bir defa severiz dinleyerek okullarına gidip gelen ilkokul talebeleri. şu an o servistekilerin hepsinin kafası biraz karışık bence.


*görsel üzerindeki linkten de gördüğümüz üzere; evet, doğuş'un da onun uğruna siteler hazırlayan fanları var.

10/25/2010

hello sallama cay

2

.üşengeç sabahlama gecelerimin vazgeçilmez dostu merhaba.

.beni her ne kadar gersen de, gece gece kendi kendime çay demleyecek kadar delirmediğim için [henüz] sana mahkum gibiyim.

.sabahlarken, ev arkadaşım yattığı anda ne kadar ne kadar demoralize olduğumdan bahsetmiş miydim. mesene listesindeki sayının azalışından bile daha büyük darbeler vuruyor belime belime.

.neyse konumuz bu değil, konumuz sallama çay. sallama çay 12 cm boyunda, dolgun basenli bir poşetti. suyun içine salladığımda gözlerime inanamadım. sütyen giymemişti. ama konumuz bu da değil. öhöm.

.konumuz sallama çayla olan gergin ilişkimiz.diyelim ben poşet çayı kaynar suyun içine salladım ve bununla birlikte ipi koptu. işte o an benim aklım çıkıyor. sudan çıkmış balığa dönüyorum. hayat denilen şey bir ipin ucunda değil mi eski dostum sallama çay. işte o anda, sallama çay bağımsızlığını ilan ediyor ya hani, gerekli demi alsan da ipinden çay kaşığına dolayıp parmağınla hafif bastırmak suretiyle içinde kalan son çay damlacıklarını alamıyorsun ondan.gitgide acılaşmasına tanık oluyorsun bir kupa çayın. işte o an, insanın minicik bir poşet karşısındaki çaresizliğinin çok güzel bir özeti.

.öte yandan ne zaman ki sallama çay içsem, yılan hikayesindeki yavan sallama çay muhabbeti gelir aklıma. köylü kızının sallama çayı balık tutmaya benzetmesi. bu espri üzerinde ısrarla durulması. o neyin kafasıydı arkadaş?

. böyle deyince de yılan hikayesini izlemişim gibi anlaşıldı. o dizi yayınlandığı sırada 5 veya 6. sınıf mıydım neydim, bizim sınıf yılan hikayesi sevenler ve delik yürek sevenler olarak ikiye ayrılmıştı. ve herkes birini seçmen gerekirmiş gibi davranıyordu. ben de deli yürek grubuna katiyen dahil olamayacağım için yılan hikayesini seçmiştim. - keşke hayat hala bu basitlikte olsa değil mi?- sonra madem o tarafı seçtim. birkaç bölüm izlemeliyim en azından fikir sahibi olayım şeklinde izlemiştim. ama yok olacak gibi değildi sevmiyordum.

fakat o zaman asıl sebep sınıfımızdaki nilsen adındaki kızdı. nilsen, normalde gayet iyi bir insanken konu yılan hikayesine geldi mi akan sular dururdu onun için. ve kendi tarafına geçmiş bir erkek bulunca ilk kez, bu hususta pis bir baskı kurmuştu üzerimde. zaten o zaman küçücüksün ve sınıfında nilsen diye bir kız var. durum başlı başına yeterince tuhaf. ve bir diziyi sevmem, onunla memolinin harika saçları üzerine uzun sohbetler etmemi istiyor.

nerededir acaba şimdi. yo yo yo facebook'tan arayacak kadar merak etmiyorum.




bak sen sallama çaya. nasıl da çağrıştırıverdi.

10/24/2010

max's small penis

1

how i met your mother 6.05 dizi tarihindeki en iyi 5 bölüm arasına bile girer bence. max' in küçük penisi muhabbeti, marshall'ın bunu aklından çıkaramaması, kızların aralarında her şeyi konuştuklarına dair göndermeler, lily ile robin'in her şeyi ayrıntıları ile konuştuklarını öğrenen marshall'ın konsantrasyonunu kaybetmesi, sevişirken  lily'e -odaklanamadığı anlamında- robin' le ikinizi düşünmeden edemiyorum diyince lily'nin " birkaç kez ben de düşündüm,sorun değil bebeğim" cevabı , erkeklerin soyunma odaları hakkında kızların yanılgısı. her şeyiyle her şeyiyle gül gül öldüm. bu kadar. aşk tazeledik how i met' le.

10/19/2010

ağlayan ve ağlatan aynı insan kimsin sen

1

nostalji köşemde bugün kara melek var. bugünkü dizi hastalığımın temellerini Şehnaz Tango ile birlikte adan dizidir kendisi. daha güzel bir jenerik var mı bildiğiniz? bence yok. cıngıl cıngıl bas gitarlı melodisine kurban olduğum.

10/18/2010

bir daha asla verme

2

-ben şehirler arası arası otobüs yolculuklarında cam kenarında oturacağım o allahın emri zaten. ama yetmez. şu güzide resimde çizdiğim duruma düşeceğim diye öyle geriliyorum ki. hani o camların arasındaki doğramalar. ah o doğramalar. önde oturanı görüyor musun? nasıl da mutlu. pis. ama ben. o öndeki net camlı koltuğu en çok arzulayan ben, o doğramanın azizliğine nasıl uğramışım bak. güya cam kenarındayım. ama dışarı bakmaya kalksam doğrama görüyorum. işte o anda hayattan soğuyorum.koltuğu yatırmaya kalksam da yine o netliği, o bütüncül camı yakalayamıyorum; ona sahip olamıyorum. isterim ki kimse bunu yaşamasın. yaşayacaksa da gamsızlar yaşasın.

-biraz, iş bankasının kuntisliğine laflar hazırladım. para çekeceğim, her zaman makbuz verilsin mi? nin cevabında hayırı işaretlediğim yere, BİR DAHA ASLA VERME tarzı bir buton koymasınlar mı?! abaoouuvv. nasıl da orayı tuşlamaya alışmış parmağımın, o alışkanlığından faydalanma çabasıdır bu. tamam bak ben zaten hiç almıyorum makbuz, yazık diyorum o kadar ağaca. mesela projelerimde felan hep ekolojik tasarımlar yapıyorum yaa ama böyle küçük numaralara da karnım tok efendi. ya peki ben ona basmış olsam, BİR DAHA ASLA MAKBUZ almayacağımı bildirmiş olsam ve bir gün gerçekten o makbuzu almam gerekse. hayır bak, önceden şifreyi girdikten sonra GİRİŞ butonuna bastırıyordunuz sonra iptal ettiniz ben hala ısrarla basıyorum kurtulamıyorum alışkanlığımdan ama olsun tamam kabul. sonrasında, önce kartı sonra parayı vermeye başladınız o da bizim iyiliğimiz için ona da kabul.  ama bu makbuz numarası kabul değil dostum. yo yo yo. iş bankasının hayatına katmaya çalıştığı heyecana benim üzerimden sahip olmasına izin vermem.

-kral tv'den şarkı isteyen insan. çok ilginç bir kafa. çok cesur bir vizyon ama gamsız bir cesaret aynı zamanda. öyle bir şeye kontör harcamak. misal benim gözümde bu asla bir sevgi göstergesi olamaz. olsa olsa tırtlık göstergesi olur.

allah korusun bir sevgilim bir gün bana kral tv' den şarkı hediye ederse ve ben de onu görürsem -ki o zaman gerçekten çok tırt bir çiftizdir- ben arkama bakmadan uzaklaşırım. kimse sorarsa neden bitti diye, yalnızca "please" derim barney stinson edasında.

ama bir yandan da karşılıksız seviyor o insan sevdiklerini. şarkılar türküler paylaşmak istiyor; sevdiği görmeyecek belki o hediye şarkıyı lakin, önemsemiyor. lise arkadaşlarına hediye edenler olsun, askerdeki nişanlısına hediye edenler olsun. lise arkadaşların okulda? askerdeki nişanlın, askerde? düz is more düsturu ile yaklaşırsak, o insanlar nasıl görecekler o hediye şarkıyı.

-son olarak kuaförde tıraş olurken, mesleği öğrenme amacı ile izleyen çırak mı yoksa arkadan öylece tüm genişliğiyle senin orada kırpılmanı izleyen akran mı daha gergin karar vermem mümkün değil.

10/16/2010

hiç bilmediğin dilde dertlen mesela

0



olmadıysa; buika - no habra nadie en el mundo

10/14/2010

hepsi benim

7

geçenlerde, hatta geçen cumartesi gece dışarıdayız eğlenecek bir yerler bakıyoruz ama her yer tıklım tıklım. giriyoruz çıkıyoruz bulamıyoruz, giriyoruz çıkıyoruz bulamıyoruz. son olarak araf'tan çıkmış başka bir yere gidiyorduk ki, arkamdan birisi pardon dedi. burada, hikayenin anlamlı olabilmesi için şu ön bilgiyi vermek gerekir ki; toplamda 4 kız 2 erkektik ve o esnada ben bir kız arkadaşımla yürümekteyken arkamdan da diğer kız arkadaşlardan ikisi yürümekteydi. - şu son iki cümleyi ifade edeceğim diye beynim ezildi -

arkadan bir ses: pardon ?
döndüm baktım
aynı ses: pardon, arkadaşlar sizin mi?
ben: (mavi ekran) ?
aynı ses: ya biz ege üniversitesi' nden geliyoruz.[değişik] araf'a girmek istiyoruz da damsız almıyorlar. arkadaşlar sizinse [ bu ifade şeklinde ısrarcı] girmemize yardım edebilirler mi?
ben: ( hala mavi ekran)

böyle temizce suratlı benim yaşlarımda bir çocuk arkadaki iki arkadaşı kast ederek, yardım istiyordu ama soruş biçimi itibari ile beni bitirdiği için hiçbir şey diyemedim. evet uzunca bir süre yalnızca bakabildim. kızlardan birinin, oradan daha yeni ayrıldığımızı tekrar çıkmaya üşeneceğimizi ifade etmesiyle uzaklaştık.

sonra da babamın sempatik, iyi garsonlardan sonra mutlaka kurduğu cümleden kurduk arkasından; "yalnız çok efendi çocuktu. çok."

10/13/2010

ccc breaking bad ccc

0







dizi bitmesin, yeni sezon için aylarca beklemeyeyim diye nasıl yavaş izleyeceğimi şaşırdım ben bu diziyi.