1/03/2012

giden günlerim oldu nım nım

2

"acısıyla..tatlısıyla ön-cü ön-cü öncüü biber salçasığğğ"

yıl başında çevremdekilere 2011'e 10 üzerinden kaç verdiklerini sordum. siz kaç verirsiniz?
benim sana notum fazla düşünmeden 6 kanka.
  2011 bana,
-yılın değerlendirmesini 3 ocakta yazabildiğim bir hayat verdi. eskilerde 31 aralıkta falan yazardım.
-blog girdilerinin sayısına bakıyorum da ayda 45 yazılara çıktığım zamanlar olmuş, şimdisi ise malum.
-bazen yorgunluktan öleceğimi düşündüğüm akşamlar verdi. kısıtlı akşamlarda hiçbir şey yapamamayı bir de.
-önceden tiksindiğim outlook düzenli olarak kullandığım bir program oldu. üstelik sevdim de keratayı.
-panik atak neymiş tam olarak yaşayarak gördüm. bitirme projesi zamanından bahsediyorum tabi. ne hayallerle geldiğim bitirme projesi aşamasına, asla çalışamayarak kendimi geliştirdim de geliştirdim. bitirme hariç kolay iki seçmeli dersimin olduğunu dönemde bitirme projemi final teslimine bile yetiştiremeyerek kişisel bir rekora imza attım. bunun bana dönüşü ise tüm okul hayatımdaki en düşük proje notu ile mezun olmam oldu. bir süre kahrolur gibi olayazdım ama sonra hiçbir önemi olmadığına net bir karar verdim. bitmesi başlı başına kafiydi.
-şimdi iş hayatı içinde bakıyorum da, bizim meslekte mezun olduğun okul bile benim düşündüğüm kadar önemli değil.
-lisedeyken iyi bir okula giremezsem öleceğim hayatımın sonu gelecek tarzı bir düşünce yapım vardı, şimdi düşününce çocukluk ve körpelikten başka bir şey değilmiş diyorum.
-yıl tamamen başka iki kısıma ayrıldı benim için üstelik aralarında da ince değil oldukça net ve kalın bir çizgi vardı.
-bomboş olduğum son dönem boyunca varacağımı/ erişeceğimi düşündüğüm sosyal hayata tabi ki sahip olamadım. uyudum allah uyudum.
-üniversitenin bitişiyle yola devam edeceğimiz çekirdek kadro daha fazla netleşti.
-film izlemeyi neredeyse bıraktım. koskoca yılda sadece iki kez sinemaya gitmiş bile olabilirim. onlar da harry potter' ın son filmi ve midnight in paris
-klasik rock gruplarını çok daha fazla dinledim.
-tüm hayatımdan ve hayatımdaki bütün süpersonik insanlardan ayrı geçirdiğim bir 2 ay yaşadım. böyle bir hayatı çok uzun süre sürdüremeyeceğimin kararını vermem ise çok sürmedi.
-istanbul' da iken çok mu sosyaldim tartışılır ama sadece istanbul' da olmak bile başlı başına bir lüks bence, içindeki herkesin kıymetini  bilmesi gereken.
-ilk kez rock'n coke' a gittim ve neden yıllardır gitmediğimi sorguladım. moby geçirdiğim en güzel konseri yaşattı.
-konserden sonra ise hiç moby dinlemedim, neyin yansımasıydı bilmiyorum. zirvede bırakmak gibi bir şey olabilir.
-son bir umutla atıldığım fitness maceram da net bir şekilde gösterdi ki; 58 kilo iken de var olan göbeğim ne kadar sıkalaşsam da beni bırakmamaya çok kararlı. doğururken çok acı veren bebeğini sahiplenmeyen devenin sonradan durumu kabullenmesi gibi bir hissiyat yaşıyorum kendisine karşı.
-sushi fanı oldum. gelsin california roll oh.
-klasik kola' dan asla ödün vermeyen bir insanken, diet koladan başka bir şey içemez oldum. her seferinde "pardon da, o da kilo yapıyor yalnız" tepkisine, tadını seviyorum açıklamasını yapmak durumunda kaldım.
-hayatıma usta diye bir kavram girdi, muhtemelen de çıkmamak üzere.
-benim gibi telefonla konuşma fobisi olan biri için çok fazla yabancı insanla telefon konuşması yapmam gereken bir iş hayatına sahip oldum. birden fazla kez aradığın halde numaranı kaydetme zahmetine girmeyen insanlara karşı sürekli, ben şuradan falan filan şu girizgahını yapmak durumunda kaldım.
-ego denen şeyin kallavisinin iş hayatında olduğunu görmem de pek sürpriz olmadı aslında. akabinde de insan denen şeyden biraz daha soğumam.
-normalde evde bile haşlanmış yumurtaya mesafeli bir insanken, 4 yıllık yatılı hayatı boyunca yemekhanede ağzına yumurta koymamış bir insan olarak şantiyede yumurta yiyebilmemin benim için büyük bir adım olduğunu düşündüm.
-barış bıçakçı' nın veciz sözler' i ve c.palahniuk' ın ölüm pornosu okuğum en güzel iki kitap oldu.
-sayısız sigara bırakma girişimim ise şantiyede yerini köfür köfür içmeye bıraktı.
-askeri muayene diye bir şey var dostlar. tarifi zor. hani böyle uçak kalkarkenki o iç çekilmesi hissiyatını tam anlatamayız ya; o da aynı şey işte. yaşayın, yaşatın.
-son olarak aşk hayatıma gelmeyi çok isterdim ama; olmayan şeye nasıl geleceğiz onu bilemedim.
-2011'in en çok tıklanan girdisi ise volkan' ın sakalı oldu. blog açısından acı bir durum aslında. ikinci ise süper mario' nun ek iş olarak tenis hakemliği yaptığını söylemem(esra'ya özel teşekkür).

*baştaki reklamı bilen herkese diğerlerinden daha güzel bir yıl dilerim, çünkü onlar için hayat biraz daha fazla zor :]

melankoli

0

son zamanlarda izlediğim en güzel, en hüzünlü, en naif video / en güzel, en iç parçalayıcı ağıt.

sanki, baraka filminden bir sahne


12/24/2011

kumkuat

1

bugün günü birlik, datça' ya gezmeye gittim. daha önceki seferlerde eski datça' ya gitmemiştim, büyük hataymış. orayı böyle katlayıp cebime atayım istedim o kadar güzel.
sonra da bahçesi fidanlık olan bir adamın evine girdik ve o mükemmel ötesi canlıyla tanışmam tam da o ana tekabül etti. dedim bu ne? dedi kumkuat. dedim bir daha söyle. mükemmel ferahlatıcılıkta olduğu iddia edilen meyve sularının reklamlarından bir sahne gibiydi.
işte o anda ağzıma bir kumkuat attım. böyle bir meyvenin varlığından haberdar olmayan tek insan evladı ben miymişim bilmiyorum ama bugüne kadar çok şey kaçırmışım. yediğim andan itibaren çizgi filmlerdeki gibi rengarenk kalpler havada uçuştu. erik büyüklüğünde minyatür portakalımsı, mandalinamsı bir meyve ve kabuklarıyla bütün bütün atıyorsun ağzına. diğer turunçların kabuğundaki alkolik acılık kesinlikle yok, bir de üstüne yedikten sonra bir süre nefesine güzel bir koku veriyor.

teşekkürler evren bize böyle bir meyve verdiğin için.

*günü birlik datça' ya gidilen bir hayata durup durup güldüğümü söylesem siz de hak verirsiniz bence.

12/15/2011

epic boss is epic

1

patron şantiyede ne yapıyorum ne ediyorum diye hal hatır soran bir mail atmıştı, onun üstüne benim cevabımla aramızda bir hoşluk oluştu derken son cevap mailinde yazdığını aynen aktarıyorum;

"Boş vaktin olursa farklı sauna, hamam tasarımları yaparsan iyi olur başka projelerimizde kullanmak için J"


evet, çünkü ben boş zamanlarımda hep 4'e 4' lük ya da 5'e 5' lik (ya da her ne haltsa)  odalar çizip, içlerinde çılgın farklı hamamlar saunalar hayal ederim; huyum kurusun.
*sonundaki gülen surat da yatmadan önceki yüz fırça darbesi

12/14/2011

ben himalaya tuzunu yalnız sana yakıştığı için severim

1

insanlar nelerle uğraşıyor bunlar nelerle uğraşıyor? alttaki dörtlüğü parayı bulup da yaşam gurusu kesilen herkese ithaf ediyorum;

sabah kahvaltıdan önce yeşil suyu
yemeklerinde himalaya tuzu
doğumunda yaşam koçu
gel gör beni havyarlar neyledi



haber için; tık

bu ara milliyet.com.tr' yi msntr ile aldattığım söylenebilir.

12/04/2011

ev ekonomisi dersinde ortaya doğru daralan halı

4

geçen sabah uyandım. iş hayatındaki 2. ayımı bitirmiş olduğum noktada, daha ne kadar bu şekilde yaşayacağımı düşündüm. dedim iyimser bir ihtimalle 55 yaşında emekli olsam, kaldı 31 sene 7 ay. dedim iyi, iyi. iş hayatının net bir özeti; "akşamları bir kaç saat yaşayabilmek için gündüzlerini satmak" değil mi? akşam gel, ölümüne yorgun ölümüne halsiz.
çarşamba gecesi 9.30' da uyudum. perşembe sabahı yine mutsuzdum. perşembe sabahı kalktığımda, bu gece daha erken yatacağım ulan diye düşündüğüm noktada dedim sakin. daha erken kaçta yatacaksın?perşembe akşamı ise hiçbir şey yaşanmamışçasına 10.30' da yattım.
çok değil, 7-8 ay öncesine kadar süren 5 yıllık hayatımın, bugünlere ulaşmak için yaşanmış olması saçmalığın daniskasıymış meğer. henüz mezun olmayan insanların okul ile ilgili iletilerini görüyorum ve acı bir ifadeyle yaşadıklarının hepsinin benimkileri yaşamak için olduğunu düşünüyorum.
bunları dediğime bakma, bence çalışmak gerçekten okuldan daha güzel. özellikle kendi üniversite tempomu düşününce. 4 yıl boyunca her akşam yapması gereken bir şeyler olunca bir insanın, akşamların boş olduğu iş hayatına güzel demesi de beklenmeyen bir şey olmasa gerek.
ama yine de tüm bu durum, öğlen 2 civarında içime dolan ne yapıyorum lan ben burada? o.O hissiyatını değiştirmiyor.
insanın istediği şeyleri izleyebilmesinin, istediği yerlere gidebilmesinin, istediği şeyleri dinleyebilmesinin imkanı yok bu hayat düzeninde.

dün gece tv izlerken biraz uzanayım gibi masumane bir düşünce üzerine cumartesi akşamı 9' da uyuyarak şahsi rekorumu kırdığımdan bahsetmiş miydim?

-nasıl ki su elde edilebilmesi için hidrojen ve oksijenin net bir oranda birleşmesi gerekiyorsa; aynı şey tahin-pekmez karışımı için de geçerli. haş-iki-o kadar net diyemesem de, tahinin biraz daha fazla olması gerektiğini söyleyebilirim. tahin3-pekmez2 ya da 5tahin-3pekmez tarzı bir tarif verebilirim.

-firmada iş yaptığımız bir adam var. ismi kahraman kral. adamın yüzüne yüzüne gülmemek için zor tutuyorum kendimi. tamam ataerkil bir toplumuz ama soyadın kral ise de çocuğuna kahraman ismini koymayacaksın. oldu olacak kralların koy adını.

-geçende çok ciddi bir şekilde müzik dinlemek büyük günah diyen insan gördüm.

-lastfm' de led zeppelin sayfasını geziyordum. lastfm kullananlar bilir, grup sayfalarına girdiğinde o grubu en çok kim dinlemiş görebiliyorsun. ve ben o gün, 130.000 kez led zeppelin dinlemiş insan gördüm. insanın sadece bir grubu bu kadar dinlemiş olması mümkün mü yahu?

-müzik dinlemek büyük günah diyen adamın bakış açısından, üstteki adamın yatacak yeri yok değil mi? toprak bile kabul etmez onu aslında.

-şantiyede geçen 1. ayın sonunda insanlığa olan inancımı tamamiyle yitirdim.

-orta okuldayken ev ekonomisi dersinde halı ördürürlerdi ya hani, allah onları bildiği gibi yapsın. o halı ne kadar dikkat edersen et, ortaya doğru daralır ve saçmalardı. sökersen ve bu sefer çok dikkat edeceğine dair tam bir inancın olsa da sonra bir bakarsın, yine ince belli bir halın var. makrome ile yaptırılanlara değinmek bile istemiyorum.

-diş fırçasını üç ayda bir değiştirmeliyiz diye bir kural var ya. ne kadar tırt. of sinir oluyorum, sevgili diş doktorları üç ay çok kısa bir süre, bunun diş fırçası firmalarının bir oyunu olduğunu itiraf edin artık. neyse ben yine de değiştirmeye çalışıyorum. ama -bir takım dayatmalar sonucu eskimiş olduğuna karar verilen- diş fırçalarını mutlaka bir yerlerde kullanabileceğime dair sonsuz bir inanç taşıyorum. çoğunlukla da ayakkabı terlik falan temizlerim bunla ben diye atamıyorum.

sevgiler.



11/29/2011

öptüm by

2

geçende fizy' de bir şarkı arattım ve bana resmen yanlış yerlerinden şarkılar attı.
seni severdim ve sana rağmen yine severdim, anladım ki sana fazla. take care
oyalama beni, veda et artık. take care
bana yanlış yerlerinden atma, ben gittim. take care
aklımın odalarından çık git artık. take care
aşka inat, durma git. take care
bu ruh arsız kararsız. take care
günlerim ağlak, sen bana bakma. take care
her şey yalanmış. take care
daha ne diyeyim? take care
who wants to be alone.I dont. take care
kimi bulsan benim gibi olmayacak ama yine de take care


take care aratınca bana bunları sunan fizy' ye kendi düşünme tarzıyla cevap vermek istiyorum (candan' dan); "dont tell me take care, it' s absurd.
I sure take care myself, dont be afraid."


eheheh. I am frekin loving chicken translation!

11/27/2011

başlık bilemedim

1

bugünün şarkısı; going to california
Going to California by Led Zeppelin on Grooveshark


entourage' ın son bölümünü izledim ve friends bittiği zamanki 'sanki kendi arkadaşlarımmış ve bir daha onları göremeyecekmişim' hissiyatını yaşadım. ne kadar manyakça aslında. herkesin ve her şeyin bir sonu vardır teması karşıma çıktıkça daha da acayip hissediyorum.
şu an herkese ve her şeye uzak olmamla da alakası vardır büyük ihtimal.

11/17/2011

freaky photoshop

3

biraz nbc filmleri tadında, biraz gotik, biraz alın yağlı, biraz orta dünyasal, biraz kızıl biraz mavi, pro-islamic' liğin asil rengi

11/15/2011

mutluluk boş bir sidik torbasıdır

4

-çok kaynamış yumurta nasıl enerjimi çekiyor tarif edemiyorum. bir de çok kaynadığı yetmezmiş gibi üstüne bekletilen yumurta var ki.. tanrım bahsederken bile fena oluyorum. izmir' de boyozun yanında yiyiyor insanlar bunu seyyar satıcılarda. yeşile çalan bir mor hayal edin.

-geçenlerde facebook' ta sevdiği müzikler alexander rybak, ayşe özyılmazel ve deftones olan biri gördüm. bir de kendime müzik konusunda tutucu değilim diyordum.

-geçenlerde erol günaydın' ın bir röportajında kıt kanaat geçindiğini söylediğine tanık oldum. şimdi benim konservatuvar okuyan bir arkadaşım var ve ondan aşina olduğum kadarıyla insanlar televizyondan deliler gibi paralar kazanıyor. en deneyimsizi bile bölüm başı bin lira gibi paralar alıyor. sonra sen kalk koskoca erol günaydın aç kal. allah allah, şeytan bunun neresinde? bu adam bugüne kadar hiçbir şey yapmamış olmasa bile, cennet mahellesinin 98 bölümünden köşeyi dönmüş olması lazım. anlayamıyorum.

-weeds' ten aynen alıntılıyorum zira bayıldım; " mutluluk boş bir sidik torbasıdır."

-eve müzik dinleyerek geliyorum diyelim ve eve yaklaşmama yakın; o ara çok taktığım bir şarkı çıktı ya da genel olarak çok sevdiğim bir şarkı. o şarkı bitmeden kapatmak zorunda kalmayayım diye yolu uzattığım olmuyor değil.

-bayramda eski komşumuz şantiyede çalıştığımı öğrenince şöyle bir cümle kurdu; "o kadar okulu tozun toprağın içine gitmek için mi okudun?" düz is more demiştik de; böylesine desteklisi bu blogda 2 yılı aşkın süredir yapılamamıştı.

-yakın düzlükte bir şey deneyeceğim. bence islamiyet ile hıristiyanlık arasındaki en keskin imaj farkı; bizde elhamdülillah olan kelimenin karşılığının onlarda hallelujah olması ve cool adamların bu kelimede şarkılar falan yapabilmesidir.

-geçenlerde rüyamda new york' a tekrar taşınmışım (önceden orada yaşıyormuşum yani, sen düşün), phoebe buffay ile hasret gideriyordum. soy adını falan yazdığıma bakma bizim fiibi işte. öyle bir sarıldık ki.. evde annesi de vardı ve içimden bu kadın intihar etmemiş miydi ya diye geçirdim. sonra annesi ile nezaket konuşması yaparken phoebe' yi çok özlemişim dedim, kadın hangi phoebe? diye komiklikler şakalar yaptı.
uyandığımda yaşadığım mutsuzluğun boyutlarını sen düşün.

11/13/2011

yaprak gibi titredim

1


bildiğiniz gibi lady gaga' nın klip yorumları ile başladığım serüvene yıldız tilbe' nin son klibi ile devam etmiştim. güzel tepkiler geldikçe, neden yelpazeyi biraz daha genişletmiyorum ki diye düşündüm. sıradaki klibimiz cansever' in son  teklisi "samara".

bir ara sanırım 95-98 aralığında, reha muhter ünlü bir anchorman iken; cansever' e ne kadar maruz kalırdık hatırlarsınız. cansever ve -o zamanlar saymaya benim yaşımın anca yettiği- dillerin sayısı. geçenlerde kanal karıştırırken bu klibe denk geldim ve siz de bundan mahrum kalmayın istedim. klip, hintli tarzını benimsemiş bir dansçının sanatını icra edişi ile başlıyor. cansever bu klipte, 31. saniyedeki kıyafetinden de anlaşılacağı üzere feminen yanını daha da ortaya çıkarmış. bunu yaparken ise özünü asla yadsımamış. klipte cansever' i izlediğiniz noktalarda, düğünlerde istemediği halde zorla piste çıkarılmış bir insanın çaresizce elini kolunu sallayışına yapılan göndermeyi hepiniz zaten fark etmişsinizdir. yönetmen ise; esas oğlanın, güzel kızı takip ettiği sahnelerde tarkovsky' nin efsanevi filmi stalker' dan esinlendiğini inkar etmiyor. son derece akıllı bir sanatçı olan cansever de diğer rakipleri gibi rap müziğin (üstelik fransızca) gücünü arkasına almayı unutmamış üstüne tarihi yarım ada sosu ile servis etmiş. şarkı zaten nakaratındaki takadadinda takadadinda takadadinda da kısmıyla sizi bir anda içine alıveriyor. klibin sonunda bize bir kavuşma izletilmemesi, hayal gücümüze bırakılması ise çok doğru bir final olmuş.

11/08/2011

please, shave

4

şu hani tıraş bıçağının yanaklardan ipek kumaşlar gibi kaydığı reklamlar var ya; sıkıyorsa onlarda volkan demirel' i oynatsınlar. adam resmen, lisede öğlen vakti sakallı diye evine gönderilen ama aslında sabah tıraş olmuş insanlardan.
"önemli olan ne kadar istediğimiz" demiş volkan. gerçekten istersen olur volkan, yılma. durmak yok, tıraşa devam.

11/07/2011

gençsin sen, taş yesen öğütürsün

2

 selam bilöğgğgh,
-uzun  zamandır blog yazmak hiç bu kadar zor olmamıştı.

-çalışmaya başladığımı yazmıştım bir ara. ilk iş günü ilgili bir şeyler yazarım diye düşünen bilöğgğgh-severler olmuş ama o gün ve sonrasında "ben şuraya biraz uzansam mı ya belim ağrımış da?!" diye uzanıp ağzım yüzüm kaymış bir şekilde kaldığım çok olduğundan resmen bazal bir hayat çizgisinde yaşadım.

-bugüne kadar yaşadığım en extreme olay bana göre mermer fuarına gitmemdi. düşünün hayvani büyüklükte bir fuar ve sadece mermer üzerine. bu tip olaylar karşısında şaşırdığımda bazen ulan benim dünyam çok mu dar acaba her şeye şaşırıp duruyorum oluyorum. ama yok bence mermer fuarı denilen şey bir hayli çılgın. bir sürü insan, türlü çeşit firma ve ortak bir amaç var. MERMER. daha öncesinde yapı fuarına gitmişliğim de olmuştu o yine bir nebze diyorsun, yapı yani. daha genel bir şey. firmalar bir çok fuarda olduğu gibi burada da güzel kadınlardan faydalanmayı ihmal etmemiş.
neyse fuarda gezerken -bir yandan da hayatımda en önemli şey mermermiş gibi yaparken - liseden bir kaç dönem üstten uzaktan bir arkadaşla karşılaştık. sohbet muhabbet ortak tanıdıklardı o şunu yaptı bu bunu derken bir hoşluk oluştu. o da bir mermer firmasının müşteri temsilcisi olmuş. ve ortak noktamızı tahmin edersiniz ki MERMER. ikimiz de izmir' de başladığımız yola mermerle devam ediyoruz.
o gün fuara benim gitmem biraz sürpriz gelişti ve bu durum sonucunda -bir sürü saçma olasılık hesapları dahil- o arkadaşla karşılaştık.
bir yandan diyorum ulan dünya ne kadar küçük. öte yandan diyorum dünya sadece mermer üzerine hunharca fuar düzenleyecek kadar sonsuz ve büyük.

-hani birine enteresan bir olayı anlatırsın ama sen ne kadar coşkulu ve heyecanlı olsan da o aynı heyecanı seninle paylaşmaz ya. o insanlar anında orada can verebilirler mi?

-işe başlayalı bir ay oldu ki bir şantiyeye kontrolör mimar olarak görevlendirildim. marmaris' te bir hotel. başımda da proje koordinatörü bir mimar var. kendisi elli sekiz yaşında ve ölümüne dinç. yanında asla yoruldum diyemiyorum. ya da herhangi bir şeyden şikayetlenemiyorum çünkü konu bir şekilde dönüp dolaşıp benim gençliğime geliyor. belim ağrıdı. gençsin. yemek ağır geldi. gençsin taş yesen öğütmen lazım. sıcak su yoktu. gençsin, biz gençken buz gibi nehirde yıkanırdık. başım ağrıdı. gençsin, bizim gençken başımız yoktu....                boyutlarına varacak kadar hem de.
bence bunu hepimiz yaşıyoruz ve bu konuda bir şeyler yapmalıyız. bu tutuma en güzel cevabı teoman bir şarkısında verdi bence. (belki) yirmiyim ama ruhum bin yaşında?

-neyse ne diyordum, evet şantiye. şantiye resmen, niran ünsal' ın ciddi bir sanatçı olarak dinlendiği yer demek benim için. ya da apaçi müziğinin, nokia tune melodisi kadar doğal bir şey olarak karşılandığı yer.

-ne kadar zaman geçerse geçsin benden yirmi yaş büyük ustanın bana nazım bey demesine asla alışamayacağım sanırım. her seferinde, arkada başka biri var da ona diyorlar sanıyorum. ismimin de etkisi var  gibi sanki. mehmet bey ahmet bey daha bir uygun gibi. ama öte yanda da adı oral olan çocuk var misal. oral bey. bilemiyorum.

-yalnız oral bey de şantiyede ne taşak konusu olur ha.

-geçen pazar ofisten birinin nikahına gittim. benim için tabi ki çok darlayıcı bir şey. düğün nikah bunlar zaten kendi başlarına çok zor şeyler. bir de yeni tanıştığım birilerinin olunca, kendimi bir konumlandıramıyorum nereye aidim gerçekten orada olmalı mıyım düşüncesi çok daha zorlayıcı. neyse ofisten aynı hisleri paylaşan bir arkadaşla dedik ki, öncesinde bir şeyler içelim kafamız güzel olursa daha rahat atlatırız biz bu nikahı dedik. ondan sonra da nasıl bir kafa güzelliği ise artık, nikah sonunda ben patrona bizi eve bıraksın diye " bence boğanın orası şu an nasıl merak ediyorsunuz o yüzden oradan gitmek istersiniz eki eki" şeklinde cümleler kuruyordum. a a. neyin cesareti bu? bir de ben. çok kaynaşmadan ben bir insana böyle şeyler hayatta diyemem. ama patronla böyle konuşmalar falan. allah insanı şaşırtmasın.

-istanbul' da nikah, bugüne kadar istanbul' da yaşadığım en saçma konsept olabilir. 5-6 dakika falan sürecek nikah için süslenip gidiyorsun oralara. teey teey. çok plastik. en son kendimde olduğum noktada nikah memuru "aşk çok başka bir şey değil mi?" demez mi. ondan sonra ben de işte patrona bizi bıraksın diye boğanın orayı görmek istersiniz falan derken buldum kendimi.

-cepli kot pantolon mu daha büyük moda faciası yoksa penyeden yapılmış takım elbise ceketi(blazer) ilizyonu mu karar veremiyorum. ikisi de o kadar kötü ki. ama yine de penye ceket daha kötü sanırım.

-bizim köyde bana insanlar nazim diyor. çocukluğumdan beri. köyümüzün insanlarında bir amerikanlık olduğunu düşünüyorum zira onların alfabesinde I bir harf değil. yoksa neden nazim desinler ki? hani şey gibi mi desem, vardır ya türk insanının domates' e domat demesinin onun içten içe öz türkçe' ye benzetme eğilimi olduğu söylenir. e tamam domates' in sonundaki es' i kaldırınca büyük ünlü uyumuna uyuyor ama benim adımda böyle bir durum da yok.

-kurban bayramları benim için adeta kanayan bir yara. ne elimi sürerim ne de beş dakika önce kesilmiş hayvanı yemeyi içim kaldırır. ama aile büyükleri de ister ki böyle çok mutlu olayım hunharca et yiyeyim, koyunun ciğeriyle dans edeyim, kavurmasını fındık fıstık gibi ağzıma atayım. çocukluğumdan beri bu oluşuma hep mesafeli durduğum için biraz sindirilmiş durumdalar ama bu bayram dedem dayanamadı ve içindekileri bir bir açığa vurdu. önümüzdeki bayramlarda o aradan çekildiğinde babamla ben kesecekmişim kurbanı. ben de dedim yani dediğin şey havyar falan tatmak olsa, ne bileyim yetmiş beş yıllık şarabın yanında kaz ciğeri doğru kıvamında mı karar vermek olsa neyse de; beni hiç tanıyamamışsın dedim.

-sonra yine klasik muhabbet olacağını bildiğim için, ben de kimse konuşmasın diye yedim mangalları yedim mangalları.
sonra da akşam bir fena ol. tansiyonum çık. inanamadım. gerçekten tansiyon çıkması diye bir şey varmış. tansiyon elliden falan sonra olan bir şey değil miydi? benim taş yesem sindirmem gerekmiyor muydu? bir açıklama bekliyorum.

- bayramın birinci günü o ses türkiye' yi izliyorum. elenen insanlara çok üzülüyorum. istiyorum ki herkes kalsın oooo şarkılar türküler dostluk kardeşlik kazansın, gülelim eğlenelim. içimde alman soğukluğu ile adile naşit sevecenliğini bir arada bulundurmam da böyle bir şey. boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor. ( aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık kadar handikaplı bir kalıp). neyse, bu yarışmanın jüri üyeleri hakkında diyebilecek hiçbir sözüm yok. çok da iyi sesler geliyor ve sonunda hülya avşar' ı seçiyor mesela. hülya avşar bugüne kadar sesi ile neyi başarmıştır ki? ya da hülya avşar' ın güzel ve zeki bir kadın olmaktan öte başarısı nedir?

-bir gün öğle yemeğinde, müzikle ilgilenen bir arkadaşa patron sen o ses türkiye' ye katılsan ya dedi ve beraber erör verdik. kendisi kabaca deneysel, saykedelik falan diyebileceğim bir şeyler icra ediyor. oraya çıkıp gül döktüm yollarınayı trip-hop mu yorumlayacak? bambaşka kafalar.

-bugün tanımadığım bir çocuk kapıyı çaldı. açtım. uzunca süre bakıştık. kime baktınız? dedim. bayram dedi. bir dakika diyip şeker getirdim. bir tane aldı. sonra bakmaya devam etti. boş baktım. bayram harçlığı yok mu? dedi. annemler evde yok (küçül de cebime gir) dedim. çocuğun gevşekliği karşısında adeta mavi ekran verdim. ama sonra, annemler evde yok bahanesinden utandım bir süre kendi halimde.

-bu bayram da, evlenmeyecek misin? konulu konuşmayı yaşadığıma göre, önümüze bakabiliriz.

sevgiler.

10/27/2011

bence sanAt

4

-bence spoiler-


yemin ediyorum ömrümde bu kadar artistik psikopatlık görmemiştim. bölüm bitmiş gibiyken bir anda alakasız bir şekilde gelen atların asfaltta koşuş sesleri, insanların şaşkınlıkları içinde sahnenin bütününün yavaş yavaş gösterilmesi ve yuh dedirten mahşerin dört atlısı fikri. sezon oldukça kötü giderken beni birden kazanıverdiler, engel olamadım. tekrar tekrar izliyorum bu sahneyi arada.

*s6e3

mosbied

2

ted' e pek bayılmıyorum ama; adeta hislerime tercüman olup, kalbimi çaldı bu huyu ile. yemin ediyorum bu cümleler insanı yalnızca taş etmekle kalmaz, ayrılık sebebi olur.

*s7e6'da, araştırılan kız arkadaş adayının nette film yorumladığı kişisel sitesinde annie hall için dedikleri

10/22/2011

plastik

1

bence insanlar sapla samanı iyice karıştırdılar. bugüne kadar genel bir tutum var gibiydi. facebook' ta vatan kurtaranlar ve bu güruhu hunharca eleştirenler. ama bu son (üzüntüden bütün bir gün mal gibi dolaştığım) olaylardan sonra, facebook vatanseverleri içinde bulundukları koyungiller tutumundan dışarı çıkıp, bu sitede apolitik kalmayı tercih edenlere sataşmaya başladılar.
hayat yeterince zor ve gerçekten bu tip durumları falan konuşmayı artık tamamen arkamda bırakmak istiyorum ama son kez bir şey söylemeden geçmek istemedim. facebook' ta vatan kurtarmak bana en başından beri çok plastik gelen bir kavram bunu yadsımayacağım. fakat bu seferki acı herkesi öyle bir şaşırttı ki marjinalin önde gideni olduğunu bildiğim insanlar bile intikam katliam çığlıkları atmaya başladılar. hani nerede kaldı barış kolyeleri, yurtta ve cihanda sulh felsefesi? adeta dehşet içinde izledim. sen gerçekten bu durum karşısında çok üzülmüş olabilirsin ve zamanının büyük bir kısmını bu sitede geçirdiğin için o günlük lay lay lom paylaşımlar yerine içinde bulunduğun üzüntüye binaen bir şeyler yazabilirsin. tamam. ama bunu yazmayan insanlara sataşmak neyin kafası? ben mesela yazılan şeyin plastiklik derecesine göre saklayıveriyorum seni ana sayfamdan, bu kadar basit. aynı insan bir dakika içinde şehit haberleri ile ölecek gibiyken daha ben siteden ayrılmadan bir aşk şarkısı veya komikli video da paylaşabiliyor misal. bu durumun özeti olduğuna inandığım bir yorumla karşılaştığım için buralara kadar geldim aslında. isteyen istediği yerde vatan kurtarsın umurumda değil. insanlar üzüntüden neyin doğru neyin yanlış olabileceği algısını bile şaşırdılar çünkü.

bu arada neler yapıyosun sen özledik seni canım yaaaaaaaa :))

aşk koltuğu mu tadını bilmem

3

grup koltuklar olarak tanımlanmış olanların aslında love seat olduğunu hepimiz biliyoruz. merhaba, her zaman 25. koltuğa mahkum kalmış olanlar ve o koltuğu gerçekten oraya koymanın iyi bir fikir olduğuna inanan mimar.

*bu gönderide tamamen 9gag stili kullanılmıştır.

10/17/2011

biz bildiğimizden mi yazıyoz be ağbi?

3

-adriana lima' ya da şakamızı yaptık. çünkü şu hayatta acun ılıcalı ile adriana lima' nın kanka olması kadar abesle iştigal bir şey daha var mıdır bilmiyorum. nasıl ki zamanında nouma' yı bizden ettik başlığı altında şebek ettiysek; şimdi çanlar adriana için çalıyor. yok efendim acun' un evinde yemek yemeler, yarışmasında jüri olmalar, neler neler.

-ben işe sarı dolmuş ile gidip geliyorum. sabahları da yaklaşık 5 dakika sürüyor dolmuş yolculuğum. o yolculukta bile, gideceğim yere varırken tanrım biraz daha olsun biraz daha arabada gidelim hissiyatını yaşıyorum. çocuklukta yalnızca araba ile dolaştırılırsa uyuyan çocuklardan olsam içim yanmaz. bu huy da nereden gelmiş haspama, bilemedim. bu hissi en yoğun şekilde, uzun şehirler arası yolculuklarda yaşarım misal. yola çıkana kadar asla binesim gelmez, ama özellikle istanbul' a gelirken garaja varmayalım biraz daha gidelim lütfen tarzı bir kafa yaşıyorum. muhtemelen de açıklaması, istanbul' a genellikle çok yükle geliyor oluşum olabilir ama. ofise giderken de yaşamama şaşırmadım değil. bir de üstelik gayet mutlu gidiyorum işime.

neyse, konumuz bu değil. yine bir sabah gidiyoruz. her sabah olduğu gibi bu sabah da nerede ineceğimi söylemem konusunda gerekli gerilimi yaşamış olmamın akabinde - her sabah bir doz almazsam rahat edemem- , yolculuğuma devam ederken; yanımda oturan kadının kucağındaki çantasının içinde abartısız çok ama çok küçük bir köpek olduğunu fark ettim. kadın bir süre sonra köpeğini serbest bıraktı ( selbes bırak, selbes bırak) ve o bit kadar köpek koltuğun tepesinde bize doğru falan gezinmeye başladı. işin en ilginç yanı tüm bunların 5 dakikalık yolculukta yaşanmış olması mı emin olamıyorum. kadın sonunda şoföre doğru yönlenip, biz burada inebilir miyiz? dedi. işte o tam bir, evinde evcil hayvan besleyen insan gururu. durumu o kadar içselleştirdim ki, yurdum dolmuş amcasına bile biz diye bahsediyorum köpeğim ve kendimden kafası.

-bu sefer bir gün dönüyorum. dönüşte biraz trafik olduğundan 7 dakika sürüyor. bu yolculukta da benden sonra binen ve önce inen bir adam, o muazzam aralıkta tabletini çıkarıp star trek izledi. hem de kulaklık takma gereği duymadan. beyaz türklükte gelinebilecek son nokta. star trek izlemeden geçen bir dolmuş yolculuğu mu? tadını bilmem. biz zavallılar çok imrendik ama, öyle demeyin.

-geçende magazinde bülent ersoy' un sevdiği dizilerden bahsedişine denk geldim. padişahlara bayılıyormuş ama kapıcıları da çok seviyormuş. bu cümledeki gizli özne olmaya mahkum edilmiş dizileri bulmayı size bırakıyorum.

-heteroseksüel erkek oyunculara, eş cinseli oynar mısınız? sorusunun bu kadar sık sorulmasına gerçekten anlam veremiyorum. keza yıllardır gözümüzün önünde halil ergün, ölümüne erkek, ölümüne çocukları olan (o kadar dölleyici ki) rolleri oynuyor ve kendisinin cinsel tercihi de genel olarak biliniyor.

-ilkokulda gıcık olduğum bir huyum vardı. okulda sıkıldığımda koluma falan tükenmezle bir şeyler çizer sonra da köpek gibi pişman olurdum. yıllar geçti okul mokul kalmadı hala yapıyorum ve hala sonrasında mutsuz oluyorum. kimisi de o kadar çıkmak istemiyor ki cildimden, o kadar olur.

-düğünde arkadaşını biz bildiğimizden mi oynuyoruz be abi? diye oynamaya ikna etmeye çalışan adam kafası da bitebilir mi lütfen? belki adam mükemmeliyetçi ve gerçekten ya iyi oynarım ya da yeterince iyi değilsem hiç oynamam düsturu ile bilinçli bir seçimle oynamamayı tercih ediyor. bilemezsin. para ile imanın kimde olduğunu hiç bilemiyorsun. bir ara da, düğün ve oynama mevzusu ile ilgili uzun uzun yazasım var. zira çocukluk arkadaşımın düğününde yaşadığım şeyler biraz içimde kaldı. şimdilik sneak peek gibi olsun.

10/11/2011

I won

3

-über ağır ötesi spoiler -






gus fring, izlediğim diziler (hatta sadece dizilerle sınırlamasam, izlediğim şeyler bile diyebilirim) içindeki en mükemmel anti-karakter olabilir. onun o tüm karakterinin ve çizgisinin adeta bir kaneviçe gibi yavaş yavaş işlenmesini inanılmaz bir zevk içinde izledim. bu karaktere da anca 4. sezon 13. bölümün 38. dakikasındaki gibi bir nokta konabilirdi. anlatım tekniğinden - tabi ki o kravatın hala ve tekrar tekrar düzeltilişi- o kadar hoşlandım ki yok dur dur hoşlanmadım aşık oldum ki, ben susuyorum görseller konuşsun.

dip not: bu dizinin son sezonuna dair tempo probleminden şikayetlenen insanlar, bu sezona gelene kadar başka bir şey mi izlediler acaba diye sormaktan da kendimi alamıyorum.

10/08/2011

hep böyle kal*

0

SEDA SAYAN - VIZ GELİR HERŞEY - AMBALAJINDA
"ama yalanım yok, kıskancım birazcık da huysuzum. sana yan bakanın gözlerini oymazsam namussuzum" (sayan,1997) .

"herkes kendi kalbinin ekmeğini yer" (sayan,2006) .

" ibrahim, ayşegül' ün ilk erkeği; ondan tabi ki bir çocuk isteyecek" (sayan,2011) .

*tık